Bu şaşırtıcı bozukluğun
nedenleri ile ilgili yeni araştırmalar; beyin gelişimini kontrol eden genlere odaklanmaktadır.Yarım yüzyıldan daha uzun süredir,
otizm bilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Bu karmaşık davranış
bozukluğu; genellikle büyük bölümü çocuk üç yaşını doldurmadan gözlenen geniş
belirti kümesini kapsamaktadır. Otistik çocuklar diğer insanların duygusal durumlarını
yorumlayamamakta, sinirliliği, üzüntüyü veya çıkarcı bir niyeti tanıyamamaktadır.
Onların lisan becerileri genellikle sınırlı olup konuşmayı başlatma ve sürdürme
sorunları yaşamaktadırlar. Onlar ayrıca, sıklıkla belirli bir nesne, aktivite
veya jeste yoğun ilgi göstermektedirler.
Bu davranışlarla
baş etmeye çalışmak aşırı derecede yorucu olabilmektedir. Eğer başınızı
sıraya vurmaktan kendinizi alıkoyamıyorsanız normal çocukların bulunduğu bir sınıfa
nasıl katılabilirsiniz? Otistik çocuklar zeka geriliğine de sahip olduklarında, ki pek çoğu
öyledir, prognoz daha kötü olmaktadır. Yoğun davranışçı terapiler pek çok hastanın
kendini geliştirmesine yardımcı olabilmektedir ancak normal bir IQ düzeyine sahip olanlar için
bile onların semptomları bağımsız bir hayat sürmelerini imkansız hale
getirmektedir.
Benim otizm
etyolojisi ile ilgili araştırmalara başlamam kısa süre öncesindedir ve tamamen kazara
olmuştur. Bir embriyolojist olarak daha önceleri beyinin doğumsal kusurlarına odaklanmıştım.
1994’te doğum kusurlarının araştırılması ile ilgili bir konferansa katıldım.
İki pediyatrik oftalmolojist, Marilyn T. Miller (İllinois Üniversitesi) ve Kerstin Strömland (Göteborg
Üniversitesi) sabah bulantıları için kullanılan ve 1960’larda epidemik doğum
anomalilerine neden olan thalidomide adlı ilacın kurbanlarındaki göz hareketi
sorunlarını araştıran şaşırtıcı bir çalışma sundular.
Çalışmadaki vakalar anne karnındayken ilaca maruz kalmış erişkin insanlardı.
Bu insanları araştırdıklarında daha önceki araştırmacıların gözden
kaçırdıkları bir veriye ulaşmışlar; thalidomide kurbanlarının
yaklaşık %5’i otistikti ve bu oran genel toplumla karşılaştırıldığında
30 kat daha yüksekti.
Bu sonuçları
duyduğumda başım dönmeye başladı. O zamana kadar otizm etyolojisi tanımlanmaya
çalışıldığında hamileliğin geç dönemleri veya doğum sonrası dönem
sorumlu tutulmaktaydı ancak bu hipotezleri doğrulayacak yeterli kanıt yoktu.Thalidomide ile ilgili çalışmayı duyduğumda
otizmin, embriyonun beyin ve diğer sinir sistemi yapılarının gelişmeye başladığı
gebeliğin ilk haftaları ile ilişkili olabileceği düşüncesi aklıma geldi.
Genetik
Faktörler
Doğan her 10,000 bebekten en az 16 tanesi otizm veya
onunla ilişkili bir bozukluğa sahip olmaktadır. Otizm 1943 yılında tanımlandığından
bu güne araştırmacılar belirtilerini tanımlamada büyük adımlar atmışlardır.
Otizmin biyolojik temellerinin tanımlanması çok zordur ve bu zorluk nedeniyle ne yazık ki olası
tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi mümkün olamamaktadır. Otizmin ailesel geçişlerini araştıran
bilim adamları genetik geçişi destekleyen, normal topluma oranla daha yüksek görülme yüzdelerine
ulaşmışlardır. Otistik bir kişinin kardeşlerinde de otizm görülme riski %8
olarak bulunmuştur ve bu oran %0.16 olan genel toplum oranlarından oldukça yüksektir ancak bozukluğu
sadece sabit bir gene bağlayabilmek için düşük kalmaktadır.
