Oluşan gelişimsel değişikliklerin
hızlılığı ve karmaşıklığı nedeniyle yaşamın ilk 3
yılı eşşiz bir dönemdir. Bebek gelişimi üzerine son araştırmaların
ışığında gelişimin niteliği ve sürecin farkında olmak önemlidir.
İçerik: Biodavranışsal geçişler ve gelişim dönemleri
Yaşamın ilk 3 yılında içerik
olarak reorganizayon ve kesintilerin olduğu 3 major period vardır: 2-3 ay, 7-9 ay ve 18-20 aylardır.
Biodavranışsal geçişlerin olduğu dönemlerde biyolojik, bilişsel, duygusal, iletişim
ve sosyal gelişimde içerik olarak büyük yeni gelişmeler gerçekleşir. Bunlar Tablo I’de gözlenmektedir.
Bu iki nokta arasında hem niteliksel olarak hem de niceliksel olarak gelişmeler gözlenmektedir.
İlk 2 Ay: Gelişim konusunda ilk teoriler insan yeni doğanının dezorganize,
tepkisel veya içe çekinik olduğunu ileri sürmekteydi. Yeni doğan davranışları üzerine
araştırmalarda farklı bir görüş öne çıkmıştır. Bu görüşe göre;
bebekte biyolojik, bilişsel, duygusal, iletişim ve sosyal kapasitelerin işlevsel olarak entegre
olduğu, bebeğin aktif olarak uyaran arayıcı yeteneği olduğu ve çevreyle etkileşimleri
yoluyla sahip oldukları davranışları düzenledikleri ileri sürülmektedir. Doğduğunda
bebeğin psikobiyolojik donanımları; dünyayı tanımaya, araştırmaya ve yaşantıların
farklı yönlerini hatırlamaya yöneliktir. Bu yetenekleri bebeği yaşamın il 2 ayında
karmaşık bir sosyal partner yapar.
2-7 Ay Arası: İlk 2-3 ayda gözlenen bir çok alandaki gelişimlerde dramatik değişiklikler
olur. Bu değişiklikler hem bebeğin hem de yetişkinin davranışına göre değişiklikler
gösterir. Bu değişikliklerin bütünü, bebeğin diğer insanları cezbetmesiyle artar,
yanı bebeğin daha çok cevap verici ve eğlenceli sosyal partner oluşuyla ilişkilidir.
Ayrıca bakım vericinin bebeğe yanıtının niteliği bebeğin gelişiminde
ilişkinin karakteristiklerini belirler. Yani bebek uyaranlara tepki veriyorsabakım verici daha ilgili olabilmektedir.
7-18 Ay: Emde (1984) 7-9ay arasındaki bu geçişi odaklanmış bağlanmanın
başlangıcı, Stern ise intersubjektivitenin keşfi olarak adlandırır. 7-9 aydaki
geçişten sonra, bebek sanki diğer kişi tarafından düşünceleri, duyguları ve
eylemleri anlaşılıyormuş gibi davranır. Ayrıca 7-9 aydan sonra bebek beslenme ve
güvenlik için daha az sayıdaki bakım vericiyi tercih etmeye başlar. İntersubjektivitenin
ve odaklanmış bağlanmanın gelişiminde bir çok değişiklik rol oynar.
18-36 Ay:Bebekte
büyük reorganizasyonun geliştiği son geçiş periyodu 18-20. ayda olur. Bu dönemde bebekler
anlamlı derecede daha fazla sözel iletişim kurar, başkalarının yönergelerini anlar
ve kendi niyetlerini başkalarına gösterebilirler. Bütün bunlar duygusal yaşantılarını
ve sosyal ilişkilerini etkiler. Çocuk 3 yaş dönemine ulaştığında; iletişim
ve yaşantılar için karmaşık becerilere sahiptir.
