GELİŞİMSEL DİSLEKSİNİN
NÖROLOJİK TEMELİ
Dr. Dursun Karaman
Bu
alandaki ilk çalışmalar disleksik bireylerin beyinlerinde nöropatolojik
incelemelerle olmuştur. Bu çalışmalarda dikkat, serebral korteksin doğum öncesi
maturasyonunun spesifik basamaklarındaki muhtemel anormalliklere yöneltilmiş ve
beynin normal asimetrisinden sapmalar olabileceği üzerinde durulmuştur.
Giriş
İlk kez 1891’de
Fransız nörolog Jules Dejerine disleksik bir yetişkinin beyninde angüler girus
olarak adlandırılan sol alt paryeto – oksipital bölgesinde hasar olduğunu rapor
etmiştir. Drake 1968’de vasküler malformasyon nedeniyle beyin kanamasından ölen
disleksik bir çocukta sol inferior paryetal bölgenin korteksinin dış
tabakalarında ektopileri gösterdi.
Nörolojik
spekülasyonların diğer bir yanı da disleksik çocuklardaki zayıf veya yetersiz
lateralleşmeye sahip oldukları şeklindeki gözlemleri takip etmiştir. Orton ve
Geschwind disleksiklerde dil fonksiyonlarının sol hemisfere lateralizasyonunda gecikme
olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu çocuklarda solaklığın daha sık olması ve ayna
görüntüsü şeklinde yazma lateralizasyonun olmamasına bağlanabilir. Bu teoriyi
destekleyen kanıtlar ikili (dichotic) dinleme gibi lateralleşmiş beyin
stimulasyonlarında elde edilmiştir ( Obzurt 1988, Harel ve Nachson 1997).
Disleksik
çocukların önemli bir kesiminde sözel anlatımda, konuşmanın kazanılmasında ve
artikülasyonunda ve/veya algılanmasında sorun vardır. Disleksik bireylerin
hızlı adlandırmalarında sorun vardır. Klinik olarak gizli kalmış artikülatuar
defisitler disleksik bireylerde testler aracılığıyla ortaya çıkarılabilir.
(Heilman 1996). Bununla birlikte sözel anlatım bozukluğu ( oral language
deficits) ile disleksi arasındaki ilişki açık değildir. ,
Grafemi foneme çevirme disleksiklerde
çekirdek defisittir (Frith 1995). Bu basamak disleksik çocuklarda kanıtlanmış
nörolojik disfonksiyonun iki ana yönünü
buluşturur. Bunlar görsel algısal işleme ve fonolojik işlemedir.
Casles ve Cotheart 1993’te kelime olmayan
harf dizilimlerindeki hata oranına göre disleksi yüzeyel ve fonolojik olmak
üzere iki alt gruba ayırmışlardır.
Genetik: Aynı aile bireyleri içinde daha sık
görülür. Ancak genetik geçiş karmaşıktır. Aynı aile içinde farklı disleksi tipleri
görülebilir. Oysa kromozom 15’in tek kelime okuma performansı ile ve kromozom
6’nın ise fonolojik farkındalık ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.
Öğrenme bozukluğu olan bireylerde sözel ve
yazılı dil kusurlarının yaygın olması, dil ile ilişkili olduğu bilinen sol
kortekste sorun olduğunu düşündürmektedir (Greshwind ve Galaburda 1985).
Etyolojide suçlanan diğer faktörler; sağ el dominansının olmaması, immünolojik
faktörler, sözel öğrenme bozukluğu ve sex hormonlarıdır.
Anatomik çalışmalar
mikroskopik ve makroskopik olmak üzere ikiye ayrılabilir. Kaufmann ve Galaburda
(1989) disleksik beyinlerin her iki frontal korteksinde ve sol planum
temporalede ektopiler ( anormal bir yüzeyel tabakada küçük nöronal
kümelenmeler), displazi ( kortikal nöronların mimari organizasyonlarının kaybı)
ve nadiren de damarsal bozukluklar gözlemlemişlerdir. Bazı örneklerde bu
malformasyonlar polimikrogirus şeklinde bir görünüm sergilemişlerdir. Beyindeki
nöron göçü altıncı gebelik ayında olduğuna göre bu patolojiler altıncı ayda
veya daha öncesinde meydana gelmektedir.
Makroskopik olarak ise normalde görülmesi
gereken sol planum temporale sağ planum temporaleden daha büyük olması
disleksik beyinlerde görülmemektedir. Planum temporale, temporal lobun üst yüzünde
üçgensel bir bölümdür.
Bunun yanında anlamlı planum temporale
asimetrisinde bir azalmanın gösterilemediği çalışmalar da vardır. Bu sonuç iki
şeyden kaynaklanabilir. Birincisi seçilen örneklem grubuyla alakalı olabilir.
İkinci olarak da düzeltici girişimlerden kaynaklanabilir. Örneğin işitsel
modalitede uğraşı yöntemi sonucunda sol planumun hacminin artması sonucu
posterior işitme bölgesinde asimetrinin derecesinin değiştirilebildiği
gösterilmiştir.
