Alman kökenli Amerikalı psikanalizcidir.
Psikanaliz alanındaki kültürcülük akımının temsilcilerinden biri olup
çalışmaları özellikle ergenlik dönemi ile ilgilidir.
- Childhood and Society
- Young Man Luther
- Insight and Responsabilitity
- Identity:Youth and Crisis
- Vital Involvement in old age
gibi çalışmaları
mevcuttur.
Erik
Homburger Erikson 15-Haziran-1902 yılında Almanya Karlsruhe'de doğdu ve 1994 yılında
öldü. Babası protestan, annesi yahudi idi. Babası ve annesi o doğmadan önce
ayrılmıştı. O doğduğu zaman annesi Almanya'daki arkadaşlarını
ziyaret ediyordu. Annesi Almanya'da kaldı ve bir kaç yıl sonrada çocuğunun
doktoru ile evlendi. Yahudi doktor Theodor Homburger genç Erik'i evinde oldukça iyi büyüttü.
Uzun boylu sarışın genç büyüme çağı boyunca kendisini babasının
yahudi çevresive yahudi okullarında buldu.
Erikson
daha sonra Karlsruhe'deki Humanistische Gymnasium'a katıldıve orada yunanca, latince, filozofi ve ilim tahsili
yaptı. 18 yaşına kadardaAmerikan
kolejindeki eğitimini tamamladı. En önemli merakı ilim dalları idi. Hiç
bir zaman düzenli çalışma alışkanlıklarını kaybetmedi. Bu
eğitimlerinin ardındanbir süre üniversiteye
gitmek yerine sayfiye yerlerini gezdi, bu arada bolca okuma fırsatı buldu. Birkaç yıl
sonra evine geri döndü ve yeniden çalışmaya başladı. Önce Karlsruhe'de
daha sonrada Münich'te çalışmalarını yürüttü.
21
yaşlarında iken Erikson Floransa'da yaşamaya başladı. ve çalışmalarını
gayri resmi olarak devam etti. Orada yakın arkadaşı olan Peter Blos bir yazar
olup aynı zamanda ileride Amerika'nın meşhur çocuk psikiyatrislerinden biri
olacaktı
24-25
yaşlarında karlsruhe'ye geri döndü. Fakat Peter Blos onu Viyana'yaçağırdı. Kendisi orada lisan ve ilim
öğretiyordu. Yıl 1927 olup Sigmund Freund 71 yaşında idi ve Amerikalı
arkadaşı Dorothy Burlingham ile beraber çocuklar için psikanalitik yaklaşıma
başlamıştı. Erikson'da Blos'a katıldı.
Daha
sonra Erikson hem çocuklar için öğretmenlik yaptı hem de Viyana Psikanalitik Enstütüsü'ndeanalist olarak çalıştı. Anna Freud ile
beraber tedavilerde bulundu. Çocukların tedavi ve eğitimlerinde psikanalitik yaklaşım
o zaman en radikal düşünce idi.
Erikson Viyana'da 25-31 yaşları
arasında 1933 yılına kadar 6 yıl kaldı. Bu süre zarfında mesleğinde
çıraklıktan ustalığa geçiş dönemini yaşadı. Çocukların
analizinde ustalık kazandı. Çocukların oyunlarına çalışarak
psikanaliz hakkında yeni bilgiler edindi. Anna Freund ve Heinz Hartman ile ilişkilerini
şekillendirdi ve Viyana yılları boyunca Freund ile pek çok konuda aynı
fikri paylaştı. Gene burada karısı Joan Serson ile tanıştı.
Serson o sırada sosyoloji mastırı yapan Amerikalı bir bayandı. Ayrıca
modern dans ve psikanaliz konusuylailgileniyordu.
Daha sonra karısı Burlingham Fakültesi'ne İngilizce öğretmeni olarak katıldı.
Bütün yaşamı boyunca Erikson'a çalışmalarında destek oldu.
1933
yılında Viyana Psikanaliz Enstitüsü'nden mezun olan Erikson Avrupa'da çıkan
kargaşalıklardan kurtulabilmek amacıyla Boston'a göç etti. Harward Tıp
Okulu'nda çalışmaya başladı. Burada Henry Murray ile beraber kişilik
gruplarını incelemeye başladı. Bu incelemeler daha sonra Erikson'unSigmund Freund, Martin Luther ve Gandhi üzerindeki
araştırmalarında yardımcı olacaktı. Daha sonra Erikson
Amerika'da çeşitli yerlerde çalıştı.
İkinci
Dünya Savaşı boyunca Alman gençliğinin psikososyal dinamiği ve liderleri
Adolf Hitler'i inceledi.
Childhood
And Society adlı kitabını orta yaş dönemine geçtiği 42-46 yaşları
arasında yazdı ve 1950 yılında da yayınladı. Karl Abraham ve
Sigmund Freund'un psikoseksüel gelişmelerinde olduğu gibi Erikson'un bakışı
gelişme üzerineydi. Ve daha çok ego gelişmesi çocukluk ve adölesan döneminde
ortaya çıkıyordu. Bu yönüyle Abraham ve Freund'un kavramlarına benzemiyordu.
Çalışmalarını
Hartman'ın izinde sürdüren Erik Erikson Freund'un psikanalitik gelişim kuramını
çekirdek ailenin sınırları dışındaki toplumsal dünyaya çıkarmıştı.
Çocuğun gelişimini erginlik sonrasında da inceleyerek psikanalitik gelişim
kuramını zenginleştirmiş ve kişiliğin çocukluğun ilk dönemlerinde
belirdiği görüşünü reddetmiştir. Erikson'a göre "eğer her şey çocukluk dönemiyle açıklanırsa,
o zaman her şey bir başkasının kusuru olarak değerlendirilir ve insanın
kendi sorumluluğunu üstlenme gücüne duyulan güvende azımsanmış
olur!"
Erikson'un
" İnsanın Sekiz Evresi" başlığı
ile geliştirdiği dönemler kuramı, normal ve anormal kişilik gelişmesini
açıklamaktadır. Ancak, Erikson'u anlayabilmek için, ortaya koyduğu temel
kavramları bilmek gerekir. Bunlar:
Aşamalı
oluşum ilkesi (epigenetik principle) Buna göre gelişen organizmanın
bir taban planı vardır. Organizmanın parçaları bu taban plana göre belli
bir zaman ve sıraya göre gelişir. Her parça embriyolojide olduğu gibi uygun
zaman içinde gelişir ve işlev gören bir bütün ortaya çıkar Her dönem
kendisinden sonra gelen dönem için bir basamak oluşturur ve bir dönem önceki dönemlerin
etkisi ile biçimlenir. Önceki dönem sonraki dönemlerde gelişecek olan çekirdek özellikleri
içinde taşır. Böylece kişilik gelişmesi, yaşamın ilk günlerinden
başlayarak birbiri üzerine binen ve birbirini hazırlayan basamaklardan ilerleyerek
oluşur. Aşamalı oluşum ilkesine göre, herdönemin kendisine özgü gereksinimleri, tamamlanacak görevleri, çözülecek
sorunları, duyarlı yönleri ve özgül bunalımı(crisis) vardır.