Gelişim Süreci: Transaksiyonel
Model:
Gelişim modelleri bireyde gelişimin
ve değişikliklerin zamanla geliştiğini belirtmektedirler. Gelişimin transaksiyonel
modeli (Sameroff tarafından ileri sürülen) şimdilerde en kabul gören gelişim süreci
modelidir. Bu modele göre; davranışın genetik ve çevresel düzenleyicilerinin zaman içinde sürekli
birbirleriyle etkileşim içinde oldukları ve birbirlerini etkiledikleri ileri sürülmektedir. Gerçekte,
Sameroff bebeğin davranışının biyolojik düzenleyicisi olarak daha çok genetiği,
sosyal düzenleyicisi olarak environtype işaret etmektedir. Bebekler için environtype; kültürel,
ailesel ve ebeveyne ait özellikleri içerir ki bu bebeğin yaşantısını ve girişimlerini
düzenler. Bireyin genotipik ve envirotipik düzenleyicileri sürekli birbirlerini etkiler. Bu model çoğu
gelişimsel etkilerden bu faktörleri sorumlu tutar. Fakat transaksiyonel bu herhanği bir rik ve
koruyucu faktör için belirleyici bir ağırlık gösterememektedir. Bu nedenle daha kesin
belirleyici modellerin araştırılmasına devam edilmektedir.
Gelişimsel Psikopatoloji
Risk ve Koruyucu Faktörlere Bakış:
Gelişimsel psikopatoloji alanı çocuklarda
gelişimin uygunsuz paternlerini belirlemeye yönelik ortaya çıkmıştır. Gelişimi
etkileyen çeşitli psikososyal ve biyolojik faktörlerin etki mekanizmalarını tanımlamak
bu alanın ana amacıdır.
Bu özellikle mental sağlık
problemlerinden korunmaya yönelik girişimlerde optimal zamanın bebeklik dönemi olduğu görüşüne
dayanmaktadır. Hangi risk ve koruyucu faktörlerin gelişimi etkilediği üzerine yapılan
son araştırmalar; hiç bir risk faktörünün tek başına doğrusal veya özgün bir
etkiye sahip olmadığını göstermektedir. Örneğin annede depreesyonun olması ile
bebekte depresyonun artması arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Fakat farklı
alanlardaki (biyolojik, psikolojik veya sosyal vs) bir çok risk durumları eş zamanlı oluşabilir
ve biraraya geldiklerinde toplam bir etki oluşturabilirler. Sonuçta bebeği etkileyen risk durumlarının
toplam sayısı; herhanği bir risk durumun özgün tipine oranla davranışın sonuçlarını
belirlemede daha belirleyici olmaktadır. Daha da ötesi herbir özgün risk faktörü büyük bir olasılıkla
diğer bir risk açığa çıkarabilmektedir. Örneğin Yoksulluk içinde büyüyen
bebeklerin daha büyük olasılıkla psikiyatrik bozuk ebeveyne sahip olma, yetersiz beslenme ve
yetersiz anne-baba bakımı görme durumuna sahiptir. Ancak bilinmektedir ki çoğu fakir ailenin
bebekleri bu faktörlerin hiç birinden etkilenmemektedir. Bu yüzden bebek ve ailesi üzerine etkili risk
faktörlerini belirleme de daha geçerli ve güvenilir metotların kullanılması gerekir.
Biyolojik Risk ve Koruyucu Faktörler:
Prematurite ve Ciddi Tıbbi Hastalık
olması:
Prematurite ve ciddi tıbbi bir hastalığın
olması bebeğin gelişimini etkileyen belirgin biyolojik risk faktörleri olabilmektedir.