Habib ve Robicson’un (1996) yaptığı bir
çalışmada mühendislik bölümünde okuyan disleksik ve normal grubun
karşılaştırılması sonucu planum temporale asimetrisinde bir değişiklik
görülmezken, silvian fissürün diğer kenarındaki paryetal bölgede disleksiklerde
asimetrinin azaldığı, hatta asimetrinin derecesi ile fonolojik görevlerdeki
başarı arasında ters orantı olduğu bulunmuştur. Bu bulgular disleksi ile
paryetal lobun, temporal lobdan daha fazla ilişkili olduğunu düşündürebilir.
Son fonksiyonel görüntüleme çalışmaları (Karbe 1995) sol planum temporalenin anatomik
üstünlüğü ile işitsel sözel testler sırasındaki temporal korteksin fonksiyonel
asimetrisi arasında paralellik olmadığı görülmüştür. Dahası planum temporalenin
sözel işitsel uyaranlarla spesifik olarak aktive edilmiyor gibi gözükmektedir.
Planum temporale tonlara, pasif dinleme görevindeki kelimelere ve aktif dinleme
sırasındaki tonlara eşit yanıt verir.
İnferior frontal girusun posterior bölgesi
dilin çıktısıyla ilgilidir. Ancak bu bölge ile ilgili çalışmalar seyrektir.
Galaburda (1985) yetişkin disleksiklerde inferior frontal girusta bilateral
ektopiler ve displaziler rapor ederken Hynd
(1980) nörogörüntüleme ile disleksik çocuklarda makroskopik olarak
anterior konuşma bölgesinin simetrik olduğunu göstermişlerdir. Bununla birlikte
Jernigan (1991) dil bozukluğu olan yetişkin bireylerle normal kontroller
arasında inferior frontal bölge arasında asimetri yönünden farklılık olduğunu
göstermişlerdir. Clark ve Plante (1998)
gelişimsel dil bozukluğu için aile öyküsü ve inferior posterior frontal girusta
ekstra sulkus bulunması arasında ilişki olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Daha önce adı geçen mühendis
popülasyonunda Broca alanlarının asimetrisi ölçülmüş ve disleksiklerin 44 ve 45
nolu alanlarında daha fazla simetrik patern görülmüştür (Robicson 2000). Ayrıca
simetrik patern ile kelime olmayan harf dizilimlerinin okunması performansı
arasında bir parelellik görülmüştür. Bu sonuçlar Fiez (1995), Fiez ve Peterson
(1998), ve Price (1998)’ın yaptığı fonksiyonel nöro görüntüleme çalışmalarının
sonuçlarıyla tutarlılık göstermektedir. Bu çalışmalarda sol inferior frontal
girusun okumanın fonolojik yönünde olduğu kadar konuşmanın algılanması ve hızlı
işitsel işlemlemede de rolünün olduğunu göstermektedir.
Bu hipotez disleksiklerde
motor ve duyu bilgilerinin interhemisferik transferinde bozukluk olduğuna dair
kanıtlara dayanmaktadır (Gross-Glenn ve Tothenberg 1994, Best 1985, Gladstone
1989, Moore 1995, Markee 1996). Bozulmuş kallozal fonksiyonun beraberinde
görülen yapısal değişiklikleri korpus kallozumun mid sagittal yüzünü MRI ile
ölçerek araştıran birkaç çalışma vardır. Duara (1991) toplam kallozal alanın
disleksik bayanlarda daha büyük olduğunu, ayrıca posterior (splenial) alanın da
hem bayanlarda hem de erkeklerde kontrollerden daha büyük olduğunu bulmuştur.
Bunun aksine Larsen (1992) herhangi bir farklılık gözlemlememiştir. Hynd (1995)
disleksiklerde korpus kallozumun anterior (genu) bölümünün daha küçük olduğunu,
Rumsey (1996) istmus ve spleniumu içeren arka 1/3’lük kesimin daha büyük
olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Robichon ve Habib (1998) korpus kallozumun
daha yuvarlak, daha düz ve yoğun-koyu (thicker) olduğunu ve sadece sağ elini
kullananların mid kallozal yüzlerinin özellikle de istmusun daha büyük olduğunu
bulmuşlardır. Bu bulgular disleksik beyinlerde daha fazla simetri olduğu
gerçeğiyle tutarlıdır. Özellikle temporoparyetal bölgeler korpus kallozumun
posterior bölümünden bağlantı kurarlar. Kortikal asimetrinin daha az olması
daha fazla bağlantı kurulmasına sebep olabilir veya kendi başına hemisferler
arası inhibisyon veya işbirliğine bağlı olabilir. Nörogelişimsel açıdan
bakıldığında kallozal hacimdeki farklılıklar interhemisferik gelişimin kritik
dönemindeki hormonal etkilere bağlı olabilir. Özellikle korpus kallozumun orta
ve arka bölümlerin hacminin salgılanan testesteron konsantrasyonuyla ilişkili
olduğu gösterilmiştir ( Moffat 1997). Son olarak disleksideki değişmiş kollozal
hacim düzeltme terapilerinin sonucu olabilir. Terapinin kallozal morfolojiyi
etkileyebildiği Schlaug tarafından gösterilmiştir ( 1995b)
Dislekside nörofonksiyonel defekt
araştırmaları:
Bu çalışmalardan elde
edilen bulgular istatistiki eğilimlerin sonucu olabilir, bazen bulgular
vakaların azınlığında görülmüş olabilir ve çalışmaların çoğunun önemli
sınırlılıkları vardır. Veya elde bulgular etyolojik bir sebeple ilişkili
olmayabilir. Bu nedenle bu sonuçlar gerçeğin sadece bir bölümünü açıklayan
teoriden öteye geçemez. Bu gözden geçirme yazısında dil öğrenme bozukluğu veya
spesifik dil bozukluğu olan çocuklar incelendiği için disleksi ile gevşek bir
bağlantısı olduğu şeklinde eleştirilebilir.