Normal kişilik gelişmesi bu gereksinimlerin karşılanması, sorunların
çözülmesi, görevlerin uygun zamanda tamamlanması, bunalımın atlatılması
ile gerçekleşir.
Organ işlev-biçimi(organ
mode):Erikson'a göre, belli bir dönemin ağırlık
noktası olan bölgeye ilişkin temel işlevler bütün organizmaya yayılarak
organizmada egemen bir işlev biçim oluşturur. Örneğin: Oral dönemde ağız
bölgesinin temel işlevi içe almadır (incorporation). Ancak bu dönemde organizma bütün
yüzeyi, bütün duyu organları ile de bu işlevi kullanmaktadır. Yani yalnız
ağız aracılığı ile değil, bütün duyu yolları ile dışarıdan
gelen "uyaran besilerini" (stimulus nutriment) içe alarak beslenir. Önemli olan
yalnızca ağız bölgesinin işlevi değildir. Ağız bölgesine
özgü bir işlev olan ve bu bölgeden kaynaklanan içe-alma eyleminin tüm organizmaya
yayılması ile genel bir davranış biçimi oluşmaktadır.
Toplumsal işlev-örüntü(social
modality) Her dönemin kendine özgü organ
işlev biçimi toplumsal çevre ile sürekli etkileşim içindedir. Örneğin,
oral döneme özgü içe-alma işlevi dışarıdan verilen besi ve uyarıları
organizmanın içine aktarır. Çaresiz ve bağımlı olan bebek, ancak çevrenin
kendisine vermesi ile yaşayabilir. Yani burada alıcı bir organizma ile verici
bir çevre karşılıklı bir ilişki içerisindedir. Bebeğin çaresizliği
ve bağımlılığı yanı sıra içe-alabilme yetisi, çevrenin
de vericiliğini sağlar. Çocuk belli toplumsal yöntemlere uygun olarak kendisine
verilen besileri ve uyaranları kendi içine alarak sindirirken, en yalın anlamda
toplumsal bir alış veriş içine girmekte: başkalarından verileni
alma-alabilme uğraşarak alma-alabilme ve giderekte verme, verebilme yetilerini
kazanmaktadır. İçe-alma (incorporation) bir organ işlevi biçimi (organ mode),
alma ve verme ise toplumsal bir işlev-örüntü (social modality) dür. İçe alma işlev-biçimi
organizmada yaygın bir psikobiyolojik eğilim; almak ya da vermekte toplumsal alışveriş
anlamı taşıyan bir benlik yetisidir.
Ruhsal-toplumsal Dönemler(psycho-social stages)Erikson organ işlev
biçimlerinin ve toplumsal etkileşmelerle oluşan işlev örüntülerinin gelişmeleri
ile her dönemde benliğin özel bir bunalımdan (crisis) geçerek, o döneme özgü
benlik sorununu çözdüğünü, bir gelişmeyi tamamladığını ve
özel bir benlik öğesinin temel taşını kazandığını
tanımlar. Her dönem birbirine karşıt iki temel öğe ile adlandırılır.
Örneğin dürtüsel açıdan "oral" adını alan ilk dönem
ruhsal-toplumsal açıdan "temel güvene karşı -temel güvensizlik " dönemi
adını alır. Buna göre bu evrede, sağlam çocuğun kazandığı
ilk benlik gücü "temel güven duygusu" (sense of basıc trust) dur. Ama
bireyde ne denli güven duygusu olursa olsun, bir"temel
güvensizlik duygusunun" (sense of basic mistrust) çekirdeği de karşıt
bir öğe olarak bulunur. Önemli olan aradaki dengenin olumlu öğe doğrultusunda
gelişmesidir. Aşırı güvensizlik yönünde gelişme ağır
ruhsal bozuklukların kaynağı olabilir.
Erikson,"İnsanın
Sekiz Evresi"ni benlik gelişiminin aşamaları olarak tanımlamıştır.
Her evrede benlik, belli bir takım gelişmeleri tamamlamakta; sorunları çözmekte
ve evreye-özgü bir psikososyal bunalımı (psychosocial crisis) atlatmaktadır.
Evrelerin adı, benliğin o evrede geçirdiği özgül psikososyal bunalıma
verilen addır.
Erikson,
her evrede benliğin karşılaştığı bir olumlu benlik öğesi,
bir de bunun karşıtını belirtmiştir. Temel güvenin karşıtı
temel güvensizliktir. Bu evreye özgü psikososyal bunalım temel güven ve güvensizlik
arasında bir dengenin kurulabilmesi ile ilgilidir. Öyleyse ilk evre "Temel güvensizliğe
karşı Temel güven " adını almaktadır.
İNSANIN
SEKİZ EVRESİ
1)GÜVEN
YADA GÜVENSİZLİK (Oral-duyum dönemi) Bu dönem
Freund'un oral döneminin karşılığıdır ve yaşamın ilk
yılı boyunca sürer.
Bebekte
toplumsal güven duygusunun ilk belirtileri beslenme, uyku sindirim gibi işlevlerde düzen
ve rahatlığın bulunuşudur. Bu dönemde bebek tümden alıcı bir
yapıdadır. Dışarıdan verilecek besinler, uyaranlar ve uygun bakım
olmazsa yaşamını sürdüremez. Bu "alıcı" yapıya karşı
annenin "verici" oluşu karşılıklı bir düzen ve denge sağlamaktadır.
Çocuğun rahatlığı yada tedirginliği, çevresinde kişilerin
bulunup bulunmamasına, gereksinimlerinin karşılanıp karşılanmamasına
bağlıdır. Alıcı organizma verici bir varlık sayesinde,zaman içinde,
yalnız biyolojik bir almayı değil, toplumsal bir anlamı olan bir alıp
vermeyi de öğrenir. İlk toplumsal işlev-örüntü budur. Doğal olarak tümden
almayı bekleyen bir organizma karşısında vermeyi bilen ve buna hazır
olan bir yetişkin insanın bulunuşu karşılıklı işleyen
bir bütünü oluşturur. Annenin vermeye hazır oluşu ve bunu istemesi, onunda
vericilikten bir şeyler aldığını gösterir. Böylece bebeğin ilk
toplumsal başarısı, büyük kaygı ve öfkeye kapılmadan annesinin göz
önünden silinmesine, bir süre uzak kalmasına dayana-bilmesidir. Böyle bir başarı,
bebeğin benliğinde varlığı artık kesinlik kazanmış bir
annenin bulunduğunu gösterir. Anne bir süre gözden uzaklaşabilir. Fakat az sonra
gelecektir. Gözden şu anda silinmesi tümden yok olması anlamında değildir.