ABD’de doğumların yaklaşık %3’ü major malfarmasyonlu olmakta, çocukların yaklaşık
%11’i 37. haftadan önce doğmaktadır. Toplam her yıl 135.000 bebek major gelişimsel
problemler için yüksek riske sahiptir. Buna karşın bu çocukların çoğunda gelişimsel
bozukluklar oluşmaz, gerçekten de her 1000 çocuktan birinde gelişimsel bozukluklar oluşur ve
bunların büyük bir kısmına 2 yaşından önce tanı konamaz. Bu gelişimsel
bozukların çoğu birincil olarak biyolojik temellidir (örneğin kromozom anomalilileri,
yetersiz fetüs kan temini, enfeksiyonlar vs.). Bunların ancak %10’u idiopatiktir. Biyolojik
problemlerin sosyoekonomik durum ve aile yapısıyla da ilişkisi vardır. Örneğin düşük
doğum ağırlığı bebek olması (2500gr>) 20-30 yaş beyaz kadınlarda
%6’dan daha az iken,düşük sosyoekonomik durumdaki bir gençtde %15’den daha fazladır. Sonuçta
prenetal ve postnatal psikososyal çevre biyolojik etkenleri etkilemektedir. Postnatal çevreyi etkileyen
sosyal indislerden en sensitive ve en spesifik ırk sonrasında anne eğitimi ve en son tıbbi
komplikasyonlar yer almıştır.
Bebeğin Mizacı
Bebeğin mizacı üzerine modern
deneysel çalışmalar, Thomas, Chess ve arkadaşlarının 1950’lerde başlayan
uzunlamasına çalışmadan büyük oranda etkilenmiştir. Thomas ve Chess bebeğin çevreye
karşı oluşturduğu davranışsal cevapları ayarlayan, bebeğin genetik
biyolojik yapısındaki farklılıklar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş
hala geçerliliğini sürdürmektedir. Fkat mizacın en çok belirleyen faktörün ne olduğu
konusu hala tartışılmaktadır. Bebeğin mizacını tanımlamada anne ve gözlemci
arsında az bir uyuşmanın olması bu tartışmayı artırmıştır.
Son zamanlarda hem psikobiyolojik hem genetikilerlemeler mizaç
çalışmalarını zenginleştirmiştir. Davranışsal inhibisyon (ketlenme)
fenomeni üzerine yapılan araştırmalar mizaç yapısını destekleyen kanıtlar
sağlamıştır. Davranışsal inhibisyon, ilk kez Kagan ve arkadaşları
tarafından tanımlanmış olup; alışık olunmayan kişi veya olaylara karşı
cevap olarak temkinli olma, kaçınma veya korku ile karekterize cevap paternidir. Bu tür cevap paterni
orta sınıf örneklemin yaklaşık %15’inde güvenilir olarak tanımlanmakta ve
genellikle 18. aya doğru belirginleşmektedir. Bu cevap paterni her bir subjenin fizyolojik yapısını
da yansıtmaktadır.
Tükürükte kortizol ölçümü ve vagal
tonusun ölçülmesi ile davranışsal inhibisyonla ilişkili fizyolojik sistemlerin durumu açığa
çıkarılabilmektedir .Tükürük kortizolünün ölçülmesi noninvzif ve yüksek sensitif bir ölçüm
olup hipotalamo-pitütüer-adrenal aksın (HPA) reaktivitesini yansıtır. HPA aksı ile
davranışsal inhibisyon arasındaki ilişki karmaşıktır. Bazı çalışmalarda
davranışsal inhibisyolu bebeklerde labaratuvar ve ev ortamında daha yüksek kortizol
seviyelerine sahip oldukları bulunmuştur.Fakat buna karşın inhibisyonu olamayn bir grup çocuktada
yüksek kortizol seviyeleri bulunmuştur. Bu çelişkili sonuçlar: son çalışmalarda yapılan
bağlanma ve davranışsal inhibisyon arasındaki ilişkiye yönelik sonuçlarla açıklanabilir.
Güvensiz (insecure) bağlanma gösteren davranışsal inhibisyonu olan bebeklerin annelerinin eşliğinde
kanı alınıp test edildiğinde kortizol cevabında büyük yükselmeler gözlenmektedir.