Nörobilimsel araştırmalar son on yılda üç
teori üzerinde durmaktadır: Fonolojik işleme teorisi, görsel teorisi ve anlık
işleme teorisidir.
Gelişimsel dislekside fonolojik bozukluğun
merkezi rolü:
Çoğu çocuk okuma yaşından önce kelimeleri
küçük ünitelere (hece veya kısmi fonem) kesimleme (segmenting) gerektiren
görevleri yapabilirken disleksik çocuklar okuma yazmaya geçtikten birkaç ay
sonra bile hala bunu başaramazlar (Liberman 1973, Bradley ve Bryant 1983).
Lundberg (1988) önceden yapılan bu tür egzersizlerin okuma yeteneğini
iyileştirdiğini göstermişlerdir. Bu gözlemler okuma ve heceleme bozukluğunun
rehabilitasyonunda sözel dil egzersizlerinin yaygın kullanımı temeline dayanır.
Fonolojik işleme teorisinin önemli bir görüşü fonemlerin temsil edildiği
seviyede kusur olduğudur. Disleksiklerin,
akustik olarak birbirine benzeyen fonemler arasındaki ince farkları
işlenmesini gerektiren görevlerde, yaşça eşleştirilmiş kontrol grubundan hatta
okuma yaşına göre eşleştirilmiş kontrol grubundan bile daha zayıf olduğu farklı
araştırmacılar tarafından gösterilmiştir. Çocuklar birbirine benzeyen ba-da
gibi iki hece arasında seçim yapmak zorunda kaldıkları zaman, bu kategorik algı
için en güzel örnek testtir. Bir çok çalışma (Godfrey 1981, Werker ve Tees
1987, Reed 1989) disleksik çocukların bu testlerde kusurlu olduklarını
bulmuşlardır. Kusur kategoriler arası sınırları yakın olan durumlarda özellikle
telaffuz (articulatory) karşıtlıklarında (ba-da, da-ga) veya daha az sıklıkla
başlangıç sesi karşıtlıklarında (ba-pa) gibi durumlarda görülür (Manis 1997).
Manis sonuçta bu tür algısal defisitlerden kaynaklanan fonemik ünitelerinin
yetersiz temsili, disleksik çocukların normal olarak fonolojik bilgileri
kullanmasını önleyebilir. Böylece bu çocukların okumayı öğrenmek için önceden
gerekli olan fonolojik yetenekleri kazanması bozulur. Witton disleksiklerde
işitsel frekans modulasyonunda defisit olduğunu ve bu defisitin kelime olmayan
harf dizilimlerini okuma görevindeki hatalarla ilişkili olduğunu bulmuştur.
Fakat bu sonuç Bishop tarafından daha sonra tekrar elde edilememiştir.
Bu teoriye göre, klinik çalışmalar çoğu
disleksik bireyin fonetik kurallardan çok görsel alanda hata yaptığını, örneğin
b-d gibi simetrik harfleri ve m-n gibi görsel olarak yakın harfleri
karıştırmaları vakaların en azından bir kısmının pür olarak algısal bozukluklardan
kaynaklandığını göstermiştir. Bu tür hatalar fonolojik disleksiklerin çoğunda
görülse de bunlar genelde görsel dikkat disleksisine (visuoattentional
dyslexia) atfedilir (Valdois 1995). Buna
göre disleksinin diseidetik alt grubunun özelliği, okuma sırasında bir fonetik
stratejinin ayrıcalıklı kullanımı ile bozukluğun kökeninde görsel defisit yer
alır. Disleksik çocukların % 75’inden fazlasında binoküler görme sıkıntısı,
oküler izleme veya hareketi tanıma gibi oftalmolojik problemlerden etkilenmiş
olması geçmişte tedavide oftalmolojik düzeltici metotlara yöneltmiştir. Bununla
birlikte bu problemler sebep yerine okuma bozukluğunun sonucu olarak da
yorumlanabilir.