Demek ki düzenli alma-verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini
sağlar. Karşılıklı etkileşen bu iki organizmanın bütünleşmesindeki
temel öğeler süreklilik, tutarlılık ve
aynılıktır. İlişkide süreklilik vardır, sık sık
değişmemektedir. Bakım biçimi toplumun gereklerine ve olanaklarına göre
bir tutarlılık içindedir. Bebeğin zihninde oluşan imgesel kişilerle
ona bakım veren kişiler aynı kişilerdir. Yani artık sürekliliği,
tutarlılığı ve aynılığı olan kişiler bebeğin
ruhsalyapısını içselleştirmişlerdir.
Ruhbilimindeki nesne sürekliliği (object constancy) kavramının bebekteki oluşumunu
Erikson böyle açıklıyor. İşte anne çocuk ilişkisindeki bu süreklilik,
tutarlılık ve aynılık çocukta "temel güven duygusunun" özünü
oluşturur. Bu duygu bir yandan çevrenin güvenini yansıttığı gibi,
bir yandan da kendi benliğinin süreklilik ve aynılık taşıyan, bakılmağa
değer bir varlık olduğunu gösterir. Yani hem çevre, hem kendi varlığı
güvenilir durumdadır. Erikson'un görüşünü şöyle de özetleyebiliriz:"
Çevremdekiler, bana bakıyor, veriyor, varlığımı tanıyor. Onların
sürekli, tutarlı ve aynı kişileroluşu
güvenilir kesinliktedir. Bende verilmeğe, bakılmağa değer, güvenilen bir
varlığım" Kuşkusuz bebeğin böyle bir değerlendirmeyi
duygusal ve bilinçsel düzeylerde yaşayıp yaşamadığı bilinemez.
Bunların ancak. Bunları ancak sözlük öncesi (preverbal) duygular, seziler,
fizyolojik algılar olarak düşünebiliriz. Bu evredeki çocuk sanki kendi varlığını
kendisine verilenlerle eş tutmaktadır. "Ben bana verilenim" (I am what I
am given)
Bu
dönemin tehlikesi çocuğun yeterli güven duygusu kazanamayışı ve temel güvensizlik
çekirdeğinin bütün oluşudur. Böyle bir durumun örnekleri aile içinde büyüme
olanağı bulamayan çocuklarda görüyoruz. Çocuğa çok iyi bakım veren,
fakat bakıcılarda süreklilik ve aynılık bulunmayan çocuk yuvalarında
en önemli sorun temel güven duygusunun gelişmemesi ya da yıkılmasıdır.
Ruhsal
bozukluklar arasında temel güven duygusunda eksikliğin en iyi örneği çocukluk
şizofrenisinde gözlemlenebilir. Temel güven duygusunun yaşam boyu zayıf oluşu
yetişkin kişide şizoid yada depresif türden içe kapanmada görülebilir. Bu tür
bozukluklarda sağaltımın birinci koşulu temel güven duygusunun yeniden sağlanabilmesidir.
Temel
güven ve güvensizlik arasındaki çatışmanın çözümü içingerekli davranış örüntülerinin geliştirilmesi
benliğin ilk görevlerinden biridir. Bu, aynı zamanda annenin de ilk görevlerinden
biridir. Ama burada şunu açıkça belirtmek gerekir ki, "bebeklik çağında
elde edilen güven duygusunun niceliği, bebeğe verilen besinlerin ya da sevgi gösterilerinin
niceliğine değil, daha çok anne çocuk ilişkisine bağlıdır.
Ancak,
bu dönemde en verici koruyucu çevrede bile, bebek değişik derecelerde örseleyici
durumlarla karşılaşır. Bu örseleyici durumlar, kimi kez çevresel,
toplumsal, ekonomik koşullar nedeniyle ortaya çıkar. Çoğu kez de bebeğin
kendi doğal gelişme sürecinde belirir. Örneğin dişlerin çıkması
ile bebek meme başını ısırınca, anne ister istemez memeyi çekecektir.
Bu gelişme ile anne çocuk bütünlüğü artık değişmekte; bu bütünlük
en azından memeye sarılabilme bakımından bozulmaktadır. Bu tür örseleyici
olaylar her kişide bir temel güvensizlik duygusunun da çekirdeğini oluşturmaktadır.
Önemli olan, aradaki dengenin sağlanması; çocuğun kendi benliğini ve çevresini
daha güvenilir olarak algılayabilmesidir.
Fakat,
en uygun koşullarda yetişen çocuğun ruhsal dünyasında bile bir zamanlar
anne kucağında yaşanmış tatlı bir cenneti yitirmiş olmanın
ilkel bir acısı ve bu cennete karşı evrensel bir özlemin kalıntısı
bulunmaktadır. Bebeklikte en çaresiz ve bağımlı bir dönemde yaşanılmış
ve sonradan yitirilmiş olan bu cenneti yeniden bulma gereksinimi, Erikson'a göre, bir
tanrıya inançta simgeleşmektedir ve dinlerin temelini oluşturmaktadır.
2)ÖZERKLİK YA DA UTANÇ VE KARARSIZLIK (Anal
kas dönemi) Freund'un anal döneminin karşılığı olan bu dönem
ikinci ve üçüncü yılları kapsar. Birinci yaşın sonuna doğru çocuğun
kas ve hareket dizgesi hızla gelişir. Ayağa kalkmak ve yürüyebilmek, çocuğun
anne kucağından çevreye doğru uzanması; yatay ve bağımlı
var oluştan, dikey ve hareketli, özerk varoluşa geçişin ilk adımlarıdır.
Hareket dizgesinin gelişmesi yanı sıra, çocukta işeme ve dışkılama
işlevlerini gören büzgeç kaslar olgunlaşmaktadır. Büzgeç kaslarının
olgunlaşması işeme ve dışkılamanın artık isteğe
bağlı olarak yapılması demektir. Yani çocuk isterse tutabilir, isterse bırakabilir.
Böylece birbirine karşıt iki istek, iki eğilim ortaya çıkar. Çocuk,
birbirine karşıt iki eğilim arasında bir seçim yapabilme durumuna girmiştir.
Bu durum, insanoğlu için yepyeni bir yetinin gelişmesi demektir; istemek ya da
istememek, yapmak ya da yapmamak İşte özerklik duygusu birbirine karşıt
istek ve eğilimler arasında bir seçim yapabilme gücüdür.
İşeme
ve dışkılamayı isteyince tutabilme ya da bırakabilme, giderek
toplumsal anlam taşıyanbir çok davranış
örüntülerine de geçer, ve genelleşir. Ve çocuk, iki tür toplumsal işlev-örüntü
ile denemeler yapar: tutmak, bırakmak. İlk toplumsal işlev-örüntü almak,
almayı bilmektir. Bu evrede ise birbirinin karşıtı iki davranış
örüntüsünün geliştiğini ve ilişkilere yansıdığını
görüyoruz: İnsanları, eşyayı, parayı, alışkanlıkları,
sevgiyi vb. tutmak, bunlara tutunmak ya da bunları bırakmak, bırakabilmek.
