Geleneksel
antipsikotik ilaçların iyi bilinen etkinlikleri, kullanımlarındaki sınırlamalar
nedeni ile azalmaktadır. Bu ilaçlar her psikotik hastada etkili değildir, çok sayıda
ve ciddi nörolojik yan etkilere yol açar ve bunlarla uygulanan tedaviye cevap alınan
hastalarda bile çoğu zaman ciddi fonksiyon kayıpları söz konusu olmaya devam
eder. Bu sınırlamalar, geleneksel antipsikotik ilaçlarla aynı ve onlardan daha
fazla etkinliği olan, yan etkileri daha az yeni antipsikotik bileşiklerin araştırılmasına
neden olmuştur. Ekstrapiramidal etkileri ihmal edilebilir düzeyde bir ilaç olan
klozapinin, tedaviye dirençli şizofrenik hastalarda geleneksel bir antipsikotikten daha
etkili bulunması, bu araştırmaları teşvik etmiştir.
Serotonin'in
beyinde varlığı 1953 yılında kanıtlanmıştır.
Hoffman’nın kazara LSD içmesi ve bizar davranışlar göstermesi, bir süre
sonrada LSD’nin periferik dokularda güçlü bir serotonin antagonisti olduğunun ortaya
çıkması serotoninin şizofrenideki rolünü düşündürmüştür.
5-HT2 ve D2 antagonisti ilaçların klasik ilaçlar kadar etkin olması, buna karşı
ekstrapiramidal yan etkilerinin çok az oluşu bu konuyu dikkatleri çekmiştir.
Geleneksel
artipsikotik ilaçların pozitif şizofreni semptomları üzerindeki etkileri,
dopamin reseptörlerini inhibe etmeleri ile açıklanmıştır; bu etki aynı
zamanda ekstrapiramidal yan etkilerin meydana gelmesinden de sorumludur. Wooley ve Shaw
1954’de şizofrenide seratonin de rol oynadığını öne sürmüştür.
Ancak bu teorinin test edilebilmesi için, spesifik serotonerjik moleküler bağların
geliştirilmesini beklemek gerekmiştir
1967
de klozapinin keşfiyle birlikte, bir grup antipsikotik ilacın ekstrapiramidal yan
etki göstermediği görülmüş ve bunlar atipik nöroleptik olarak isimlendirilmişlerdir.
Daha sonra benzamid grubundan sülpiridin, klinik olarak düşük ekstrapiramidal belirti
oluşturmasına rağmen antipsikotik etki göstermesi, melperon ve pimozidin de
aynı gruba eklenmesi ve bu grup ilaçların klinik kullanıma girmesi ile
birlikte atipik nöroleptik kavramı yerleşmiştir.
Atipiklik
kavramını değişik biçimlerde ele almak mümkündür. Genel olarak kabul
edildiğine göre atipik nöroleptikler,
*Zayıf
katalepsi oluşturan,
*Klinik
olarak etkili dozlarda zayıf ekstrapiramidal belirtiler yaratıp, prolaktinde hafif
derecelerde yükselme oluşturan ve
*Şartlandırılmış
kaçıngan davranışı inhibe eden ilaçlardır (Meltzer 1989)
*D2
reseptörlerinde sayı ve duyarlılık artışına neden olmazlar,
*Süreğen
tedavide dopamin dönüşümünde artma ve dopamin A9 nöronlarındaki depolarizasyon
bloku etkisine karşı tolerans gelişmez,
*Geç
diskinezi yapmazlar veya bu etki minimal düzeydedir,
*Mezolimbik
seçicilik gösterirler,
ETKİ
MEKANİZMALARI
Atipik
nöroleptikler, klasik nöroleptikler gibi dopaminerjik sistemle farklı seviyelerde
etkileşim içindedir. MSS’de dopaminerjik, hatta katekolaminerjik sistem bütün diğerleri
gibi dinamik bir denge içindedir. Örneğin haloperidol ya da klorpromazinle postsinaptik
reseptörleri bloke ettiğimizde, azalmış olan dopaminerjik aktivasyonu artırmak
için katakolaminlerin beyinde sentezi artar. O yüzden de alfametilparatrozin gibi sentezi
engelleyici bir ajan nöroleptiklerin etkisini potansiyalize eder. Dopamin, bir nörotransmitter
olarak hem D1 hem D2 reseptörleri ile etkileşir. Ancak pek çok antipsikotik ilaç, daha
çok D2 reseptörlerinde güçlü blokaj yapar.