Genel olarak görsel algı çalışmaları
disleksik çocukların görsel bilgi işlemelerinin daha yavaş olduğunu
göstermektedir. Disleksiklerde düşük seviyeli görsel defisitleri göstermenin en
iyi yolu değişen kontrast duyarlılığıdır. Disleksikler aynı kontrastı algılamak
için disleksik olmayanlara göre 10 kat daha yavaş frekansa ihtiyaç duyabilirler.
Disleksiklerin % 75’i kontrast duyarlılığı defisitinden etkilenmiştir.
Özellikle bu defisitle fonolojik defisitin arasında ilişki olduğunu gösteren
kanıtlar elde edilmiştir (Lovegrove 1980, 1982, 1990, Eden 1996, Cornelissen
1998). Görsel devamlılığı normal olup kontrast duyarlılığı defisiti olması
disleksiklerin disfonetik alt grubuna spesifik olabilir. Hareketi görsel tanıma
magnosisteme atfedilen diğer bir fonksiyondur ve bu fonksiyon sözcüksel tanıma
testindeki performansla ilişkili bulunmuştur.
Değişik araştırmacılar, psikofizyolojik
deneylerde gözlenen defisitlerin,
devamlı olan ve geçici olan görsel kanalların ayrımına atfedilmesinin
sorumlusu olabileceğini ileri sürmüşlerdir (Stein, Walsh 1997). Okuma esnasında
geçici (transient) kanaldaki (magnosistem) aktivite her oküler sakkadda, devam
eden (sustained) kanaldaki (parvosistem) aktivitesi tarafından inhibe
edilebilir. Eğer böyle bir inhibisyon meydana gelmezse kelime içinde verilen
bir harfin görsel işlemesi önce gelen harf veya harflerin anormal persistansı
yüzünden tehlikeye girebilir. Disleksiklerde gözlenen kontrast duyarlılığı ve
görsel persistansdaki bozuklukların her ikisinin de geçici sistemdeki sorundan
kaynaklandığı düşünülmektedir. Geçici sistem global form, hareket ve anlık
çözümlerin algılanmasına aracılık eder. Livingstone (1991) görsel yolağın
magnoselüler komponentinde (M-sistem) elektrofizyolojik ve nöroanatomik
değişiklikler olduğunu, disleksik çocukların yüksek uzaysal frekanslı ve düşük
kontrastlı hedeflere spesifik elektriksel yanıtlarının olmadığını
göstermişlerdir. Aynı makalede lateral genikülat nükleusun (retino kortikal
yolağın talamik aktarıcısı ) nöronal organizasyonunda ince farklılıklar
olduğunu göstermişlerdir. M sistem teorisiyle tutarlı olarak nükleusun yalnızca
magnoselüler nöronlarında atrofi olduğunu bulmuşlardır. Bu nöropatolojik
bulgular daha sonra tekrarlanamamıştır. Jenner (1999) primer görsel korteksin
magnoselüler komponentinde spesifik bir değişiklik bulamamışlar ancak normal
insanlarda bulunan, sol oksipital lobdaki daha büyük hücrelerin asimetrik
bulunuşu disleksiklerde görülmemiştir.
Disleksinin görsel teorisiyle ilgili
araştırmalar fonolojik bozukluğun kritik olgu olduğunda hemfikirdir. Gerçekten
görsel disleksideki temel patognomik disfonksiyon yazılı kelimeleri hızlı
tanımada ise (Lovett 1987, Siegel 1993) son okuma teorileri kelime şifreleri
becerilerini vurgular ki bu sırasıyla temel dil becerilerine özellikle de
fonolojik becerilere çok güçlü bir şekilde bağlıdır (Bentin 1992, Rack 1993,
Siegel 1993). Talcott (1998) görsel fonksiyonların magnoselüler alanlara bağlı
olduğu alanlardaki elektrofizyolojik defisitle davranışsal performans arasında
ikna edici bir ilişki bulamamıştır.
Galaburda (1994) lateral geniülat
nükleusta olduğu gibi işitsel yolağın iletiminde rol alan medial genikülat
nükleusta daa etkilenme olabileceğini göstermiştir. Bu açıdan magnosistem
patolojisi, görsel bozukluk olduğu kadar fonolojik patolojinin de karşılığı
olabilir.
Bu teoriye göre disleksik çocukların
beyinleri esas olarak hızlı değişen veya hızlı bir şekilde peş peşe gelen hem
işitsel hem de görsel uyarıları işlemede yetersizlik göstermektedirler. Tallal
ve Piercy dil/öğrenme bozukluğu olan çocuklarda milisaniyenin onda biri kadar
aralıkta değişen uyaranları işlemede zayıf olduklarını göstermişlerdir. Burada
kriter alınan süre devam eden konuşmanın akustiklerini karakterize eder.
