İnsan gelişimi, çevre ve kalıtım arasındaki sürekli ve karşılıklı
etkileşimin ürünüdür. Kalıtımsal özellikler kısaca biyolojik ön yatkınlıklar
olarak tanımlanabilir. Buna göre insan gelişimine yön veren iki temel süreç söz konusudur.
Bunlardan birincisi, genotip ikincisi, fenotiptir. Genotip, anne-babadan kalıtım yoluyla
gelen tüm özellikler, fenotip ise aile, çevre, okul ve toplum gibi farklı sosyal bağlamlarda
toplumsal ilişkiler yoluyla edinilen gözlenebilir tüm kişisel özelliklerdir. Bugün kalıtım
ve çevrenin birbirinden ayrılmaz bir bütünlük taşıdığı görüşü kabul
edilmektedir.
“Çocukluğun ilk 6 yılı” bireyin gelişiminin
temel taşlarını oluşturması, temel bilgi ve becerilerin bu erken gelişim yıllarında
kazanılması nedeniyle büyük önem taşır. Kişilik oluşumu yönünden de önem
taşıyan ilk 72 ayda çocuk, kendisine uyarıcı bir çevre sunan, sevgi gösteren,
ve sağlıklı gelişimini sağlayan anne-babaya gereksinim duyar. Bu erken gelişim
yıllarında temeli atılan beden gelişimi, psiko-sosyal gelişim ve kişilik yapısının,
ileri yaşlarda yön değiştirmekten çok aynı yönde gelişme şansı daha yüksektir.
Çocuk gelişiminin kendine özgü dinamikleri olduğu, her gelişim evresinin büyük oranda daha
önceki evreler tarafından belirlendiği gerçektir. Araştırmalar, çocukluk yıllarında
kazanılan davranışların yetişkinlikte, bireyin kişilik yapısını,
tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını büyük ölçüde biçimlendirdiğini
ortaya koymaktadır.
Çoğu kez birbiriyle karıştırılan “Büyüme”
(Growth) ile “Gelişme” (Development) sözcükleri, gerçekte birbirinden farklı
kavramlardır. Yapısal artışı dile getiren “Büyüme”, bedende gerçekleşen
sayısal değişiklikleri içermektedir (kilo, boy artışı gibi). Çocuk, sadece
fiziksel olarak büyümekle kalmaz, aynı zamanda onun beyniyle iç organlarının yapı ve büyüklüğünde
de değişmeler olur. Beynin gelişimi sonucu, çocukta giderek artan bir öğrenme, anımsama
ve muhakeme yeteneği oluşur. Böylelikle fiziksel büyümeye koşut olarak, çocuk zihinsel
olarak da gelişir. Buna karşılık, “Gelişme”, değişikliklerin niceliği
yanında niteliğini de içermektedir. Gelişme kavramı, düzenli, uyumlu ve sürekli bir
ilerlemeyi dile getirmektedir. Gelişim, ileriye dönük olup, değişiklikler arasında
belirgin bir ilişkiyi de kapsar. Kısaca gelişim, sadece sayısal ölçümlerle açıklanamayan,
birçok yapı ve işlevi bütünleştiren karmaşık bir olgudur. Bu bütünleşme
nedeniyle, gelişimin her evresi kendinden bir sonraki evreyi doğrudan etkiler.
Yakın zamana kadar çocuk gelişimine ilişkin çalışmalar, çocuğun doğumuyla
birlikte başlarken, son zamanlarda, doğumdan sonraki gelişim biçimini etkilemesi nedeniyle, doğum
öncesi dönemine de önem verildiği görülmektedir. Bu nedenle, çocuk ruhsal gelişiminde anne ve
bebeğin doğum öncesi ve doğum sonrası bakımı ilk sıradaki anne ve çocuğa
yönelik koruyucu etkinliklerdir. Anne ve baba adaylarına normal ve anormal çocuk gelişimi hakkında
bilgi verilmesi, gençlere yönelikebeveynliğe hazırlanma
programlarının eğitimleri süresince aktarılması, doğum ekibinin doğum öncesinde
ve doğum sonrasında sağlıklı çocuk gelişimiyle ilgilenmelerinin arttırılması,
annenin ruhsal durumunun ve anne-bebek ilişkisinin incelenmesiçocuğun
ruhsal gelişiminin izlenmesinde önemlidir. Yüksek riskli annelerin ve bebeklerin doğum öncesi ve
doğum sonrası bakımları düzgün aralıklarla yapılmalıdır. Örneğin,
düşük ağırlıklı bebeklerin gelişimsel düzeylerini arttırmak, anne-bebek
ilişkisini iyileştirmek ve ileride ortaya çıkması olası fiziksel ve ruhsal sorunları
azaltmak.