Serotonerjik
sistem ortabeyin ve ön beyin alanlarında dopamini etkileyerek dopaminerjik sistemi
inhibe eder. Serotonerjik antagonistler bu inhibisyona bağlı olarak dopamin salımına
neden olurlar. Striatumdaki bu inhibisyon nöroleptiklere bağlı ekstrapiramidal
belirtileri azaltır. Prefrontal korteksdeki aynı inhibisyon negatif belirtileri düzeltir.
Ancak bu etki bu grup ilaçlarda düşük doz aralığında geçerlidir. Yüksek
dozlarda bu etki kaybolabilmektedir. Şizofrenide kanda serotonin düzeyi ölçülerek yapılan
çalışmalar çelişkili sonuçlar vermektedir. Serotonin düzeyinde yükseklik
olduğunu ileri sürenler olduğu gibi fark olmadığını ileri sürenler
de vardır. Bazı bilim adamları bu farklılıkların şizofreninin
klinik alt tipleri ile ilgili olduğunu ileri sürmektedirler.
Güçlü 5-HT2a blokörü, zayıf D2 blokörü olan ilaçlar sayılan
tipik özellikleri göstermektedir. Bu ilaçların etkilerinin bu iki reseptörle sınırlı
olamayacağı da düşünülmektedir.
Klozapinin
etki düzeneğinde serotoninin rolü kısmi serotonin agonisti olan m-klorofenilpiperazin
(mCPP) çalışmalarına dayanır. Bu madde tedavi edilmemiş şizofreniklerde
belirtileri artırmakta, sağlıklı olgulardaböyle bir etki göstermemektedir. Ek olarak hem sağlıklı hem de hasta
kişilerde prolaktin ve kortikal salgısını da artırır. Ancak
tedavi edilmemiş şizofren hastalarda prolaktin kontrollere göre daha az yükselmektedir.
Klozapin şizofreniklerde mCPP ile oluşan endokrin ve davranışsal yanıtları
inhibe etmektedir. Klozapine en iyi yanıt veren olgular da ilaçsızken mCPP ile oluşan
yüksek yanıtı veren olgular olmuştur. Klozapine bu yanıtların 5-HT2a
aracılığı ile olduğu düşünülmektedir.
Bu
grup ilaçların serotonin üzerindeki etkileri önemli olmakla birlikte tüm etkileri bu
özellikleri ile açıklanamamaktadır. Bu ilaçların önemli özelliği
mezolimbik seçicilik göstermeleridir. Bunlara ek olarak depolarisazyon inaktivasyonuna neden
olabilir, GABA salımını ve glutamerjik etkiyi artırabilirler. Bazal
ganglionlardaki dopaminerjik sinir sonları ile bu bölgedeki glutamat sinir sonları
arasında ilişki bulunduğu ve dopaminin bu ilişki aracılığı
ile kortekste glutamat sekresyonunu inhibe ettiği ifade edilmiştir. Glutamat nöronları
üzerindeki dopaminerjik reseptörler korteksden gelen bilgi akışını
filtre görevi görmektedirler. Glutamatın şizofrenideki rolü ile ilgili olarak değişik
görüşler ortaya atılmıştır. Şizofrenik hastaların beyin
omurilik sıvısında glutamat seviyesinin düşük oluşuna dayanarak
kortikostriatal ve kortikomezolimbik glutamaterjik aktivite azalmasının bu alanlarda
dopaminerjik aktiviteyi artırdığı ileri sürülmüştür. Bilindiği
gibi klozapinin glutamaterjik etkisi vardır. Antipsikotikler kısmen glutamaterjik
aktiviteyi artırarak etki eder, bu da dopaminerjik inhibisyona neden olur. Glutamaterjik
ilaçlar bu yolla antipsikotik etki gösterirler.
KLOZAPİN
Atipik
nöroleptiklerin protipini oluşturan ve sık kullanılan klozapinden diğerlerine
göre daha ayrıntılı olarak bahsedilecektir. Klozapinin D2 üzerine afinitesi düşük,
D1 reseptörüne yüksektir.klozapinMSS’de nörotransmiterleri artırır. Bu
etkisi ile haloperidole benzer. Ondan ayrılan noktası ise, kronik kullanımla
beraber tolerans gelişmez.ayrıca bazal ganglionlardadaki GABA turnoverini
haloperidolün aksine azaltmaz artırır. Belki bu etkisi ileride geç diskinezi oluşturmamaktadır.