Tutmak ve bırakmanın toplumsal uyum için bir çok olumlu yönleri yanı sıra,
olumsuz yönleri de gelişebilir. Örneğin tutunmak, kin, yıkıcılık
ve saldırganlıkla yüklü, kısıtlayıcı bastırıcı
bir tutuculuk eğilimi ile belirgin olabilir. Bırakmak da kırıcı, yok
edici eğilimleri kolayca ortaya sermek ya da rahat bir bırakıcılık ve
boş verme biçiminde belirebilir.
Çocukta
bu evrede birbirine karşıt eş-anlı iki eğilim arasında bir seçim
yapabilme yetisi gelişmektedir. İşte bu evrede, dışarıdan yapılacak
denetim ve öğretiler, çocuğun seçim yapabilme yetisini aşırı uçlara
götürmeyecek biçimde güven verici olmalıdır. Yoksa yapılan seçim inatçı
bir tutmaya ya da istenilmeyen yer ve zamanda öfkeyle bırakmaya yol açabilir. Örneğin
çocuk kakasını inatla tutabilir, ya da bunları öfkeyle fırlatırcasına
bırakabilir. Bu evrede ana-babanın kesin ve tutarlı davranışları
çocuğun seçim yapma yetisini, özerkliğini zedelememelidir. Çocuk içinde bulunduğu
toplumun beklentilerine göre bir şeyleri yapmayı, örneğin kakasını,
çişini uygun zaman ve yerde bırakmak üzere tutmayı öğrenirken, ağır
utandırmalar ve cezalarla karşılaşırsa utanç ve kuşkuculuk
duyguları yerleşir. Böylece bu duyguların etkisi ile "seçim"
yapabilme ve "istenç" (irade) yetilerinin gelişmesi kösteklenebilir. Bu
devredeki tehlike utanç ve kuşkuculuk duygularının aşırı gelişmesidir.
"Utanç
duygusu, uygar dünyada, daha çocukluğun erken dönemlerinde suçluluk duygusu ile karışmaktadır.
Bu nedenle de yeterince incelenmemiştir. Utanç duygusu kişide göze görünmemek;
bakıldığında yüzünü örtmek; yerin dibine geçmeyi istemek biçiminde
algılanır. Utanç duyan kişide aslında kendine yönelik bir öfke vardır.
Kuşku ise utancın kardeşidir. Utanç kişinin ortalıkta görünebileceği;
kuşku ise kişinin bir önü, bir özellikle arkası olduğu bilincine bağlıdır.
Çocuk kendi arkasını göremez; fakat bu arka başkalarınca denetlenmek
istenmektedir. Çocuğun arkası karanlık bir bölgedir ve bu bölge başkalarınca
istila edilerek, denetlenerek Özerklik duygusunun gelişmesi engellenebilir. Böyle bir
durumda utanç ve kuşkuculuk kaçınılmaz olur. Tuvalet eğitimi sırasında,
çocuğun kıçının sürekli denetlenmesi onda başkaları tarafından
denetlenen "arkası" olduğu bilincini pekiştirir. Bu da yetişkin
yaştaki saplantı (obsession) kuşkuculuğuna ya da paranoid korkulara yatak
hazırlayabilir.
Bu
evrede, çocuk birbirine karşıt duygu ve eğilimler üzerinde giderek bir denge
kurmayı seçim yapabilmeyi ve irade yetisini geliştirir. Özetle; özerklik duygusu bireyin yalnızca ayrımlaşmış
bir varlık olduğunu algılaması değildir. Aynı zaman da karşıt
dürtü ve eğilimler arasında bir seçim yapabilmesi, benlik saygısını
yitirmeden, utanç ve kuşkuya kapılmadan kendi kendisini denetleyebilmesidir.
Erikson, tanrıya inancın kaynağında temel güven duygusunun bulunduğunu
ileri sürmüştür. Toplum içinde "yasa ve düzen" ilkesini de özerklik ve
istenç duygusuna bağlamıştır.
3)GİRİŞİM YA DA SUÇLULUK (cinsel
devinsel dönem)
Freund'un fallik döneminin
karşılığı olan bu dönem beşinci yıl sonuna kadar sürer.
Çocuk 3-4 yaşlarında beden ve kişilik bakımından hızla büyümektedir.
Artık sanki bir yetişkin gibi daha sevecen ve rahat; düşüncesinde daha
parlak; hareketlerinde daha canlı ve etkindir. Bu dönemde çocuğun motor gelişmesi
hızla olgunlaşırken, cinsel organlara yönelik ilgileri de artmıştır.
Erkek
çocuğun davranışlarında girici atılgan davranış özellikleri
ağırlık kazanır. Kızda ise ele geçirme yada çekici oluş gibi
davranış biçimleri gelişir. Çocuğun motor ve zihinsel güçlerinin artışına
bağlı olarak, eylem alanı, istek ve emelleri de genişlemektedir. Bu evrede
çocuk, düşüncede ve eylemde cinsel konulara, bilinmeyen şeyleri öğrenmeye,
çevresinin çapını genişletmeye yönelmiştir. Cinsel ayrılıkları
tanıması, bu ayrılıklarla ilgili bilmediği bir çok şeyleri de
öğrenmek isteğini kamçılar. Artık anne, yalnızca çocukta bakım
veren en yakın kişi değil, aynı zaman-da karşı cinsten anlamı
olan bir kişidir. Bu evre, Oedipus çatışmasının, iğdişlik
korkusunun ve yasak-sevi (insest) kuralının algılandığı, kavranıldığı
dönemdir. Bu evrede çocuk cinselliğinin artık yeni bir boyut kazanması, yani
eşeysel anlam taşıması ile çocuk özel bir kritik dönem geçirmektedir.
Bu dönemin üstesinden gelmek için çocukluk cinselliği artık bırakılmalı;
yavaş yavaş ana ya da baba olma sürecine girilmelidir. Ana ile ya da baba ile özdeşim
yaparak çocuk benliği gelişir, üst benlik oluşmaya başlar. Çocuk, içinde
bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine kurallarına göre davranmaya; o
toplum için geçerli araç gereci, silahı kullanmaya ve kendisinden küçük çocuklara
bakım vermeye yönelir.
İşte
çocuğun psikososyal gelişiminin bu evresinde, cinsel konulara dalması, bitmek
bilmez bir öğrenme merakının ortaya çıkması, anne yada babanın
yerine geçmeye özenmesi ve bu doğrultuda emeller beslemesi girişim duygusunun öncüleridir.