Sonuç olarak bu çocuklar insanın
konuşmasındaki hızlı akustik elementleri algılayamadıkları için dil problemleri
yaşamaktadırlar. Hatta bu hızlı işleme sınırlılığı hem dil dışı sözel olmayan
sesleri, hem de modalite bağımsız görsel ve duyu-motor görevlerinde de kendini
gösterebilir (Tallal 1985).
Mc Anally (1997) ünsüz-ünlü-ünsüz
harflerden oluşan 11 sahte sentetik heceyi süre olarak uzatarak veya
sıkıştırarak 15 disleksik ve 15 konrolden oluşan 15 yaşındaki ergenleri test
etmişler. Sonuçta disleksik çocukların kontrollerden daha zayıf performans
gösterdiğini ancak bu zayıflığın uyaranın süresinden bağımsız olduğunu
buldular. Ayrıca bu çalışmada uyaranın süresinin uzatılmasının doğru bir
şekilde tanımayı sağlamadığı bulunmuştur. Bu sonuçlar Tallal (1996)’ın
bulgularının ve Habib’in grubunun (1999) Tallal’ın sonuçlarını kısmen
tekrarlayan bulguların geçerliliğini açıkça sorgulamaktadır. Son zamanlarda
Demartino’nun (2000) elde ettiği ilk sonuçlar ünsüz kümelerinin her
öğesinin deneysel olarak
yavaşlatılmasının, disleksik çocukların ardışık iki ünsüzü ayırt etme ve tekrarlama başarısını
artırdığını göstermektedir.
Gelişimsel
dislekside gözlenen semptomların en azından bir bölümü sol hemisfer
disfonksiyonuna atfedilir. Kısa uyaranların hızlı işlemesinde sol hemisferin
hizmet ettiği genişçe kabul görmektedir. Disleksik çocukların okuma yaşı
kontrol grubuna göre bile motor becerilerin otomasyonu, motor reaksiyon zamanı,
hızlı adlandırma, pür vücut motor dengesi görevlerinde daha kötü performans
gösterdiği bulunmuştur (Fawcett ve Nicolson 1992, 1993, 1994). Başlangıçta
dislekside muhtemel bir spesifik otomasyon defekti vurgulansa da, bu yazarlar
yenilerde serebellumla ilişkili olduğu tezini savunmaktadırlar. Özellikle
disleksiklerdeki zaman yargısı, fikri ile ilgili sorunların serebellumla
ilişkili olduğu düşünülmektedir (Nicolson 1995, Fawcett 1996). Nicolson (1999)
ve Rae (1998) disleksiklerde sağ serebellumda anormal metabolizma olduğunu
göstermişlerdir.
Klinik deneyime
göre disleksiklerde, sade duyu motor seviyesinin üzerinde çeşitli zamansal
işleme yönlerinden sıkıntı vardır. Örneğin; zaman kavramında gecikme, zamanla
ilgili kavramların ardışık adlandırılmasında problemler ( haftanın günleri
gibi), anıların yerleştirilme zamanlarında hatalar, zamansal aralığın veya
zamansal uzaklığın önemini kavramada belirsizlikler görülebilir.
Elektrofizyolojik
çalışmaların disleksinin nörobiyolojisini anlamamıza katkısı
ERP kognitif işlemenin farklı aşamalarının
kortikal kullanımını ve zamanını nöro fizyolojik olarak duyarlı bir şekilde
ölçtüğü için, okuma için gerekli kognitif işlemlerin seviyelerinin
araştırılmasında uygun bir yöntemdir. Uygunsuzluk negatifliği ( mismatch
negativity= MMN) P300 ve N400 gibi klasik elektrofizyolojik yöntemlerle pek çok çalışma yapılmıştır.
MMN
MMN uyaranın
başlangıcından 100 – 250 ms sonra pik yapan frontosentral dağılımlı, negatif
yönde sapma ile karakterize bir ERP’dir. MMN’nin supratemporal işitsel korteks
tarafından üretildiği, homojen veya standart bir seride fiziksel olarak
alışılmışın dışında uyaranların rasgele ve nadir olarak meydana geldiği durumda
ortaya çıkarıldığı düşünülmektedir. MMN dikkatten bağımsız olarak ve çok küçük
akustik değişikliklerle ortaya çıkarılabilir. Böylece MMN otomatik bir değişikliği tanıma yanıtıdır
ve işitme sisteminin dikkat öncesi seviyede iki uyaranı ayırt ettirip
ettirmediğini araştırmak için kullanılabilir.