Klozapinin
striatal bölgelerde DA sekresyonunu daha fazla artırdığı söylenir. Çünkü
limbik bölgede dopamin sekresyonunun, fazla artıması demek psikozun pozitif
semptomlarının alevlenmesi anlamına gelir. Halbuki bu etkinin daha çok
striatumda görülmesi, ilacın aynı zamanda gerçekleştirdiği D2 reseptör
blokajının üstünde bir dopaminerjik aktivasyon sağlayarak EPS ve geç
diskinezi oluşturma potansiyelini yenmesine neden olur.
Klozapinin
serotonin üzerine etkileri hayvan deneylerindehem
5-HT hem 5-HIAA konsantrasyonlarını yükselttiği, bu etkinin hem akut hem
kronik kullanımda görüldüğü bildirilmiştir. Klozapin plazmadaki triptofan
konsantrasyonunu yükseltmektedir. Beyinde 5-HT sentez ve sekresyonunun artışı,
muhtemelen triptofanın, plazmadaki artışına bağlı olarak beyne
daha fazla geçişi ile ilgidir. Klozapin, plazma triptofan konsantrasyonunu artırarak
kan beyin bariyerine karşı, bu aminoasidin yarışmalı geçişini
kolaylaştırmaktadır. Hayvan deneylerinde (deneysel hipertermi yöntemleri ile)
klozapini 5-HT2 antagonisti olarak gözüktüğü ve bu özelliğin nöroleptiklerdeki
atipikliği ve yine atipikliğin biyokimyasal ölçütü olarak da; 5-HT2/D2 reseptörlerinde
yarattığı antagonizmanın birbirine oranının alınması
önerilmiştir. Gerçekten de atipik nöroleptikler tipik nöroleptiklere göre daha yüksek
oranda 5-HT2, daha oranda D2 antagonizması yaparlar.
Klozapinin
kronik kullanımı frontal kortekste 5-HT2 reseptörlerinde sayıca azalmaya neden
olmaktadır. Bu durum, frontal kortekste, klozapin tarafından %-HT2 reseptörlerinin
etkili biçimde bloke edildiğini gösterir. Öte yandan klozapinin 5-HT otoreseptörleri
üzerinde de etkisi vardır. Klozapinin bu otoreseptörler aracılığı
ile DA sekresyonu üzerinde de etkili olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu üzerine
klozapinin antipsikotik etkisinin 5-HT otoreseptörleri üzerinden gerçekleşebileceği
düşünülmüştür.
5-HT
ve DA arasındaki ilişki, klozapinin antipsikotik etkisilerini açıklamata önemli
bir noktadır. Rafe nukleusunun serotonerjik nöronları striatumdaki DA nöronları
üzerinde inhibitör etkide bulunur. DA antagonistlerince oluşturulmuş olan
katalepsi, rafe nukleusuna yapılan lezyonlar ya da antiserotonerjik ilaçlar tarafında
inhibe edilir. Yani rafe nukleusunun, inerve ettiği sahalardaki DA metabolizması üzerinde
tonik bir inhibisyon etkisi vardır. Klozapinin prefrontal kortekste DA aktivitesi üzerinde
etkinliği olan 5-HT aktivitesini artırarak, bu bölgedeki dopaminerjik aktivasyonu
azaltır. Bu durum psikozun ortadan kalkması için bir nedendir.Klozapinin bu etkisi raphe nukleusunun uyarılmasının
yarattığı etkinin aynısıdır.
Klozapinin
etkisi, DA ve 5-HT ile sınırlı değildir. İlacın güçlü
antikolinerjik, anti-alfaadrenerjik, anti-betaadrenerjik etkilerinin yanında GABA yı
striatumda artırıcı, substansia nigrada azaltıcı ve glutamini uyarıcı
etkileriyle nörotensin üzerinde tam belirlenmemiş etkileri vardır.