GELİŞİMİN TEMEL İLKELERİ
Gelişim süreci içinde tüm çocuklar aynı gelişim yolunu izlerler. Çocuk koşmadan
önce yürür, yürümeden önce emekler. Ancak çocukların gelişim hızlarıyla bu davranışları
başarmak üzere geçirdikleri sürenin bireyden bireye değiştiği görülür. Bazı çocuklar,
diğerlerine oranla daha hızlı gelişirler. Gelişimdeki 6 temel kavram şöyle özetlenebilir:
1. Gelişim, dinamik bir olgudur. Gelişim yaşam boyu sürer.
Gelişim belli aşamalara bölünmüş ve her biri, önceki aşamaların birikimlerine
dayalı olarak oluşan bir süreç içinde gerçekleşir.
2. Gelişim, genetik ve çevresel değişkenlerin karşılıklı
etkileşimlerinin ürünüdür. Örneğin, kalıtsal zeka potansiyelinin uygun eğitim yaşantılarıyla
desteklenmemesi halinde, yeterince gelişmediği bilinmektedir.
3. Gelişim, giderek artan bir özelleşme sürecidir. Gelişim
genelden özele, bütünden parçaya doğrudur. Örneğin, çocuklar belli bir gelişim aşamasında,
sadece ellerini bir bütün olarak kullanırken, ince kasların gelişimi ile parmaklarını
kullanmaya başlamaktadır.
4. Gelişimde denge vardır. Gelişim özellikleri ayrılmaz
bir bütün oluştururlar. Gelişim alanları karşılıklı olarak birbirlerini
etkilemektedir. Örneğin, çocuğun zihinsel gelişimi dil gelişimini hem etkilemekte hem de
ondan etkilenmektedir.
5. Gelişim, ard arda görülen, düzenli bir süreçtir. Gelişimin
kritik dönemleri vardır.
6. Gelişim bireysel farklılık gösterir.
GELİŞİMİN TEMEL ALANLARI
Çocukların gelişimi değerlendirilirken bireyi oluşturan değişik
alanlar olarak ele alnır. Bu temel gelişim alanları şunlardır: 1. Bedensel gelişim,
2.Bilişsel gelişim, 3. Motor gelişim, 4. Dil gelişimi,
5. Duygusal gelişim, 6. Sosyal gelişim.
A. BEDENSEL GELİŞİM
Çocuğun gelişimini bir bütün olarak kavrayabilmek için psikolojik olduğu kadar
fizyolojik gelişimi de bilmek gerekir. Çünkü, fiziksel gelişim, çocuğun davranışını
hem doğrudan, hem de dolaylı olarak etkiler. Doğrudan etkiler, çünkü bedensel gelişim,
çocuğun neler “yapabileceğini” belirler. Örneğin, yaşlarına göre sağlıklı
bir gelişme gösteren çocuklar, oyun ve spor faaliyetlerinde akranlarıyla eşit koşullarda
yarışırlar. İyi gelişmemiş çocuksa, bu yarışmalarda elverişsiz
durumu nedeniyle geri kalır ve gruptan atılır.
Fiziksel gelişme, davranışı dolaylı olarak etkiler, çünkü çocuğun
kendine ve diğerlerine karşı tutumu bedensel gelişiminin de etkisi altındadır.
Bu tutumlar çocuğun gösterdiği uyumlara yansır. Örneğin, şişman bir çocuk kısa
sürede kendisinden ince olanlara ayak uyduramadığını farkeder. Bu da çoğunlukla çocuğun
kişisel yetersizlik duygusuna kapılmasına yol açar. Buna ek olarak, eğer akranları
kendisiyle yavaş davrandığı için oynamayı istemezler ve de çeşitli adlar
takarak alay ederlerse, çocuksa aşağılık duygusu gelişebilir. Bu tür duygular çocuğun
kişilik gelişiminde çok önemli rol oynarlar.