İngiltere’de
yapılan ikiz çalışmaları otizmin genetik bir geçişinin olduğunu ancak çevresel
etmenlerin de rollerinin olduğunu ileri sürmektedir. Örneğin; genetik faktörler tek başlarına
sorumlu olsalardı monozigot ikizlerde hastalığı paylaşma oranları % 100 olması
beklenirdi. Halbuki ikizlerden bir tanesi otistik ise diğerinin de otistik olma ihtimali %60, aynı
ikizde otistik belirti gözlenme oranı ise %86olarak bulunmuştur.
Otizmin
Embriyolojisi
Pek çok çevresel risk faktörü tanımlanmıştır.
Anne karnında rubella enfeksiyonuna maruz kalmak veya etanol ve valproik asit gibi doğum
anomalilerine neden olan maddeler otizmin ortaya çıkaracağı değişiklikleri artırmaktadır.
Fenilketonüri ve Tuberosklerozis gibi genetik hastalıklara sahip kişilerde de otizm görülme sıklıkları
artmaktadır. Ancak bu genetik hastalıklar vakalarda kesin etken olarak tanımlanamamaktadır.
Bu gibi genetik hastalıklar veya zararlı maddeler sonuçta ikizlerin her ikisini de etkilemektedir
ancak otizm görülme oranları ikizlerde %100 değildir. Araştırmacılar halen, birden
fazla faktörün bir araya gelmesi sonucunda bazı insanların belirti gösterirken diğerlerinin
bunlardan nasıl etkilenmediğini bilmemektedirler. Belirtilerdeki bu değişiklikler otizmin
etyolojisi ile ilgili araştırmaları özellikle güçleştirmektedir.
Miller ve
Strömland 1994 yılındaki çalışmalarında diğer bir çevresel etmen eklemişlerdir;
anne karnında thalidomide’emaruz kalmak. Bütün denekler gelişmemiş
kol ve bacaklar, oluşmamış kulak ve başparmak, göz ve yüz kaslarının nörolojik
fonksiyon kayıpları gibi malformasyonlara sahipti. Bilim adamları embriyonun hangi organlarının
hamileliğin hangi evrelerinde geliştiğini bildiğinden malformasyonun meydana geldiği
zamanı tam olarak tespit edebilmektedirler; başparmak 22. gün gibi erken bir dönemde, kulaklar
20-35. günlerde ve kollar ve bacaklar 25-35. günlerde etkilenmektedir. Miller ve Strömland’in çalışmasında
beni en çok etkileyen otistik olan thalidomide kurbanlarında dış kulak
anomalilerine rastlanırken kol ve bacaklarda malformasyon olmamasıydı. Bu örüntü otistik
vakaların pek çok kadının, daha hamile olduklarını fark etmedikleri 20-24. günlerde
etkilendiğini gösteriyordu.
Sıradaki
mantıklı soru;“Thalidomide maruziyeti ile
birlikte olan otizm vakaları ile nedeni belli olmayan otizm vakaları arasında farklılık
var mıdır?” Davranışsal belirtileri bir yana bırakırsak otistik kişiler
genellikle fiziksel görünüm bakımından sıklıkla normal kişiler olarak tanımlanmaktadırlar.
Ancak az sayıdaki çalışmalarda küçük fiziksel ve nörolojik anormalliklerinin olduğu
bildirilmiştir. Bu anormallikler thalidomide maruziyetine bağlı otizm vakalarında
da benzer şekilde gözlenmektedir. Örneğin; dış kulağın üst kısmının
arkaya 15 derecelik eğilmesi gibi kulak malformasyonları otistik çocuklarda normal gelişim gösteren
çocuklarla karşılaştırıldığında daha sık gözlenmektedir. Göz
hareketlerinde bozukluk ve yüzde ifade kaybı otizm ile ilişkilendirilen diğer
anormalliklerdir.
Otizmin Nörobiyolojisi
Otizmdeki bütün belirtilerin kraniyal sinirlerin
fonksiyonundaki değişikliklere bağlı olması mümkün müdür? Muhtemelen hayır. Otistik kişilerdeki sinirlerde gözlenen
fonksiyon bozukluklarının kraniyal sinirler yanında, ileri dönemde beyin gelişimini de
etkileyen erken dönem beyin hasarını gösteriyor olması daha olasıdır. Beyin sapını
erken evrelerde etkileyen bir hasarın konuşma gibi yüksek düzeydeki fonksiyonları yürüten
diğer beyin bölgelerini de etkileyeceği veya kulak malformasyonları ve kranial sinir fonksiyon
bozukluklarının otistik thalidomide kurbanlarında olduğu gibi sadece hasarın
yan etkileri olduğu ihtimalleri göz ardı edilmemelidir. Bu bilgiler
ışığında sonuç belirgindir;hepsi olmasa bile otizm vakalarının
çoğu erken gebelik döneminde başlamaktadır.