Özetle şunu söyleyebiliriz ki, klasik nöroleptikler, belli bir
süre kullanıldıktan sonra hem limbik hem de nigrostriatal bölgelerde
depolarizasyon inaktivasyonuna neden olarak dopaminerjik nöronların ekstrasellüler bölgelere
dopamin salmasını engeller. Böylece de, limbik bölgelerde DA fazlalığına
bağlı olarak gelişen psikozu baskılarlar. Bir yandan da, nigrostriatal bölgelerde
yarattıkları dapominerjik inaktivasyon, ve DA azalması neden ile bilinen
parkinsoniyen yan etkilerle geç diskineziye neden olurlar. Buna karşılık ise
Klozapin nigrostriatal bölgelerde inaktivasyon oluşturmaz, dolayısıyla bu bölgelerde
DA azalması göstermeyerek parkinsonien yan etki ve geç diskinezi oluşturmaz.
Klozapin
en yüksek plazma düzeyine 1-4 saatte ulaşır. Karaciğerde ilk geçiş
metabolizmasına uğrar. %95 oranında plazma proteinlerine bağlanır. Atılımı
%50 idrarla, %30 oranındada feçesle olur.
Genel
olarak 16 yaşın üzerindeki tedaviye dirençli şizofrenik hastalarda önerilen
klozapin, son yıllarda daha küçük çocuklarda da kullanılmaya başlanmıştır.
İlaç ilk iki gün 12.5 mg olarak uygulanmalı, sonraki günlerde 25 mg artırılarak
planlanan doza çıkılmalıdır. Klozapinin doz aralığı 75-800
mg/gün’dür. Gençlerde 300-400 mg/gün dozu genellikle yeterli olmaktadır.
Klozapin
hem negatif hem de pozitif semptomlar üzerine etkilidir. Ayrıca anksiyete ve gerginlik
üzerinde haloperidola göre daha büyük etkinlik sağlamıştır. Özellikle
anksiyete, gerginlik ve somatik semptomlarla giden psikozda daha güçlü etkinliği olduğu
görülmüştür. Tedaviye dirençli şizofren hastaların paranoid alt tiplerinde
daha güçlü bir etkinliği vardır. Özellikle grandiyosite skorlarını
belirgin biçimde aşağı çeker.Klozapin,
klasik nöroleptiklerden farklı olarak kognitif işlevler üzerinde de iyileştirici
etkiye sahiptir. Özellikle semantik hafıza üzerinde etkili olduğu belirtilmiştir.
Klozapinle
tedavi etkinliği biraz geç ortaya çıkmaktadır. Özellikle negatif semptomlar
üzerinde 6 aya kadar uzayabilen bir tedavi etkinliği ortaya çıkarmaktadır. Bu
sürenin ilk 1.5 ayında etki hızlı biçimde ortaya çıkmakta, sonraki
3-3.5 ay içinde yavaşlamış biçimde de olsa sürmektedir.
Düşük
ekstrapiramidal yan etkisi ve düşük geç diskinezi riskine rağmen mevcut yan
etkileri şunlardır.
Yan etkigörülme sıklığı
EEG
değişikliği%35
Yorgunluk%27
Transaminazlarda
yükselme%21
Postural
hipotansiyon%17
Taşikardi %14
Lökositoz %13
Kilo
alma %13
EKG
de değişiklik %10
Ateş %9
Hipersalivasyon %8
Bulantı
kusma %7
Cilt
lezyonları %1
Lökopeni %1
Epileptik
nöbet %1
Generalize
nöbetsıklığında doza bağlı
artma, 600 mg/gün’ün üzerinde hastaların %6-8 inde ortaya çıkar. Klozapinin düşük
dozlarında, nöbet sıklığı, sıradan nöroleptiklerinkinden fazla
gibi görünmektedir.Öte yandan %1 olmakla
berber diğer önemli komplikasyon; reversible agranulositoza neden olmasıdır.
İlacın kesilmesi ile bu etkide geriye dönmektedir. Sepsis gibi ikincil nedenlerle
ölümün önlenmesi için agranülositozun erken tespiti önemlidir. Agranulositozun otoimmün
bir reaksiyona bağlı olduğu düşünülmektedir. Agranulositoz doza bağımlı
olarak değil, zamana bağlı olarak ortaya çıkar. Bu yan etkisi ile kan ölçümleri
ile takibi gerekmektedir.