Çocuklarda bedensel gelişim, “dönmesel”bir
süreçtir. Bunun anlamı, fiziksel gelişimin düzenli bir hızla değil, belli dönemlerde,
yüzlerde (fazlarda) ya da farklı hız derecelerine sahip “dalgalar” halinde gerçekleşmesi,
yani bazen hızlı, bazen yavaş olmasıdır. Büyüme konusundaki araştırmalar, çocuklarda iki yavaş, iki hızlı olmak üzere
dört belirgin büyüme dönemi olduğunu göstermiştir. Doğum öncesi ve doğum sonrasının
ilk 6 ayı büyüme hızı yüksektir. Yaşamın birinci yılının sonunda büyüme
yavaşlar bu bunu ergenliğe ya da cinsel olgunluğa kadar süregelen düzenli, fakat yavaş
bir gelişim izler. Bu büyüme evresi 8-12 yaşları arasında görülür. Bu evrede 15-16 yaşlarına
kadar olan dönemdeki hızlı gelişim "ergenlik fışkırması” olarak
nitelenebilir. Bu dönemi olgunlaşma zirvesine kadar dikleşerek süregelen büyüme evresi izler. Bu
dördüncü büyüme evresindeki boy uzunluğunun ileri yaşlarda da aynı kalmasına karşılık
ağırlık artabilir.
Büyüme dönemlerini şu ortak faktörler etkiler:
Uyum zorlukları: Hızlı büyüme dönemlerinin sürekli değişkenliğine
uyum sağlayabilmek, duygusal yönden rahatsız edicidir. Yavaş büyüme dönemlerindeyse, uyum
sağlamak çok daha kolaydır.
Enerji düzeyi: Hızlı büyüme, enerji tüketici olduğundan, bu dönemlerde çocuklar
çabuk yorulurlar. Bu da onları huysuz ve tedirgin yapabilir. Yavaş büyüme dönemlerindeyse, çocuğa
oyun ve diğer faaliyetler için daha çok enerji kalır ve çocuk daha neşeli, birlikte yaşanması
daha kolay bir davranış içine girer.
Beslenme gereksinmeleri: Yaşamın ilk iki ya da üç ayında ve ergenlik döneminde
hızlı büyüme nedeniyle beslenme gereksinimleri en üst düzeye ulaşır. Büyüme
gereksinimlerine göre yeterli miktarda ve gerekli türde gıdalarla beslenemeyen çocuklar, yorgun ve
huysuz olurlar. Oyuna ve okul ödevlerine az ilgi duyan bu çocukların sosyal uyumları da genellikle
bozuktur.
Isı dengesinin sürdürülmesi:Yavaş büyüme dönemlerinde beden genellikle ısı
dengesini korur. Hızlı büyüme dönemlerindeyse bu denge bozulduğundan, çocuk iştahsızlık,
genel olarak bitkinlik, huysuzluk ve anti-sosyal davranış gösterebilir.
Beceriksizlik: Hızlı büyüme dönemlerinde çocuk beceriksizce davranır. Daha önce
hareketleri düzgün ve iyi olan çocuk, bu dönemde hantallaşabilir ve sık sık tökezler. Büyüme
yavaşladığındaysa, bu beceriksizlik iyi bir motor davranışla yer değiştirir.
B. BİLİŞSEL GELİŞİM
Piaget ve arkadaşları, çocuğun
doğumdan ergenliğe kadar olan bilişsel gelişmesini ayırtılı araştırmalarla
incelemişler ve bazı kavramlarla algıların doğuştan itibaren kazanılmış
olabileceğini belirlemişlerdir. Piaget, bebeklik dönemin çocukların, objelerin devamlı
olduklarını, değişmezliklerini bile düşünemezken, zamanla biçim ve büyüklük
kavramlarını tanımaya başladıklarını söylemektedir.
Biliş (cognition) sözcüğü, dünyamızı öğrenmeyi
ve anlamayı içeren zihinsel faaliyetler anlamına gelir. Biliş sözcüğü, şu süreçleri
kapsar.
Algılama: Gerek iç, gerekse dış dünyadan edinilen
bilgilerin yorumlanması, organize edilmesi ve yeniden bulunmasıdır.
Bellek: Algılanan bilginin bulunup getirilmesi ve depo
edilmesidir.