Kraus (1996) MMN’i
kullanarak öğrenme problemi olan belirli bir grup çocukta işitsel defisit
olduğunu ileri süren kanıtlar elde ettiler. Bu araştırmacı da-ga, ba-wa
uyaranlarını kullanarak öğrenme bozukluğu olan çocukların bu sesleri ayırt
etmede kontrol grubundan daha zayıf olduğunu, ayırt etmedeki bozulmanın
MMN’deki azalma ile paralel olduğunu bulmuşlardır. Bu bulgular bazı öğrenme
bozukluğu olan çocuklarda sesi ayırt etme kusurlarının bilinçli algı öncesi
işitme yolaklarında olduğunu belirler. Bir çok çalışma öğrenme bozukluğu olan
çocuklarda azalmış MMN olduğunu göstermiştir. Schulte – Körne’nin çalışmasında
MMN yanıtlarının öğrenme bozukluğu olan ve olmayan grubu sadece dil uyaranları
için ayırt ettirici olduğunu bulmuşlardır. Bu sonuçlar bu çocukların okumayı
öğrenme güçlüklerinin muhtemel bir türü olarak dili işleme için dikkat öncesi
mekanizmalarda spesifik bir kusur olduğuna işaret etmektedir. Anlık işleme
hipotezini test etmek için Bradlow da-ga gibi seslere MMN yanıtını kullanmış ve
disleksik grubun yanıtlarının daha düşük olduğunu bulmuştur. Fakat uyaran
süresi 80 ms’ye uzatıldığı zaman disleksik grubun yanıtlarının normal gruba
yaklaştığını bulmuşlardır.
Leppanen ve Lyytinen
öğrenme bozukluğu için aile öyküsü olan 6 aylık infantlarla aile öyküsü
olmayanları karşılaştırmışlar ve sol elektrotlardaki azalmış MMN amplitüdünün
daha sonra disleksi gelişimi için yordayıcı olduğunu ileri sürmüşlerdir.
P300
Gelişimsel
disleksi ve DEHB olanlarda P300 yanıtının daha düşük veya daha geç olduğu ileri
sürülmüştür.
Rumsey (1992) deneklerin kafiye görevi sergilediği, 14 disleksik ve 14 normal deneğin alındığı
bir PET çalışması yapmıştır. Kafiye görevleri fonolojik farkındalığın bazı
yönlerini araştırmak için uygulanmıştır. Böyle bir görevi başarmak için
denekler kelimenin sonundaki ses formuna konsantre olmalı ve onları kısa süreli
bellekte tutarak fonolojik benzerliğine göre karşılaştırmalıdır. Böyle bir
görevi başarmak özellikle yetişkin disleksikler için zordur. Çünkü onlar
eksikliklerini kompanze etmek için görsel ortografik mekanizmalara başvururlar.
Örneğin shoe/toe gibi kelime çiftleri ortografik olarak benzerdir ancak
head/said gibi kelime çiftleri ortografik olarak benzer değildir ve bu tür
kelimeler çoğu disleksik için özellikle kafa karıştırıcıdır ve hata oranı
yüksektir. Bu çalışmada bu tür kelime çiftlerinden kasıtlı olarak
kaçınılmıştır. Çalışmada temel olarak disleksiklerin sol temporo-paryetal
bölgelerini aktive etmede başarısız oldukları ortaya çıkmıştır. Dahası
disleksiklerin sol alt ve sağ ön frontal bölgelerinde göreceli deakvasyon
olduğu, disleksik olmayanların aynı bölgelerinde anlamlı olmayan bir aktivite
artışı olduğu ortaya çıkmıştır. Son olarak disleksiklerin sağ orta temporal
bölgesinde aktivasyon olduğu görülmüştür. Bu sonuçlardan hareketle yazarlar
dislekside sol temporal kortekste disfonksiyon olduğu ve bu defektin,
disleksiklerin çekirdek fonolojik kusuru ile ilişkili olduğu yorumuna
ulaşmışlardır.
Paulesu (1996) PET
ile disleksiklerde ilk kez tüm beyin tarama ve voxel tabanlı analizini
yapmıştır. Bu çalışmada kullanılan paradigma ile kafiye ve bellek durumunda
karşılaştırma yapılmıştır. Deneklerin, ekranda peşpeşe bir an gösterilen altı
harfi hatırlaması ve bu harfleri, çalışma belleğinin klasik modelinde
farzedilen işitsel fonolojik depolarına koymak için kısık sesle telaffuz
etmeleri gerekmektedir. Normal bireylerde her iki durumda da aktive olurken
paryetal operkulum aktivasyonu belleğe spesifiktir. Plaseu 5 kontrol ile
karşılaştırdığında, 5 kişilik disleksik grubun spesifik aktivasyon paternini
göstermiştir. Bellek görevi sırasında kontrol grubunun geniş bir perisilvian
bölge aktivasyonuna karşın, disleksiklerin sadece inferior paryetal korteksinde
kan akımının arttığını, oysa kafiye görevinde vakaların sadece perisilvian
alanın ön bölümünü (Broca alanı) aktive ettiklerini bulmuştur.