Erken
başlangıçlı şizofreni klasik antipsikotik ilaçlara zayıf cevabı
için risk faktörü oluşturmaktadır. Bu amaçla çocukluk çağı başlangıçlı
tedaviye dirençli şizofren 21 adolesan hastada yapılan klozapinin kontrollü bir çalışmasında
(Kumra 1996);psikotik semptomların
iyileşmesinde haloperidola üstün olduğunu görmüşlerdir. Ancak epilepsi ve
hematolojik bozuklukların klinik tedaviyi sıklıkla komplike ettiğini ifade
etmişlerdir.
Adolesanlarda
şizofreninin hem negatif hem de pozitif semptomlarının tedavisi ile ilgili yapılan
bir çok çalışmada klozapinin etkili olduğu görülmüştür. Ama bu çalışmalarda
klozapinin yetişkinlerden daha sık ekstrapiramidal yan etkilere neden olduğu da
görülmüştür.
Manik
episodlu pediatrik hastalarda antipsikotiklerin kullanımını araştıran
kontrollü çalışmalar olmamasına rağmen, bildirilen vaka raporlarında;
bipolar bozukluklu tedaviye dirençli gençlerde klozapinin faydalı olabileceği söylenmiştir
(Fuchs 1994; Kowatch1995)
Otistik
çocuklarda, yapılan vaka raporunda 3 çocuktan 2 inin klozapinden klinik fayda gördüğü
bildirilmiştir (Zuddas 1996).
Mental
retardasyon antipsikotik tedaviyle cevap alınan bir hastalık olmamakla beraber, bu
çocuklarda mizaç, psikotik, yıkıcı davranışsal ve otistik
spektrumunda bozukluklar olabildiğinden antipsikotik tedavi gerekebilmektedir. Mental
retardasyonlu 6 yetişkin hastada klozapinle yapılan çalışmada agresif
davranışları azaltmada etkili olduğunu göstermişlerdir(Simon
1996).
Tik
bozukluklarında yapılan çalışmalarda ise; Tourette sendromlu 7 adolesan
hastanın tedavisinde, klozapinin çift-kör, plasebo kontrollü çalışmasında
etkisiz olduğu sonucunu almışlardır.
OLANZAPİN
Olanzapin,
güçlü serotonin, muskarinik ve dopamin reseptör antagonistliği ile bir
thienobenzodiazepindir. Moleküler yapısındaki bazı farklarla beraber yapısal
olarak klozapine benzer. 5-HT2, 5-HT3, D1D2D4, alfa-1, M1, vee H1 reseptörlerine afinitesi yüksektir.
Muskarinik reseptörlere yüksek afinite ile bağlanır. Ve böylece antikolinerjik özellik
gösterir.5-HT2 antagonist etkisi, dopamin antagonizmine göre daha güçlüdür.
Klasik
nöroleptikler, nigrostriatal (A9 nöronları) ve mezolimbik (A10 nöronlarında) nöronlarda
depolarizasyon hızını azaltırken, olanzapin klozapine benzer şekilde
mezolimbik sistemdeki A10 nöronlarında seçici etkiye sahiptir. Bu olanzapinin
ekstrapiramidal yan etkiye sebep olmadan antipsikotik etkinliğine neden olur. Bu atipik
profilini sağlar.
Yarı
ömrü 24 saat olup ilacın üçtebiri fecesle atılırken kalan yarısından
fazlası idrarla atılır. Ekstrapiramidal yan etki açısından
haloperidole göre belirgin olarak üstündür. Sadece bir vaka raporunda olanzapin bağlı
nöroleptik malign sendrom bildirilmiştir(Jack 1999). Yan etkileri genellikle yüksek
dozlarda ortaya çıkar. Yan etkileri arasında kabızlık, ağız
kuruluğu, iştahta artma, insomnia, sedasyon ve transaminazlarda geçici yükselme
bulunur. Bununla beraber, klozapinle karşılaştırıldığında
genellikle daha iyi tolere edildiği görülmüştür. Olanzapin tedavisi ile hiçbir
hastada nötropeni, epilepsi veya EEG değişikliği gelişmemiştir.
7.5-17.5
mg/gün dozlarında 10-20 mg haloperidolden belirgin olarak üstün bulunmuştur.