Yargılama: Bilgiyi belirli bir anlam çıkarma ve sonuca varma
amacıyla kullanılabilmesidir.
Düşünme: Bilginin ve çözümlerin nitelikçe değerlendirilmesidir.
Kavrama: Bilginin iki yada daha fazla kısımları arasındaki
yeni ilişkileri tanıyabilmedir.
Zihinsel gelişme, uyum ile özümleme arasındaki gerilimin
giderilmesini, yeni durumlarda eski tepkilerin kullanılmasından kaynaklanan çatışmayı,
yeni problemlere uyabilmek için yeni tepkiler kazanabilmeyi içerir.
C. MOTOR GELİŞİM
(Hareketle İlgili Gelişim)
Hareket anlamına gelen motor gelişimde belirgin aşamalar vardır. Örneğin,
bebek tek başına oturmadan önce başını kaldırmayı, emeklemeden ve yürümeden
önce de oturmayı öğrenir. Bu gelişim biçimi her çocuk için geçerlidir. Hemen her çocuk
normal koşullarda bu gelişim aşamalarından aynı yaşlarda geçer.
Araştırmalar, motor gelişiminin en az üç genel kurala göre gerçekleştiğini
ortaya koymuştur:
1. Sephalokaudal gelişim (baştan ayağa doğru gelişim):
Bu gelişimin
anlamı, motor yeteneğin baştan ayak tırnağına doğru gerçekleşmesidir.
2. Proksimodistal gelişim (Merkezden dışa doğru gelişim): Bu gelişimin
anlamı, motor yeteneğin merkezi bir eksenden başlayarak bedenin uç kısımlarına
doğru gerçekleşmesidir.
3. Bütünden özel hareket gelişimine geçiş: Motor gelişimde (yürüme, elle
tutma gibi) belirgin bir sırasın izlendiği görülür. Başlangıçta bebeğin ilk
hareketleri bütünsel ve farklılaşmamıştır. Örneğin, bebek önceleri önünde
duran objeyi avucunun tümünü kullanarak yakalamaya çalışır. Bebeğin özel tepkide
bulunabilme yeteneğinin zamanla başladığı görülür. Parmakların, özellikle başparmağın
faaliyeti bir yaşından önce görülmez. Burada sinir sisteminin, özellikle beynin gelişip
olgunlaşmasının rolü büyüktür.
D. DİL GELİŞİMİ
Dil, insanların birbirlerine bilgi, düşünce ve eğilimlerini aktarabilmelerinin yanı
sıra, fikirlerini düzenleyebilmelerine ve duygularını ifade edebilmelerine olanak hazırlar.
Herkes doğrudan kendi yaşantısı yoluyla öğrendiğinden çok daha fazlasını
dil yoluyla öğrenir. Dil aynı zamanda düşünme, bellek, muhakeme, problem çözme ve planlama
gibi bilişsel süreçleri de içermektedir.
Dil, çocuğu egosundan uzaklaştırıp, onun sosyal bir kişi olmasını
sağlayan, kendisini kontrol ve takip ettirebilen, düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını
yavaş yavaş öğretebilen ve kendini güvenli hissetmesine yardım eden bir davranıştır.
Tüm kültürlerdeki çocukların hemen hepsi ilk sözcüklerini olarak 12-18 ay dolaylarında
söylerler. Dört yaşına geldiklerinde çoğunluğu iyi düzenlenmiş cümleler
kurarlar. Hattı zaman zaman düşüncelerini sürpriz sayılacak kadar karmaşık cümlelerle
ifade edebilirler. Bu da 1 yaşından 6 yaşına kadar çocuğun sözcük dağarcığına
her gün 5-8 sözcüğün eklenmesi anlamını taşır.
Dil yeteneğinin gelişimi de, diğer gelişim yüzlerinde olduğu gibi, düzenli
bir sıra izler. Çocuklar üzerinde yapılan dil gelişimi araştırmaları, konuşmanın
ilk öğrenildiği dönemlerde hemen tüm dünya çocuklarının temelde aynı gramer
kurallarını kullandıklarını ortaya koymuştur.
E. DUYGUSAL (Emotional) GELİŞİM
“Emotion” (emosyon) sözcüğü, Latince'deki harekete geçirmek anlamına gelen
“emover” kökünden gelmektedir. Bebek bazı duygusal davranış biçimleriyle birlikte dünyaya
gelmez. Tutumlar ve duygular zamanla oluşur, kazanılır.