Her
iki görevde de genel bulgu insular kortekste ( sulkus lateralisin
derinliğindeki korteks bölümü) aktivasyon olmamasıydı. Bu, araştırmacıların,
disleksiklerde dil alanlarının ön ve arka zonları arasında bağlantı hatası
olabileceği şeklinde yorumlamasına yol açtı. İnsular korteksteki bozulmuş
aktivasyon bulguları daha sonra tekrarlanamadı. Benzer şekilde sonraki
çalışmalar Broca alanının çevresinde aktivite azalmasından çok aktivite artması
olduğunu buldular. Fakat sol süperior temporal bölgede azalmış aktivasyon son
dönemdeki çalışmalarda elde edilen bulgularla tutarlı idi. Hatalı bağlantı
hipotezi Horwitz’in yaptığı bir çalışma ile ilave güven kazandı. Bu çalışmada
disleksiklerde özellikle angüler girusun birlikte aktive edilmesinde
başarısızlık olduğu görüldü.
Elieza (2005)
çalışmasında voxel by voxel tabanlı volümetrik analizler yaparak disleksiklerin
sol temporal lobunun orta ve alt giruslarında gri cevher azalması olduğunu,
normal kontroller ve disleksiklerin oluşturduğu kombine grupta kafiye karar
verme görevindeki başarı ile bilateral olarak orta ve alt frontal girus ile
orta temporal girusun aktivitesinin artışı arasında korelasyon olduğunu buldu.
Sonuçta, disleksinin, fonolojik işleme ile ilgili olan kompleks frontotemporal
ağda yapısal gri cevher defisiti olduğunu ileri sürmüştür.
Bu alanda üç çeşit
çalışma vardır. Bunlardan birincisi PET ile yapılan ikincisi fMRI, ve üçüncüsü
de magnetoensefalogram ile yapılanlardır.
Rumsey (1997) bir PET çalışmasında voxel
tabanlı tüm beyin tarama yöntemi ile 17 sağ elini kullanan disleksik ile 14
kontrolü karşılaştırmıştır. Çalışmanın ana amacı okumadaki ortografik ve
fonolojik işlemedeki farklılıkları göstermektir. Çalışmada iki farklı paradigma
kullanılmıştır. Birincisi sesli okumadır. Bu paradigmada katılanlardan sahte
kelimeleri (tahminen fonolojik işlemeye dayanır) ve kelime olmayan harf
dizilimlerini ( ortografik beceri gerektirir) sesli olarak okumaları
istenmiştir. İkinci paradigma ise karar verme görevidir. İlk aşamada
katılımcılar iki tane kelime veya kelime olmayan harf dizilimini ya fonolojik
kurala göre okuyacak (kelime olmayanlardan hangisinin okunuşunun
gerçek kelimeye benzediğine karar verecek), ya da ortografik kurala göre
okuyacak (aynı kelimenin eş sesli
formlarından hangisi doğru olarak seslendirildiğine karar verecek. ). Aktive
edilen toplam beyin hacmindeki iki grup arasındaki farklılıkların (
disleksiklerde daha fazla beyin dokusu aktive edilmiştir.) yanı sıra tek
anlamlı değişiklik sol posterior temporal/ inferior paryetal alanlarda sesli
okuma paradigmasında azalmış aktivasyon ve alışılmadık bir deaktivasyon
görülmüştür. Rumsey (1999) aynı deneyde sol angüler girusta okuma becerileriyle
paralel bir aktivasyon artışı olduğunu bulmuşlar.
Shaywitz (1998) fMRI ile normal bireylerde
ortografik görevlere oranla fonolojik görevlerde temporal bölgenin arka kısımlarında
(Brodmann’ın 21? Nolu alanı), supramarjinal ve angular girusta (Brodmann’ın 39
ve 40 nolu alanı) ve inferior lateral temporal bölgede (Brodmann’ın 37 nolu
alanı) fazla aktivasyon olduğunu,
disleksiklerde ise durumun tersine döndüğünü yani, fonolojik ve ortografik
görevlerde ön tarafın arka taraftan daha fazla aktive olduğunu bulmuşlardır.
Yazarlar disleksiklerdeki arka taraftaki hipo aktivasyonu fonolojik işlemedeki
bozukluğa, ön taraftaki aktivasyon artışını ise disleksiklerin fonolojik analiz
çıktısındaki artmış efor gereksinimine bağlı olduğu yorumunu yapmışlardır.
Salmelin (1996) magneto ensefalogram ile
yaptığı bir çalışmada normal grubun kelimenin sunumundan 180 ms sonra sol
inferior temporo-oksipital bölgesinin aktive olduğunu, disleksiklerin aynı
bölgesinin aktive olmadığını bulmuşlardır. Bunun dışında 6 disleksikten 4’ünde
400 ms içinde sol inferior frontal alanda aktivasyon görülürken kontrol
grubundan hiç kimsede böyle bir bulguya rastlanmamıştır.
Bu çalışmalardan elde edilen bulgulara
diğer metotlarla elde edilen sonuçların tamamlayıcısı olarak bakılabilir.