Thalidomide
çalışmasında etkilenen beyin bölgesinin beyin sapı olduğu bulunmuştur. Bu bölge
daha önce otizm ve diğer konjenital beyin hasarlarında nadiren dikkate alınan bir bölgedir. Nörobiyolojistler
beyin sapını en basit şekilde solunum, yeme, denge ve motor koordinasyon gibi temel
fonksiyonlardan sorumlu tutmaktadırlar. Otizmde etkilenen; lisan, sosyal iletişimde ipuçlarından
faydalanma, plan yapma gibi bir çok davranışın serebral korteks ve hipokampus gibi beyinin
daha yüksek seviyedeki yapıları tarafından kontrol edildiğine inanılmaktadır.
Ancak otizmdeki bazı belirtiler –yüz ifadesinin kaybı, dokunulmaya ve sese aşırı
tepki verme, uyku bozuklukları gibi- beyin sapı ile ilişkili gibi görünmektedir. Daha ileri
gidersek otistik kişilerin beyinlerinde gözlenen en kesin anormallik ön beyin ile ilişkili değil,
beyin sapındaki hücre sayısında azalmadır. Bilim adamlarının otizmde etkilenen
beyin bölgelerini tanımlamadaki karasızlıklarının bir nedeni hangi fonksiyonların
nereden kontrol edildiğinin kesin olarak bilinmiyor olmasıdır. Örneğin; Eric Courshesne
ve ark. yaptığı bir laboratuar çalışmasında beyinciğin bazı yapılarının
yüksek düzey bilişsel işlem gerektiren görevlerde aktif olduğunu bulmuşlardır. Diğer
bir zorluk ise otizm belirtilerinin çok karmaşık olmasıdır. Eğer bu bozuklukla ilişkili
daha basit davranış anormallikleri gösterilebilirse araştırmacılar bunların
sinir sistemi ile ilişkisini daha rahat inceleme fırsatı yakalayabilirler
1995 yılında
çalışma gurubumuz thalidomide çalışmasında takip edilen otistik bir
vakanın beyin sapını inceledi. Doku örnekleri 1970 yılında genç yaşta ölmüş
ancak beyin dokusu saklanmış olan otistik bir kadına aitti. Kadının beyin sapını
incelediğimizde iki yapının neredeyse yok olduğunu tespit ettik; yüzün mimik kaslarını
kontrol eden “fasiyal nukleus” ve işitsel bilginin istasyonu olan “superior
olive”. Her iki yapı embriyonun nöral tüpünün aynı segmentinden gelişmektedir.
Ayrıca kadının fasiyal nöronlarının sayısı 400 olarak tespit edilirken
kontrol vakasında bu sayı 9000 idi.
Kadının
beyni normal büyüklükteydi, aslında ortalamalara göre biraz daha ağırdı. Böylece
beyin sapında sadece daha önce tanımlanmış olan (fasiyal nukleus ve superior olive)
özgün nöronların gelişmesinde sorun olduğu hipotezimizi ortaya çıkardık ve bu
fikrimizi test etmek için belirli nöroanatomik yapılar arasındaki mesafeleri ölçmeye karar
verdik. Ancak hipotezimizin yanlış olduğunun ortaya çıkması bizi çok şaşırttı.
Otistik kadının beyin sapının önden arkaya ölçümü oldukça düşük çıktı.
O iki yapının gözlenmemesinin nedeninin daha önce çıkarılmış olmaları ve
o bölgenin sonradan dikilmeden kaynaşması olduğunu ortaya çıkardık.