Çocukların heyecanları konusunda yapılan çalışmalar, onlardaki duygusal gelişimin
hem olgunlaşma, hem de öğrenme sonucu oluştuğunu, bunlardan hiç birinin tek başına
etkili olmadığını ortaya koymaktadır.
F.SOSYAL GELİŞİM
İnsan, biyo-kültürel ve sosyal bir varlıktır. Kültürel koşullar içinde sosyal
ilişkiler, hem toplumun, hem kültürün hem de bireyin yapısını etkiler. Bireyin tüm yaşamı
çevresine uyum sağlama çabası içinde geçer. Bu uyum çabası doğumdan başlayarak
bir gelişim göstermektedir.
Toplumsal beklentilere uygunluk gösteren, kazanılmış davranış yeteneği
olarak tanımlanabilen sosyal gelişme, geniş anlamda bireyin doğumuyla başlayan bir
evreyi, dar anlamda ise günlük davranış gelişimini kapsar.
Daha yaygın bir tanımla, sosyal gelişme (toplumsal gelişim), kişinin sosyal
uyarıcıya, özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluklarına karşı
duyarlık geliştirmesi, grubun ya da kültüründe başkalarıyla geçinebilmesi, onları
gibi davranabilmesidir.
KORUYUCU ETMENLER
Çocuk ruh sağlığını koruyucu önlemleri üç aşamada incelemek mümkündür:
Birinci derecede koruyucu önlemlerin amacı çocuk ruh sağlığı bozukluklarının
görülmesini azaltmaktır. İkinci derecede koruyucu önlemlerin amacı ise çocuklardaki ruhsal
bozukluklarıntedavisiyle bu sürenin azaltılmasıdır.
Üçüncü derecede koruyucu önlemler çocuklardaki ruhsal bozuklukların meydana getirdiği yeti
yitimlerinin rehabilitasyon etkinlikleriyle azaltmaktır.
Çocuk ruhsal bozukluklarına neden olan bazı etmenlerin doğum öncesinde tanınması
birinci derecede koruyucu önlemler yönünden son derecede önemlidir. Bunun için bazı yöntemler
kullanılır. Örneğin, ultrasonografi fetustaki hidrosefali ve mikrosefali gibi beyin
patolojilerini; Down sendromu, tuberoskleroz gibi kalıtımsal bozuklukları; beyinin gelişmesindeki
ciddi eksiklikleri gösterebilir. Amniyosentez de fetal kromozom kısalığının olup
olmadığının, metabolizma hastalıklarının, DNA patolojilerinin saptanması
için yapılır. Korionik villus örnekleri, örneğin zeka geriliğinde, fetal karyotipin ve
enzim eksikliklerinin saptanması amacıyla uygulanabilir bir yöntemdir. Nadiren fetusun dış
yapısını doğrudan gözlenmesi ve bazı dokulardan örnek alınması yöntemi
olan fetoskopi de erken tanı yöntemleri arasında sayılabilir.
Çocuk ruh sağlığında risk kavramından da söz etmek gerekir.
Risk,
bir kişinin bir özel bozukluğa artmış olan eğilimini anlatır. Ancak, bir risk
etmeninin belirlenmesi kesin olarak ilgili bozukluğa neden olacağı anlamına
gelmeyebilir. Yaşamı etkileyen başka nedenleri de gözden geçirmek gerekir. Örneğin,
gebenin ilk üç ayda geçirdiği kızamıkçık infeksiyonu bebeğin büyük oranda
mental retardasyonlu olmasında önemli bir etkendir. Prematüre doğmuş olan bir bebekte de
mental retardasyon olması olasılığı vardır. Ancak her prematüre bebek ilk örnek
kadar güçlü bir risk etmeni değildir. Yani bazı etmenler bebeklerde ve çocuklarda risk etmeni
olmasına rağmen yüksek risk değişkeni olacağı anlamına gelmez. Çocuk ruh
sağlığında risk oldukça düşük olduğunda bile bir bozuklukla anlamlı ilişki
bulanabilir. Bir risk etmenine sahip olanların bir risk etmenine sahip olmayanlara oranı göreceli
risk olarak tanımlanır. Yukarıdaki örneğe göre kızamıkçık infeksiyonunda
göreceli risk yüksek, prematüre doğumda düşüktür. Çocuk ruh sağlığında
bazen çok etmenli bozukluklara rastlanır. Böyle durumlarda risk yüklemenin doğru olarak tanımlanması
her zaman olası değildir. Fakat bazı gelişimsel bozukluklarda, örneğin, 38 yaşından
yukarıda doğum yapan kadınların bebeklerinde Down sendromu riskinin yüksek olduğu
tahmini yapılabilir. Buna göre risk yükleme, risk etmeni olan veya olmayan bir bozukluğun
insidansı arasındaki farkı ve varsa risk etmeninin tamamen ortadan kaldırıldığı
durumlardaki bir bozukluğun görülme olasılığıdır. Koruyucu etmenler,
bir bozukluğun görülme sıklığının azaltılmasını amaçlar. Örneğin,
fenilketonüride fenilalaninden fakir mamalarla bebeğin beslenmesi zihinsel özürlü olma olasılığını
azaltır.