Girişim her eylemin zorunlu bir parçasıdır. İnsanoğlunun her öğrenmesinde,
her eyleminde en önemli başlatıcı öğedir. Bu evrede, oluşan temel
toplumsal işlev-örüntü "becermedir". İngilizce de "making" çok
yerinde ve güçlü bulan Erikson, bu sözcükte saldırma ve elde etmenin sağladığı
bir doyumun olduğunu yazar. "Girişim ve becerebilme" bu iki yalın sözcük,
yaşamda verilen tüm savaşımları, çabaları, başarıları
tanımlayabilir. En küçük işi becermede, en karmaşık bilimsel ya da
sanatsal çalışmada, en yoğun sevişme ve cinsel birleşmede bu iki sözcüğün
taşıdığı anlamlar yatar. Bu nedenlerle, bu evrede yaşanılan
psikososyal bunalımın, çocuğu ağır suçluluk duygularına sürüklememesi
gerekir. Çocuksu eylemleri, atılmaları, soru sormaları ve cinsel ilgileri yüzünden
sık sık korkutulan, ceza gören çocukta giderek ağır suçluluk duyguları
doğuran bir üst benlik oluşur. Bu üst benlik kimi kişilerde ilkel acımasız
ve çok katı olabilir. Böyle bir üst benliği olan çocuk aşırı ürkek,
uysal ve girişim duygusundan yoksun büyüyebilir. Bireyin girişim ve becerme gücü
ceza korkusu ve suçluluk duygusu ile kısıtlanır. Çocukluktaki anne-baba ya da
çevre korkutmaları ve cezaları artık bireyin üst benliğince yürütülmektedir.
Bu tür girişim kısıtlanışı ve suçluluk duyguları kişinin
edilgen, ürkek ve bağımlı kalmasına yol açar. Kimi zamanda histerik kısıtlanma
belirtilerine, cinsel güçsüzlük ve yetersizlik duygularına neden olabilir.
Özetle:Çocukluğun 3-6 yaşlarında gelişen
olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve özgür düşünmek,
geleceğe yönelik erekler beslemek ve eyleme geçmek için rahatlık ve güç sağlar.
Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk duygusunun gelişmesidir.
4) BECERİ YA DA AŞAĞILIK DUYGUSU
(Gizil dönem)
Freund'un
gizil döneminin karşılığı olan bu dönem ilkokul çağını
kapsar ve 6-11 yaşları arasındaki dönemdir. Çocuk ruhsal dünyası ile,
artık gerçek yaşama geçmeye hazır gibidir. Fakat önce, ister tarlada ya da
ormanda, ister sınıfta olsun, bir okul yaşamından geçmesi gerekir. Büyüyerek
gerçek bir anne ya da baba olacaksa, eski çocukluk ereklerini unutup, içinde yaşadığı
toplumun gereklerine göre bir şeyler yapmayı öğrenmesi zorunludur. O toplumda
geçerli öğrenme alanı ne ise, o alanda çalışması ve üretici
olabilmesi için gerekli hünerleri kazanmalıdır. Klasik psikanalitik deyimle bu
gizillik döneminde çocuk çabucak ana-baba olma ereklerini bırakır, unutur; daha
doğrusu bu erekleri olumlu eylemler doğrultusunda yüceleştirir. Ana-baba
olabilmek için önce üretici bir çalışma ve yapıcılık ile kendine
bir yer kazanması gereğini öğrenir. Artık kendi ailesinin koruyucu yatağında
değil, toplumun sağladığı öğrenme ve çalışma alanında
kendini göstermekzorundadır. Okul çocuğunun
benlik sınırları içine artık araç gereçler girer. Bu araç -gereçleri
kullanabilmek için beceriler geliştirir. Bu dönemde, bütün toplumlarda çocuklar, düzenli
ve tutarlı eğitim-öğretim görürler. Bunun yalnız okuma-yazma biçiminde
olması gerekmez. İlkel topluluklarda ana-babadan ve büyük çocuklardan öğrenilen
bir çok beceriler vardır. Böylelikle, büyüklerin dünyasına egemen olan araç-gerecisilahı kullanmayı öğrenerek, o toplum
teknolojisinin temelleri çocuk benliğine yerleşir.
Bu
dönemde çocuğun karşılaşabileceği tehlike yetersizlik ve aşağılık
duygusudur. Eğer araç-gereç ve öğrenim dünyasına uyum yapmaz ve umudunu
yitirirse, onları benimsemeyebilir. Bunun sonucunda aile içi bağımlılığa
dönebilir. Yani çocuk, birçok araç ve gerecin kullanıldığı dünyada
kendi araç-gereç takımının (el, kol, ayak, cinsel organların gücüne güvenme,
bunlarla ilgili becerebilme yetileri,zihinsel becerileri) zayıflığına ve
yetersizliğine inanır. İşte böyle bir durumda çocuğun bağımlı,çekingen
ve yetersiz olmaması için toplumun teknolojisi içinde geçerli olan rollerin çocuk için
bir anlam taşıması sağlanmalıdır. Toplumda uygun ve gerekli görülen
araçların kullanılması ve bunlara uygun beceriler öğretilirken çocuk
zihninde bunların anlam kazanmalarına da dikkat edilmelidir. Örneğin avcı
bir toplumda yetişkin erkek olabilmek için o topluma özgü av araçlarının büyük
anlamı vardır. Ne yazık ki okuma yazmaya ağırlık veren çağdaş
toplumların bir çoğunda okutulan şeylerin anlamı ve yararlılığı
kuşkuludur.
Bu
dönemde bir başka önemli tehlikede çocuğun öğretilenleri olduğu gibi
alması; bunların dışına çıkamaması ve sonunda öğrendiği
teknolojinin kurbanı olmasıdır. Böylece çocuk benliği daralır, özerk
ve girişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.
5)EGO KİMLİĞİ YA DA ROL KARGAŞASI
(Erinlik ve erginlik dönemi)
Toplumun
araç-gereç ve beceriler dünyası ile iyi bir ilişkinin kurulması ve ergenlik
çağının gelmesi ile çocukluk dönemi sona erer. Gençlik çağı başlar.
Ergenlik ve delikanlılık yaşlarında bedenin ve eşeysel organların
hızlı bir gelişimi olur. İçsel coşkular ve önemli gelişimsel
sorunlarla karşılaşan delikanlı erkek ve kız kendisine eskiden aşılanmış
roller ve hünerlerle, bundan böyle yükleneceği rolleri ve sorumlulukları karşılaştırır.
Kimlik duygusunun kazanılması sürecinde çocuklukta yaşanmış olan
kavgalar çatışmalar yeni baştan yaşanır. (Bağımlılık-bağımsızlık,
güven-güvensizlik, oedipal eğilimlerin canlanması ile ilgili çatışmalar...)
Bu dönemde delikanlı kendine göre ne olduğu ne olacağı ile, başkalarına
göre kendisinin ne olduğu sorularına yanıt arar.
Bu
evrede benlik kimliğinin (ego identity) oluşması, çocukluk çağında
yapılmış olan özdeşimlerin toplamından öte bir şeydir.