Bu benim hayatımda yaşadığım ikinci büyük
hayal kırıklığıydı. Ancak bu beklenmedik sonuç nedeniyle yaşadığımız
hayal kırıklığı bu örüntünün daha önce anormal fare beyinlerinin fotoğraflarının
yayınlandığı makaleyi fark etmemiz ile fazla uzun sürmeden sona erdi. O çalışmadaki
vakalarda benzer şekilde beyin sapında kısalma, fasiyal nukleus ve superior
olive yapılarının yokluğunu tarif etmekteydi, hatta fareler kulak malformasyonu ve
göz hareketlerinde bozukluk gibi otizm ile ilgili diğer belirtilere de sahiptiler. “Peki bu
farelerin beyinlerini etkileyen neydi?” Onlar thalidomide veya otizm ile ilişkilendirilen
başka bir çevresel etmene maruz kalmamışlardı. Bu fareler Hoxa1 olarak
adlandırılan genin erken gelişim evrelerindeki rolünü araştırmak için kullanılan
farelerdi. Burada bariz olan soru şu; “Hoxa 1 otizmde etkilenen genlerden biri olabilir
mi?”
Makale, Hoxa 1’in otizm araştırmaları için
mükemmel bir aday olduğunu desteklemekteydi. Farelerdeki çalışmalar bu genin beyin sapının
gelişiminde önemli rolünün olduğunu göstermiştir. Salt Lake City ve Londra’daki araştırmacılar
da farklı cinslerde benzer sonuçlara ulaştılar; gen beyin sapında sadece gelişmenin
erken evrelerinde aktif formda bulunmaktadır ki bu dönem Miller ve Strömland’in çalışmasında
thalidomide’in otizme neden olduğu dönemle aynıdır. Hoxa1 diğer
genlerin aktivitesini düzenleyen, transkripsiyon faktörü denen bir protein tipi üretmektedir. Dahası,
Hoxa1 erken embriyogenezisten sonra hiçbir dokuda aktif olarak bulunmamaktadır. Eğer
bir gen yaşam boyunca aktif ise, pek çoğunun olduğu gibi, o genin etkileri genellikle
yaşla birlikte artış gösterir. Sadece erken gelişim evrelerinde aktif olan bir gen ise çocukluk
çağından sonra sabit bir görüntü veren, otizm gibi konjenital anormallikleri daha iyi açıklayabilmektedir.
Hoxa1 evrim süreci içinde DNA’sını oluşturan nükleotidler bakımından
çok az değişim geçirdiğinden genetikçiler tarafından “iyi korunmuş”
gen olarak adlandırılmaktadır. Biz, hayatta kalmamız için gerekli olan genlerin bu özelliğe
sahip olduğunu varsayıyoruz. Bu genler de diğerleri gibi mutasyonlara uğramaktadır
ancak bu genlerdeki mutasyonlar ölümle sonuçlandığı için sonraki kuşaklara
iletilememektedir. Diğer pek çok gen farklı formlarda (polimorfik alleller) karşımıza
çıksa da –örneğin; göz rengi veya kan grubunu kodlayan genler gibi- iyi korunmuş
genlergenellikle farklı formlara sahip değildir. Bugüne kadar hiçbir araştırmacının
memelilerde Hoxa1 geninin farklı bir allelini tanımlayamamış olduğu gerçeği,
bizim de otizmden sorumlu bir Hoxa1 formu tespit etmemizin zor olacağını düşündürüyordu.
Ama eğer bunu başaracak olursak, bu genin bozukluğun gelişiminde tetikleyici olduğu
sonucuna varabilecektik.
Hoxa1 insanda 7. kromozom üzerinde bulunan
nispeten küçük bir gendir. Sadece iki adet protein kodlayıcı bölgeye sahiptir. Nükleotidlerin
dizilişindeki herhangi bir değişiklik genin neresinde olursa olsun performansını
etkilese de esas hastalık yapıcı etki eğer bu değişiklik protein kodlayıcı
bölgeye denk gelirse ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Hoxa1 geninin polimorfik
allellerini araştırmak için bu protein kodlayıcı bölgelere (exon) odaklandık.
Otistik kişilerden ve kontrol grubundan topladığımız kan örneklerinde nükleotid
dizilişlerini inceledik. İyi haber; iki tane farklı Hoxa1 alleli tanımladık.