Klozapine
benzer reseptör bağlanma profili göstermesine rağmen haftalık hematolojik
monitorizasyon gerekmediği için, tedaviye dirençli şizofren pediatrik hastalarda
tedavideki rolü araştırılmaya başlanmıştır. Çocukluk cağı
başlangıçlı, tedaviye dirençli 8 adolesanda yapılan prospektif bir çalışmada,
ortalama 17.5 mg/gün dozuyla 8 haftalık çalışmada, 6 hafta klozapin alan 15
hasta karşılaştırılmış ve 8 hafta sonunda olanzapin alan
BPRS total skorlarında %17, negatif semptomlarda %27, pozitif semptomlarda ise %1 iyileşme
görülmüş, klozapin grubundaki değerlerdeki iyileşme kadar olmamakla beraber
olanzapinin hatırı sayılır etkisi olduğu görülmüştür (Kumra 1998).
Preliminer
bir çalışmada, yaşları 9 ve 10 olan mental retardasyon ve bipolar bozukluğu
olan iki çocuğa olanzapin tedavisi başlanmış, çocuklardan biri aynı
zamanda otistik bozukluğu mevcutmuş. Bu çocuklar diğer uygulamalarda cevap alınamayan
agresif ve yıkıcı davranışları mevcutmuş. Birine 10 mg/gün
diğerine 20 mg/gün olarak olanzapin uygulanmış ve bir hastada hafif sedasyon
sağlanmış (Horrigan JP, 1997).
RİSPERİDON
Güçlü
ve uzun süreli bir 5-HT2a antagonistidir. Bu reseptör üzerindeki antagonist etkisi D2
antagonizminden 25 kat daha güçlüdür. Bir benzizoksazol türevidir. Risperidonun 5-HT2
reseptörlerini potent biçimde bloke ederken, D2 reseptörlerinde de güçlü blokaj gösterirler.
D2 antagonist etkisi haloperidolden azdır. 5-HT2 antagonizmi ritanserinden fazladır.
Bu etkileri ile potent antipsikotik olup hem pozitif hem de negatif semptomlar üzerinde
etkilidir. Bir çalışmada etkisinin haloperidolden daha erken başladığına
işaret edilmiştir. D2 antagonizmi klozapinden göreceli olarak daha yüksektir.
Risperidon
5-HT2 ve D2 reseptörlerinin yanında aynı zamanda aynı zamanda histaminerjik ve
alfa-1 adrenerjik reseptörlere de bağlanır. D1 antagonist etkisi haloperidolden azdır.
Risperidon catalepsi oluşturmada haloperidola göre birkaç kez daha az potenttir. Bu da
konvansiyonel ilaçlara göre daha az ekstrapiramidal yan etkilereyol açtığını destekler. Son
zamanlarda yapılan çift kör çalışmalarda risperidonun haloperidol kadar
ekstrapiramidal yan etkilereyol açtığı
ifade edilse de diğer bazı çalışmalarda potent antipsikotik olan
risperidonun diğer dopamin blokörlerine göre daha az ekstrapiramidal yan etkilereyol açtığı desteklenmiştir.
Kaynaklarda doza bağlı ekstrapiramidal yan etki gösterdiği de söylenir.
Risperidon
oral alımından sonra hızlı absorbe olur. En yüksek plazma
konsantrasyonuna 2 saatte ulaşır. Absorbsiyon yemeklerle etkilenmez. % 70 idrarla atılırken,
%14’ü feçesle atılır. Karaciğer fonksiyonlarında bozukluğu
olanlarda risperidonun bağlanmamış fraksiyonları artarak daha güçlü
etkisini gösterir. Bu nedenle bu kişilerde doz yarıya indirilir.
Yan
etkileri arasında; ekstrapiramidal yan etkilereyol
açar ama 10 mg/gün altındaki dozlarda genellikle hafiftir. Yine alfa-1 adrenerjik
antagonist özelliği ile, tedavinin başlangıcında refleks taşikardi
ile beraber ortostatik hipotansiyona neden olabilirler. D2 antagonistliğinden beklendiği
gibi, doza bağlı olarak prolaktinde artışa neden olur. Bu da erektil ve
ejakulatuvar disfonksiyonlara,galaktore, adet düzensizliğine neden olur. Ayrıca,
bulantı, kusma, karın ağrısı, burun tıkanıklığı,
anksiyeteve kilo alma diğer yan etkileri
olarak sayılabilir. Belirgin olmayan EKG değişikliklerine de neden olur (QT
aralığında uzama).