Ergenlik ve delikanlılık çağının dürtüsel çalkantıları
içinde bütün eski özdeşimler sarsılır; yeniden değerlendirilir. Eski
özdeşimler delikanlının yeni değerlerine ve rollerine uygun nitelik
kazandırılarak benimsenir. Böylece yenileştirilen özdeşimler le eski özdeşimler
arasında bağlar kurulur.
İşte
kimlik duygusu benliğin bu bütünleştirme yetisinin artan biçimlerde yaşanması,
kişiliğe yerleşmesidir. Temel güvenle ilgili bölümde çocukluk çağında
kazanılmış olan içsel aynılık ve süreklilik duygusu- anlamı
belirtilmişti. Bu evrede delikanlı, başkalarınca da nasıl tanındığına
değerlendirildiğine büyük önem verir. Kendi bireysel benliğinde yerleşmiş
olan süreklilik ve aynılık duygusu(sense of sameness) toplumsal yönden de kazanılır.
İşte, Erikson'un kimlik duygusu (sense of identity) diye belirlediği duygu,
eskiden çekirdek durumda var olan kimlik duygusu ile, bu dönemde gelişen ve toplumsal
anlam yüklenen kimlik duygusunun bütünleşmesi ve buna bağlı olan güven
duygusudur. Bir başka deyimle, ben neyim, ben kimim soruları karşısında
delikanlının fazla kuşkuya ve bocalamaya kapılmadan kendi kimliğini
tanımlayabilme ve kabullenme durumuna gelmesidir.
Kimlik
duygusunun cinsel, toplumsal ve mesleksel öğeleri vardır. Delikanlılık,
belli bir eşeylik yapısına bağlı tamlık, yeterlik ve güçlülük
duygusunun yerleştiği dönemdir. Gencin cinsel yapısı ve yeterliği
konusunda önce bir takım soruları ve kuşkuları olabilir. Kendi cinsel yapısını,
yeterlik ve gücünü, düşüncede yada eylemde, başkaları ile karşılaştırır.
Bu konuda başkalarınca da nasıl görüldüğünü merak eder. Kendini sınar,
yarışmaya kalkar. Zamanla,sağlıklı gencin bu tür sınamaları,
yarışmaları, kuşkuları yatışır. Kendi cinsel yapısının
ve yeterliğinin gerçekçi kabullenişi ile cinsel kimlik duygusu olgunlaşır.
Toplumsal
yönden kimlik duygusu, delikanlının kendi grubu ve toplumu içinde rollerini,
yerini, değerini tanıması, tanıtmasıdır. Bu konuda da soruları
kuşkuları olur. Kendisine toplum içinde bir yer arayan delikanlı, geçici bir
süre de olsa, belli gruplarla ya da kahramanlaştırdığı kişilerle
aşırı özdeşim yapar. Bir süre için sanki kendi kimliğini yitirir,
bir başkası olur. Delikanlı kız ve erkekler kendi kümeleşmeleri içinde
çok tutucu ve acımasız olabilir. Kendilerine benzemeyenleri dışarıda
tutarlar. Kendi gruplarını, ülkelerini ve düşmanlarını katı
kalıplar içinde görerek bir dayanışma sağlarlar. Bir yandan da arkadaşlarının
içten bağlılığını, sadakatını denerler; gerçek
dostluğu ararlar. Bu evrede görülen "aşık olma" yalnızca
cinsel bir konu değildir. Delikanlı aşkı, büyük oranda, gencin kendi
benlik imgesini bir başkasına yansıtması; onun tarafından nasıl
görüldüğünü, nasıl değerlendirildiğini anlamak ve bu yolla kendi
kimliğine tanım bulmak çabasıdır. İşte bunun için delikanlılık
aşkında cinsellikten çok konuşma egemendir.
Kimlik
duygusunun gelişmesinde mesleksel uğraşıya yönelmek ve bir meslek
kazanmak için eğitim ve hazırlıklara girmek büyük önem taşır.
Hemen her toplumda kimlik ve meslek iç içedir. Bu nedenle, mesleksel kimliğin kazanılabilmesi
için sağlanan eğitim ve iş olanakları ile ilgili sorunlar delikanlı
bocalamasının en belirgin yanını oluşturur. Rolleri ve meslek uğraşları
iyi belirlenmemiş, olanakların kısıtlı olduğu toplumlarda gencin
uzun süre bocalaması kaçınılmazdır.
Görülüyor
ki kimlik duygusu, bireyin kendisinin (tüm bedensel ve ruhsal yapısı; geçmiş,
şimdi, gelecekle ilgili öz yaşantıları, tasarımları ve ülküleri
ile birlikte) bilinçli ve bilinç dışı kabullenişi olduğu gibi,
cinsel, toplumsal ve mesleksel yönlerden somut gelişimlerin de tamamlanmasını
gerektirmektedir.
Delikanlılık,
çocukluk ve yetişkinlik arasında bir geçiş, bir askıya alma (moratorium)
dönemidir. Çocuklukta öğrenilen ahlak değerleri ile yetişkin yaşamdaki
değerlerin karşılaştırıldığı çağdır.
Kişinin toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya,
yerine oturtmaya çalıştığı bir dönemdir. İşte, bu çabaya
''kimlik bunalımı'' (identity crisis)
denir. Kimlik bunalımı ile kimlik kargaşasını
(identity confusion) birbirinden ayırmak gerekir. Kimlik bunalımı her delikanlının
kendi kimlik duygusunu kazanabilmesi için bilinçli ya da bilinçdışı olarak
verdiği bir savaşımdır. Bu savaşım kiminde daha sessiz, kiminde
daha dalgalı ve fırtınalı geçebilir. Ana-baba ve toplumla değişik
derecelerde sürtüşmeler, ters düşmeler olabilir. Bu bunalım coşkulu bir
ırmağın yatağını bulması gibidir. Bu süre içinde
ana-babadan bağımsızlaşma, toplumsal değerleri, ülküleri yeni baştan
tartma ve kendine bir yol bulma çabası egemendir. Öyleyse, kimlik bunalımı (identity
crisis) her gencin değişik yoğunlukta yaşadığı doğal
bir süreçtir. Kimlik kargaşası (identity confusion) ise bu bunalımın ağırlaşması;
geçici de olsa uyumun oldukça ağır biçimde bozulmasıdır. Böyle bir
durumda bocalayan genç, aşırı uçlara sapabilir; ağır cinsel kuşkulara,
yetersizlik duygularına kapılabilir; bunaltıya, panik durumlarına
girebilir. Ana - babaya, topluma karşı gelebilir. Zaman zaman ters kimlik (negative
identity) belirtileri gösterebilir. Yani ana-babanın, hatta kendisinin beklentilerine
ters düşen davranışları deneyebilir. Kimlik kargaşası ruhsal
çökkünlük, aşırı taşkınlık, antisosyal davranışlar,
hatta şizofreniye benzer belirtilerle ortaya çıkabilir. Uygun ortamda danışma
ve tedavi ile bu fırtına yatışır. Kimi gençlerde de bir ters kimlik
(negative identity) yerleşebilir. Kimilerinde de bu bocalamanın yıllarca sürdüğü
görülür.