Ruhsal bozuklukların oluş nedenleri arasında iki ana görüş üzerinde durulur:
1-
Organik, 2- Psikososyal. Bunlara çocuk ruhsal bozuklukları arasından örnekler vermek gerekirse
mental retardasyon çoğunlukla organik etmenlere bağlıdır. Psikososyal etmenlere bağlı
bir örnek ise okul korkusu ve ayrılma kaygısı bozukluğudur. Bundan anlatmak istediğimiz
mental retardasyonda beyin işlevini bozan çeşitli nedenlerin olduğudur. Ancak, okul korkusu ve
ayrılma kaygısında daha çok anne-çocuk-çevre ilişkisine dayalı sorunlara bağlı
psikodinamik etkenler rol oynar. Tıp personelinin çocuklarda ortaya çıkan ruhsal bozuklukları
değerlendirmelerinde her iki görüşü degöz önünde
bulundurmaları gerekir. Buna bütüncül yaklaşım denir.
NORMALLİK-ANORMALLİK
Bozukluk bir anormallik
olduğuna göre bununla ne demek istiyoruz? Bunu normallikten hangi ölçütler ile ayırabiliriz?
Bunun için aşağıdaki tanımlarıgözden
geçirmek gerekir.
a-İstatistiksel
normlardan sapma: Anormal kelimesinin anlamı normdan ayrılma
demektir. Boy, ağırlık ve zeka gibi birçok karakteristik özellikler bir toplumda ölçüldüğünde
çeşitli değerler elde edilir. Birçok insan boy uzunluğunu orta değerleri içindeyken
birazı normalden fazla uzun veya normalden fazla kısadır. Bu örnek gibi anormalliğin tanımı
istatistiksel sıklığa dayanır. Ancak bu tanıma göre, ileri derecede zeki veya ileri
derecede mutlu olan bir kişi anormal olarak sınıflandırılacaktır. Bundan dolayı,
anormalliği tanımlarken istatistiksel sıklıktan daha ileri düşünmemiz gerekir.
b-Sosyal
normlardan sapma: Her toplumun kabul edilebilir davranış için çeşitli
standartları veya normları vardır. Bu normlardan belirgin bir şekilde sapma gösteren
davranış anormal olarak kabul edilir. Çoğunluk böyle davranış o toplumda
istatistiksel olarak da sıktır. Bir toplum tarafından normal kabul edilen bir davranış
diğer bir toplum tarafından anormal kabul edilebilir. Ayrıcaanormallik kavramı zaman içinde aynı toplum tarafından değişikliğe uğrayarak
normal kabul edilebilir.
c-Davranış
uyumsuzluğu: Anormal davranışı istatistiksel veya sosyal
normlardan sapma olarak tanımlamaktan başka toplumsal alanda çalışan birçok araştırıcı
en önemli ölçütün davranışın kişinin veya sosyal grubun sağlığını
ve mutluluğunu nasıl etkilediğine bakılması gerektiği düşüncesindedir. Bu
ölçüte göre, davranış eğer uyumsuzsa anormaldir. Kalabalıktan korktuğu için otobüse
binemeyen bir kişide olduğu gibi bazı davranış sapmaları kişinin sağlığını
bu uyumsuz davranış ile etkilendiğini gösterir. Saldırgan bir biçimde patlamaları
olan bir ergen örneğinde olduğu gibi bazı davranış uyumsuzlukları da zararlı
olabilir. Eğer biz uyumsuzluk ölçütünü kullanırsak bütün bu davranışlar anormal
olarak kabul edilebilir.
d-Kişisel
sıkıntılar: Anormalliğe açıklayan dördüncü ölçüt kişinin
davranışından daha çok kişinin öznel sıkıntı hissetmesi ile ilgilidir.