Örneğin inferior temporo-oksipital bölgenin aktivasyonu önceki çalışmalarda
elde edilen Brodmann’ın 37 nolu alanının aktivasyonunu anımsatmaktadır. Bu
bölge aktivasyonu kelimenin sunumundan 180 ms sonra gibi erken bir zamanda
olduğu için, olasılıkla bu aktivasyon erken görsel işlemenin veya herhangi bir
bilinçli algılamadan önce gerçekleşen acil fonolojik işlemenin bir göstergesi
olabilir. Disleksikler bu bölgeyi aktive edemedikleri için ya global kelime
formunun algılanmasının erken operasyonun başaramıyorlar ya da acil fonolojik
çıkarımda başarısız oluyorlar. Diğer yandan Broca alanındaki ( Brodmann’ın 44
ve 45 nolu alanıdır) anormal aktivite, yanlış algılanan bir görsel kelime formunun,
kompansatuar olarak sessiz artikülasyonundan kaynaklanmaktadır. Böylece bu
sonuçlar okumanın akış süresinde, önceden disfonksiyonel olduğundan
şüphelenilen iki bölge hakkında bilgi sağlamıştır ve onların rolünün yorumuna
katkıda bulunmuştur.
Brunswick (1999) PET ile, sesli ve sessiz okuma yaptırarak
disleksik ve normal yetişkinlerde yaptığı bir araştırmada benzer sonuçlara
ulaşmıştır. Her iki okuma durumunda da disleksiklerin sol bazal temporal lob
(37 nolu alan) ve sol frontal operculumunun kontrollere göre daha az aktive
olduğunu bulmuşlardır. Disleksiklerde azalmış aktivite gösteren bölgenin 20 mm
lateralinde fazla aktivasyon gösteren bir premotor bölge görüldü. Bu bulgu
disleksiklerde Broca alanının öğrenme bozukluğu için en önemli bölgelerden biri
olduğunu göstermektedir.
Brunswick’in
çalışmasına paralel olarak yapılan ve bir çalışmada (J. F. Demonet)
kontrollerde disleksiklere göre daha fazla aktive olan tek alanın sol inferior
temporal bölgenin, tam olarak temporal lobun lateral ve mesial yüzlerinin
birleştiği yer olduğu görülmüştür. Bu
bölge servis yapmak için ideal bir bölgedir. Yazılı kelimelerin görsel
özelliklerini işleme (özellikle daha mesial extrastriate korteks), kompleks
görsel işleme ile ilgili diğer temporo oksipital bölgeler, grafemi foneme
çevirmeye yarayan orta ve üst temporal
giruslardaki daha dorsal dil alanları hep bu bölgenin yakınındadır.
Dislekside
hareketi tanımanın fMRI çalışması
Görsel yolağın
magnoselüler komponentinde bir defisit olduğuna dair elektrofizyolojik ve
psikofiziksel verilere dayanır. Eden (1996) magnosistem ve parvosistemi ayrı
ayrı aktive eden iki görsel durum karşılaştırma deneyi tasarlamışlardır.
Deneysel durumda ( M stimulus ) denekler hareket eden noktalara bakmaktadır.
Referans görevinde ise ( P stimulus) hareketsiz noktalara bakarlar. M stimulusu
normal insanların inferior temporal sulkusun posterior bölümlerinde aktivasyona
yol açarken disleksik grupta böyle bir aktivasyon olmamaktadır.
Anlık işleme
teorisi; çalışma hipotezi ve düzeltici tedaviye bakış
Disleksiklerde beyin için genel bir güçlük
hızlı değişen uyaranları algılamadadır. Böyle bir güçlük i) ünsüz harfler gibi
kısa süreli işitsel uyaranları algılamada bozukluğun, ii) zamansal düzenlerle
ilgili karar verme ve üretmede güçlüklerin, iii) okumanın çeşitli aşamalarında
kusurların sorumlusu olabilir. Okuma hızlı işlemeyi kullanır, örneğin harflerin
görsel uzaysal düzenlenmesi, global kelime formunun algılanması, okülomotor
tarama gibi. Bu bağlamda fonolojik farkındalığın merkezi özelliği, tipik olarak
ardışık aktivite gerektiren aynı zamanda bozulmamış bir fonem temsili, fonemik
unsuların etkili bir anlık işlenmesi ve kısa süreli bellekte bilginin yeterli
sürdürülmesi olarak görülebilir.
Anlık işleme
teorisini destekleyen diğer bulgular disleksik olmayan insanlarda yapılan
çalışmalardan gelmektedir. Fiez (1995), deneklere ünsüz harfler veya hızlı
sözel olmayan uyaranlar dinletildiği zaman Broca alanında aktivasyon olduğunu,
sabit ünlü harfler dinletildiği zaman aktivasyon olmadığını göstermişlerdir.
Belin (1998) yaptıkları PET çalışmasında 200 ms’lik sözel olmayan sesler
kullanıldığında bilateral işitme korteksinde aktivasyon olduğunu, uyaranın
süresi 40 ms olduğunda ise sol işitme merkezinde aktivasyon olduğunu
bulmuşlardır.