6)YAKIN İLİŞKİLER YA DA SOYUTLANMA
(Genç Yetişkinlik Dönemi ):
Delikanlılık
döneminden sonra genç yetişkinlik çağı başlar. Delikanlılık döneminde
en önemli kimliğin araştırılması, kimlik duygusunun yerleşmesidir.
Bundan sonraki dönemde, yani genç yetişkinlik çağında, artık birey
kendi kimliğini bir başkasının yada başkalarının kimliği
ile birleştirebilmeye hazırlar. Bu yakın ilişkiler kurma evresidir. Kuşkusuz
eski dönemlerde de candan dostluklar, yakınlaşmalar olmuştur. Gençlik çağında
başlayan yakınlaşmanın ise değişik bir boyutu vardır.
Burada yakınlaşma, yakın ilişki kurma derken, bireyin somut birleşmelere,
eşleşmelere kendini bırakabilmesi; bu yakın ilişkilerde özveride
bulunabilmesi ve ödünler verebilmesi anlaşılmaktadır. Bir başka deyimle,
kendi kimliğini bir başkasınınki ile birleştirirken kimliğini
yitirme kaygısı yoktur. Örneğin bir sevgi ilişkisinde cinsel birleşmede,
yakın arkadaş ilişkisinde, savaştaki dostluklarda bireyin kimliği bir
başkası ile sanki birleşmiştir. Fakat o kişide, kendi benliğinin
bir parçasını yitiriyormuş ya da kimliği tümden yok oluyormuş gibi
kaygılar bulunmaz. Bulunursa o kişinin delikanlılık çağındaki
kimlik bocalamasından henüz çıkmadığı, kimliğini bulamadığı
anlaşılır. Kimliğin yitirileceği ya da yok olabileceği kaygısı
ile kişi yakın ilişkiler kurmaktan kaçınabilir, ya da bunu başaramayabilir.
buda derin bir yalnızlık duygusuna (sense of isolation) ve kendi kendine kalmaya
neden olabilir. Bu evredeki tehlike yakın ilişkiler kurabilmenin karşıtı
olan yalnızlık (isolation) duygusudur. Böyle bir kişi yakın ilişkiler
kurmaktan kaçınabilir ya da ilişkiler kurmaya çalışırken önemli kişilik
sorunları gösterebilir.
Bir
sağaltım aracı olarak psikanalizin kimi kişilere göre en başta gelen
amacı her zaman düzenle işleyen ve doruk-doyuma (orgasm) ulaştıran cinsel
uyumu sağlayabilmektir. Nitekim, Freud'a sağlıklı insanın tanımı
sorulduğunda kısa ve yalın iki sözcükle yanıt verdiği söylenir: ''
Sevmek ve çalışmak '' (lieben und arbeiten). Bu iki sözcük üzerinde düşündükçe
anlamı derinleşmekte, genişlemektedir. Sevmek deyince sevişmekten insanları
sevmeye; yalın iş yapmaktan, çok karmaşık yapıcı-yaratıcı,
üretici uğraşılara kadar geniş ilişki ve eylemlerin kapsandığı
anlaşılmaktadır. Psikanaliz kuramı insanlık için iyi cinsel uyumu
bir ülkü olarak ortayaatmışsa da
bunun nasıl bir uyum olduğunu açıkça tanımlamıştır.
Erikson, kalıcı toplumsal anlamı olabilecek eşeysel uyum (genitality)
"ütopyasında" şu öğelerin bulunması gerektiğini belirtir
:
1.
Karşı cinsten
2.
Sevilen bir eş ile
3.
Karşılıklı doruk-doyuma ulaşılabilmesi
4.
Karşılıklı güven duygusunun paylaşılabilmesi
5.a) İş
b) Üreme
c)Eğlence
alanlarında birlikte bir düzen kurulabilmesi
6.Yeni
yetişecek kuşaklara yeterli gelişme olanaklarının birlikte sağlanabilmesi
7) ÜRETKENLİK YA DA KISIRLIK ( Yetişkinlik
Dönemi )
Çocukların
ana-babaya bağımlılıkları üzerinde çok söz edilmiştir; yetişkinlerin
çocuklara bağımlılığı ise yeterince işlenmemiştir.
Olgun insan kendisine bir gereksinim duyulmasını bekler. Olgun kişinin de kendi
çocuklarından, yetişmelerine katkıda bulunduğu yeni kuşaklardan
desteğe, rehberliğe ve bakıma ihtiyacı vardır. Üretkenlik deyince
yeni bir kuşağı oluşturmak ve ona rehberlik etmek anlaşılmaktadır.
Üretkenlik kavramı üretim yapabilme (productivity) ve yaratıcılık
(creativity) anlamlarını da içermektedir.
Özetle.
orta yaşı kapsayan bu evrede, benliğin en önemli işlevi üretme, yaratma
ve üretilen, yaratılan şeylere sevgi ile bağlanmadır. Burada üretilen,
yaratılan şeyin yalnızca çocuklar olması gerekmez. Kuşkusuz bir çok
kişiler için sanat, bilim alanındaki yapıtlar da üreticiliğin içinde
sayılmalıdır. Bu evredeki tehlike kısırlık, verimsizlik, durağanlık
(stagnation) ve benliğin yoksullaşmasıdır. Bir bakıma, orta yaş
çökkünlüklerinde böyle bir durağanlık ve benliğin yoksullaşması
söz konusudur. Bu tür çökkünlüklerde üretilmiş ve yetiştirilmiş olan ürünlerden,
örneğin çocuklardan beklentilerin gerçekleştirilmemesi yetersizlik, yoksullaşma,
durmuş olma duygusuna yol açabilir. İşte bu nedenle, bu evrede olumlu yön üretkenlik,
olumsuz yön de durağanlık adını almaktadır.
8) EGO BÜTÜNLEŞİMİ YA DA UMUTSUZLUK
Yaşlılık
dönemini kapsayan bu evrede, daha önceki evrede kazanılmış benlik özelliklerinin
artık iyice olgunlaşması ve birbirleri ile bütünleştirilmesibenliğin en önemli görevidir. Benlik bütünlüğünün
(ego integrity) kapsayıcı bir tanımını yapmak güçtür. Bu benliğin
kendi içinde bir düzen ve anlamın bulunmasıdır. Bu benliğin yalnız
kendisini değil, tüm insan benliğini özseverliğin ötesinde bir sevişidir.