Birçok insan kaygılı, depresif veya ajite olabilir. Uykusuzluktan, iştah azlığından
ve ağrılardan yakınabilir. Bazen kişisel sıkıntı hissetme anormal bir
durumun tek belirtisi olabilir.
Bu tanımlardan hiçbiri
anormalliği tek başına açıklayan doyurucu bir anlatım değildir. Çoğu kez
dört ölçüt de anormalliğin tanımlanmasında dikkate alınır.
Normalliğin
tanımlanması anormalliğin tanımlanmasından daha güçtür. Birçok araştırıcı
aşağıdaki niteliklerin duygusal yönden sağlıklı oluşa işaret ettiğinde
birleşir. Bu özellikler ruhsal yönden sağlıklı olmayla hasta olma arasında çarpıcı
farklara işaret etmez. Bu özellikler daha çok normal kişinin büyük ölçüde sahip olduğu
özelliklerdir.
a-Gerçeğin
iyi algılanması: Normal kişiler tepkilerini değerlendirmede ve
çevrelerinde olup biteniyorumlamada oldukça gerçekçidirler.
Bu kişiler başkalarının söylediklerini veya yaptıklarını yanlış
olarak algılamazlar. Normal kişiler yeteneklerinin sınırını bilirler.
b-Kendilik
hakkında bilgi sahibi olma: İyi uyumlu insanlar kendi güdülerinin ve
duygularının farkındadır. Ancak hiç birimiz duygularını ve davranışlarınızı
tam olarak anlayamayız. Normal insanlar ruhsal yönden hasta tanısı alanlardan daha iyi bir
şekilde kendilerinin farkındadır.
c-Davranışın
istemli kontrol altında bulundurulması yeteneği: Normal kişiler
davranışlarını kontrol yeteneği hakkında oldukça güvenlidirler. Nadiren dürtüsel
hareket ederler. Normal insanlar da sosyal normlara karşı gelebilir. Fakat bu durum dürtülerin
kontrol edilmemesi sonucundan daha çok istemli karar verme ile ilgilidir.
d-Kendilik
saygısı ve onay: İyi uyumlu insanlar kendilik değerlerinin farkındadır
ve çevre tarafından onaylandığını hisseder. Diğer insanlarla ilişkileri
rahattır ve sosyal ortamlarda kendiliğinden etkileşimde bulunurlar. Değersizlik duyguları
ve kabullenememe anormal olan kişilerde daha sık görülür.
e-Sevgi
dolu ilişkiler kurma yeteneği: Normal kişiler diğer insanlarla
yakın ve doyurucu ilişkiler kurarlar. Diğer kişilerin hislerine duyarlıdırlar ve
kendi gereksinimleri için diğer kişilerden aşırı isteklerde bulunmazlar. Ruhsal
hastalığı olan kişiler ise, sıklıkla kendi güvenliklerini koruma çabasındadır
ve ileri derecede ben-merkezci olurlar. Kendi hisleri ve çabaları ile uğraşırlar, sevgi
ararlar fakat karşılık veremezler. Bazen yakın olmaktan korkarlar, çünkü geçmişteki
ilişkileri yıkıcı niteliktedir.
f-Üretkenlik: İyi uyumlu insanlar yeteneklerini üretken etkinliklere
çevirebilir. Yaşam hakkında heveslidirler ve kendilerini günün gereksinimlerini karşılamada
baskı altında tutmazlar. Enerjinin süreğen biçimde yokluğu veya ileri derecede duyarlı
olma, sıklıkla çözülmemiş sorunlar sonucu ortaya çıkan ruhsal yönden iyi olamama
belirtileridir.
Kaynaklar:
1.Aydın
A. Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi. Alfa Yayınları, İstanbul, 2000.
2.Yavuzer
H. Çocuk Psikolojisi. Remzi Kitabevi. İstanbul 1994.
3.Aydoğmuş
K. Ana-Baba Okulu. Remzi Kitabevi. İstanbul 1995.