Bunlardan bir tanesinin üzerinde çalışmak daha kolay olduğu için onu ele aldık ve otizm
oluşmasında etkisinin olup olmadığını araştırmak için bir çok kişi
üzerinde araştırmalar yaptık. Bu allelin otistik kişilerde görülme oranlarının,
onların otistik olmayan akrabalarına göre ve otistik olmayan kontrol vakalarına göre belirgin
derecede yüksek olduğunu bulduk. Farklılık, sonuçlar rastlantıyla açıklanamayacak
kadar büyüktü. Kötü haber ise, Hoxa1 otistik bozukluk spektrumunda etkilenen genlerden
sadece bir tanesidir. Dahası yukarıda tanımlanan allelin bir kişide var olması kesin
olarak otizm gelişeceği anlamına gelmemektedir. Elimizdeki bilgi bu allelin otistik olmayan kişilerin
%20’sinde bulunurken, otistik kişilerde bu oranın %40 olduğunu göstermektedir. Yani allelin
varlığı otizm riskini ikiye katlamaktadır. Ancak otistik kişilerin %60’ında bu
allelin bulunmuyor olması başka genetik faktörlerin de kesinlikle var olduğu anlamına
gelmektedir. Bunları tespit edebilmek içinHoxa1
geni üzerindeki araştırmaların sürmesi gerekmektedir çünkü aynı genin diğer
farklı allelleri ortaya konulmalıdır. Elbette erken gelişim dönemlerinde etkili olan diğer
genlerdeki değişiklikler de otizm ile ilişkili olabilir. Biz şimdiden Hoxa1
ile benzer şekilde beyin sapının gelişiminde rol alan 17. kromozom üzerinde bulunan Hoxb1
geninin farklı bir allelini tanımladık. Ancak bu genin otizmdeki etkisinin çok küçük
olduğunu düşünüyoruz. Diğer araştırmacılar 7. ve 15. kromozom üzerinde
bulunan diğer bölgeleri araştırmaya devam etmektedirler. Araştırmalar otizm riskini
artıran allellere odaklanmış durumdadır halbuki belki de diğer bazı alleller
otizm riskini azaltmaktadır. Bunların tanımlanması belki de otizm ile ilişkili
bozukluklardaki farklı belirti kümelerini açıklayabilecektir.
Otizmin
genetik temellerinin çok azının bile anlaşılması gerçekten değerli olacaktır.
Örneğin; araştırmacılar otizm ile ilişkili olan geni insandan fareye transfer edip
gerçekten bozukluktan sorumlu olup olmadığını ortaya çıkarabilecekler, bu fareleri
otizm riskini artırdığı düşünülen maddelere maruz bırakarak genetik ile çevresel
etmenlerin ilişkilerini inceleyebileceklerdir. Bu sayede bir kadın hamile kaldığında
erken gebelik döneminde korunması gereken maddeleri bilecek ve önlemini alabilecektir. Dahası,
genetik olarak müdahale edilmiş olan farelerin gelişimi izlenerek otizmin altında yatan beyin
hasarı hakkında daha fazla bilgiye ulaşılabilecektir. Eğer araştırmacılar
otistik kişilerin beyinlerindeki patolojileri tam olarak tanımlayabilirlerse hasarın etkilerini
azaltabilecek ilaç tedavileri veya diğer terapileri gündeme getirebileceklerdir. Kistik fibrozis veya
orak hücreli anemi gibi genetik hastalıklarda kullanılan genetik testlerin otizm için geliştirilmesi
elbette şu anda zor görünmektedir. Bozuklukla ilişkili bir çok gen bulunduğu düşünüldüğünden
ebeveynlerde sadece bir iki allele bakılarak hastalık hakkında karara varmak olası değildir.
Otizm ile ilgili genetik testler ancak, kardeşleri otistik olan kişilerin kendi çocuklarının
da otistik olmasından endişe duyduklarında kullanabilecekleri şekilde geliştirilebilir.
Klinisyenler, hem otistik olan hem de olmayan kardeşlerdeki genetik risk faktörlerini çok iyi araştırmalıdırlar.
Eğer otistik kişi bir çok yüksek risk taşıyan allele sahipken kardeşlerinde yoksa,
en azından onların çocuklarında otizm riskinin normal populasyondan çok da fazla olmadığı
garantisi verilebilir. Otizmin nedenlerinin araştırılmasını hiçbir şey kolaylaştırmayacaktır
ancak tanımlanan her risk faktörü bozuklukla ilgili gizemi biraz kaldırmaktadır. Daha önemlisi
elde edilen her yeni bilgi yeni hipotezlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.