Benlik bütünlüğü, olumlu olumsuz, acı tatlı yönleri ile bir bütün yaşamın
olduğu gibi kabul edişidir. Bu bir bakıma geçmişteki yaşantıların
tümüyle kendisine ait olduğunun kabullenişi; geleceğin korku ve endişe
ile karşılanmamasıdır. Yaşanmış olan geçmişin yeni baştan
başka türlü yaşanabilmesi için pişmanlıklarla dolu bir özlem yoktur.
Geleceğin ne olacağı bellidir ve benlik bütünlüğüne ulaşmış
kişi sonucu kesin belli olan gelecekten, yani ölümden ürkmez. Benlik bütünlüğü
duygusundan yoksun oluşun belirtisi geçmiş günlerin iyi yaşanmamış
olduğu duygusu, yeni baştan yaşama özlemi ve ölüm korkusudur. Ölüm
korkusunda bireyin kendine özgü tek ve bütün bir yaşamı oluşunun kabul
edilemeyişi vardır. Bu çağın tehlikesi umut yitimi (despair) ve ölüm
korkusudur. Umutsuzluk, vaktin artık çok az kalmış olmasına ilişkin
bir duygudur. Vakit artık bitmek üzeredir, yolun sonuna gelinmiştir ve yeni baştan
yaşamaya olanak yoktur. Bu nedenle de ölüm korkunç bir son demektir. Kimi yaşlılar
böyle bir umutsuzluk ve ölümden korkma duygusuna kapılabilir. Ama çoğu yaşlı
insan-da ölümü huzurlu bir ağırbaşlılıkla yaşamın doğal
bir parçası olarak görür ve korkmaz. Bu yaşlılarda daha önceki evreler
oldukça sağlıklı geçirilmiştir. Yeni baştan yaşayabilseydim
tutkusu yoktur. Yaşlılığı da ona bir huzur sağlamaktadır.
Ürettiklerinden hoşnuttur, huzurludur. Gençleri kıskanmaz ve horlamaz; onlara
sevgi ve saygı duyar. İşte böyle bir ruhsal durumu yaşayabilen kişide
benlik bütünlüğünün var olduğunu düşünebiliriz.
Yaşlılık
çağındaki "benlik bütünlüğü" duygusu ile bebeklik çağındaki
"güven duygusu" hem birbirine çok bağlı, hem de benzemektedir.
Erikson'a göre
"eğer her şey çocukluk dönemiyle açıklanırsa, o zaman her şey
bir başkasının kusuru olarak değerlendirilir ve insanın kendi
sorumluluğunu üstlenme gücüne duyulan güvende azımsanmış olur!"
İNSANIN
SEKİZ EVRESİ
1)
GÜVEN YADA GÜVENSİZLİK (Oral-duyum dönemi)
2) ÖZERKLİK YA DA
UTANÇ VE KARARSIZLIK (Anal kas dönemi)
3) GİRİŞİM
YA DA SUÇLULUK (cinsel devinsel dönem)
4) BECERİ YA DA AŞAĞILIK
DUYGUSU (Gizil dönem)
5) EGO KİMLİĞİ
YA DA ROL KARGAŞASI (Erinlik ve erginlik dönemi)
6) YAKIN İLİŞKİLER
YA DA SOYUTLANMA (Genç Yetişkinlik Dönemi
)
7) ÜRETKENLİK YA DA
KISIRLIK (Yetişkinlik Dönemi)
8) EGO BÜTÜNLEŞİMİ
YA DA UMUTSUZLUK
1)Karşılıklı
etkileşen iki organizmanın (anne-çocuk) bütünleşmesindeki temel öğeler
süreklilik, tutarlılık ve aynılıktır
anne çocuk ilişkisindeki
bu süreklilik, tutarlılık ve aynılık çocukta "temel güven
duygusunun" özünü oluşturur
Çocuğun yeterli güven
duygusu kazanamayışı ve temel güvensizlik çekirdeğinin bütün oluşudur.
Böyle bir durumun örnekleri aile içinde büyüme olanağı bulamayan çocuklarda görüyoruz.
Çocuğa çok iyi bakım veren, fakat bakıcılarda süreklilik ve aynılık
bulunmayan çocuk yuvalarında en önemli sorun temel güven duygusunun gelişmemesi
ya da yıkılmasıdır.
Ruhsal
bozukluklar arasında temel güven duygusunda eksikliğin en iyi örneği çocukluk şizofrenisinde gözlemlenebilir. Temel
güven duygusunun yaşam boyu zayıf oluşu yetişkin kişide şizoid yada depresif türden içe kapanmada görülebilir.
Bu tür bozukluklarda sağaltımın birinci koşulu temel güven duygusunun
yeniden sağlanabilmesidir.
2) Bu evrede, çocuk
birbirine karşıt duygu ve eğilimler üzerinde giderek bir denge kurmayı seçim
yapabilmeyi ve irade yetisini geliştirir. Özetle;
özerklik duygusu bireyin yalnızca ayrımlaşmış bir varlık olduğunu
algılaması değildir. Aynı zaman da karşıt dürtü ve eğilimler
arasında bir seçim yapabilmesi, benlik saygısını yitirmeden, utanç ve kuşkuya
kapılmadan kendi kendisini denetleyebilmesidir.
3) Çocukluğun 3-6 yaşlarında
gelişen olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve
özgür düşünmek, geleceğe yönelik erekler beslemek ve eyleme geçmek için
rahatlık ve güç sağlar. Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk
duygusunun gelişmesidir
4) Bu dönemde çocuğun
karşılaşabileceği tehlike yetersizlik ve aşağılık
duygusudur
Bu dönemde bir başka önemli
tehlikede çocuğun öğretilenleri olduğu gibi alması; bunların dışına
çıkamaması ve sonunda öğrendiği teknolojinin kurbanı olmasıdır.
Böylece çocuk benliği daralır, özerk ve girişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.
5) Kişinin
toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya, yerine oturtmaya
çalıştığı bir dönemdir. İşte, bu çabaya ''kimlik bunalımı'' (identity crisis)
denir.
Kimlik kargaşası (identity confusion) ise bu
bunalımın ağırlaşması; geçici de olsa uyumun oldukça ağır
biçimde bozulmasıdır.
6) Genç yetişkinlik çağında, artık birey kendi kimliğini bir
başkasının yada başkalarının kimliği ile birleştirebilmeye
hazırlar.
1. Karşı cinsten
2.
Sevilen bir eş ile
3.
Karşılıklı doruk-doyuma ulaşılabilmesi
4.Karşılıklı
güven duygusunun paylaşılabilmesi
5.a) İş
b) Üreme
c)Eğlence
alanlarında birlikte bir düzen kurulabilmesi
6.Yeni yetişecek
kuşaklara yeterli gelişme olanaklarının birlikte sağlanabilmesi
7) Orta yaşı
kapsayan bu evrede, benliğin en önemli işlevi üretme, yaratma ve üretilen, yaratılan
şeylere sevgi ile bağlanmadır