Risperidonun
12-17 yaşları arasında kullanımı konusunda bilgiler yeterli değildir.
3-6 mg/gün dozlarda etkili olduğu bildirilmektedir. Ancak ilacın karaciğer ve
böbrek işlevleri üzerine olumsuz etkileri olduğu, bu nedenle 16 yaşın
altındaki çocuk ve ergenlerde kullanılmaması önerilmektedir.
16
adolesan şizofren hastada yapılan 4 aylıkçalışma sonunda 11 hastada çok iyi iyileşme olduğu gözlenmiştir.
Çalışmanın sonunda ulaşılan ortalama tedavi dozu, 5.9 mg/gün ve en
sık görülen yan etkisi olan hafif sedatif etkisi ile iyi tolere edilebildiği
bildirilmiştir. Bu 16 hastadan 3ünde ekstrapiramidal yan etkiler gelişmiştir.
Ve buradaki çalışmacılar, risperidonun şizofren adolesanlarda etkili ve güvenli
olabileceği sonucuna varmışlardır (Grcevich 1996).
Yine
şizofren 10 adolesan hastanın praspektif 6 haftalık çalışmasında,
risperidon tedavisi süresince semptomlarda belirgin azalma bulunmuştur.çalışmanın
sonunda 10 hastadan 6 sı tedaviye çok iyi cevap verdiği bildirilmiştir. Çalışmanın
sonunda risperidon dozu 6.6 mg/gün olduğu en sık görülen yan etki olarak ta
sedasyon ve kilo alımı olduğu gösterilmiştir. 2 hastada akut distoni, 3
ünde parkinsonizm geliştiği görülmüştür (Armenteros 1997).
DEHB
ve davranım bozukluğu olan 4 çocuk ve bipolar bozukluğu olan 2 hastadan yapılan
vaka sunumunda; 6 hastanın da mevcut ciddi agresif davranışlarının
3mg/gün’den düşük risperidon ile etkili şekilde tedavi edildiği rapor
edilmiştir (Fras 1995).
Otistik
ve yaygın gelişimsel bozukluğu olan hastalarda yapılan çalışmalarda
ise; agresyon, aşırı hareket, anksiyete ve sosyal relatedness’in risperidonun
2 mg/gün ve altındaki dozlarda faydalandığı görülmüştür (Findling
1997; Fisman 1996; Frankenburg 1993; McDougle 1997). Bu çalışmalarda
görülen en sık yan etkinin sedasyon ve kilo alımı olduğu görülmüştür.bu
çalışmalardaki 44 hastadan sadece 1 inde ekstrapiramidal yan etki görülmüştür.
Mental
retardasyonlu yetişkin hastaların tedavisinde risperidonun potansiyel faydaları
olduğu bir çalışmada açıklanırken (Simon 1996), çoğu yetişkin
olan mental retarde hastalarda yapılan plasebo kontrollü çit-kör çalışmada,
risperidon karşılaştırılmış. Atipik ve disfonksiyonel
davranışlarda azalmada, risperidonun plaseboya üstün olduğu görülmüştür.
Ve yine sedasyonun en sık görülen yan etki olduğu bildirilmiştir (Vanden
Borre 1993).
Tik
bozukluklarında ise, 11-16 yaşları arasında tik bozukluğu olan 7
hastaya risperidonun prospektif bir çalışması yapılmış ve 1.0
mg/gün ve 2.5 mg/gün dozları arasındaki tedavilerde tik sıklığında
azalma olduğunu gözlemişlerdir. Tik bozukluklarında yapılan ikinci çalışma;
38 hasta( 23 ü erişkin tik bozukluğu olan hasta) değişebilen doz şemaları
ile ortalama doz 2.7 mg/gün olan çalışmada, hastaların %80 nin risperidonu
tolere edebildiği ve 4 haftalık tedavi süresinde hemen hemen %60 nın iyileştiği
bildirilmiştir. 6 vakada ekstrapiramidal yan etkilererastlandığı, yine en sık yan etkinin sedasyon olduğu görülmüş.
Ve çalışmacılar risperidonun Tourette sendromunda kullanılabileceğini
bildirmişlerdir (Bruun 1996).