Oysa güvenli bağlanması olan davranışsal inhibisyonu olan bebeklerde kortizol cevabında
bu yükselmeler gözlenmemiştir. Bu sonuçlar bağlanma paternin, inhibe bebeklerde strese karşı
farklı biyolojik cevaplar oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Diğer ilgili teknik kalp hızı
değişkenliğinin analizi ile vagal tonusun ölçülmesidir. Vagal tonus, kalp üzerine
parasempatik sistemin giriş seviyesini yansıttığı düşünülür. Bu bir olay karşısında
otonom sinir sisteminin regulasyonunu yansıtır. Davranışsal inhibisyonu olan küçük çocuklarda,
uninhibe ve noninhibe kontrollere oranla kalp hızı daha hızlı ve daha az değişkenlik
gösterdiği bulunmuştur. Bunun gruplar arası santral nöronal regulasyondaki olası farklılıktan
kaynaklandığı ileri sürülmektedir.
Mizacın araştırılmasında
daha ileri seviye genetik çalışmalardır. Davranışsal inhibisyonu kontrol eden özgün
bir genin olmamasına karşın, monozigot ve dizigot ikizlerle yapılan davranış
paterni yönünden konkordans çalışmaları bilgi verici olmaktadır. Bu örneklemde yapılan
çalışmalarda davranışsal inhibisyonun 14-24 aylarda daha az stabil olduğu ve davranışsal
inhibisyon skorlarının bu yaşlarda kızlarda erkeklerden anlamlı derecede daha yüksek
olduğu bulunmuştur.
Son çalışmalarda davranışsal
inhibisyonla ilgili öncü çalışmalarda, bebeklikte cevabın bu paterni ile anksiyete bozukluğu
gelişimi arasında ilişki analiz edilmiş. Bebeklikten yetişkinliğe doğru yapılan
bu uzunlamasına çalışmalar bitmemiş olmasına karşın, agarofobili panik
bozukluklu ebeveynlerin çocuklarının (kontrollerle karşılaştırıldığında)
anlamlı derede daha yüksek oranda (erken çocuklukta) davranışsal inhibisyon paterni gösterdiği
bulunmuştur.
Daha da ötesi davranışsal
inhibisyon tanımlanmış okul yaşı çocuklarının takip çalışmasında
daha insidansda anksiyete bozuklukları dahil psikiyatrik bozukluğa sahip oldukları bulunmuştur
(noninhibe çocuklara oranla).
Ebeveynlik Riski ve Koruyucu Faktörler
Bebek- bakım verici bağlanmaları
Son bağlanma çalışmalarında
Yabancı Durum Prosedürt (Strange Situation Procedure) kullanılarak bebeklikteğine analog
olarak yetişkinlerdeki bağlanma paternleri tanımlanmıştır (Tablo II’ye bakınız).
Yetişkin bağlanma görüşme formu ile yetişkinlerin çocuklarıyla ilişkilerinin
niteliğive onlara yansıyan tarzı sorgulanmıştır.
Ebeveyn ile bebeklerdeki bağlanma arasındaki konkordans 18 çalışma verisine göre değerlendirilmiş
ve bunlar arasında güçlü eğilim olduğu gözlenmiştir.Tablo 2’de bu konkaordanslar gözlenmektedir.
Ebeveyndeki Psikopatoloji
Araştrımaların çoğunda
ebeveyndeki psikiyatrik semptomatoloji ve bozuklukların olmasının bebek ve çocuk gelişimi
üzerine spesifik ve nonspesifik etkileri olduğu ileri sürülmektedir. Bir çok psikiyatrik bozukluğun
ailesel geçişe sahip olmasına karşın, infant gelişimi üzerine nonspesifik etkileri
büyük ilgi çekmektedir. Çünkü psikiyatrik bozukluğu olan anne-babanın ebeveynlik işlevleri
büyük olasılıkla daha problemli olacaktır. Geçen dekadda en çok anne depresyonun çocuk üzerine
etkileri üzerine çalışmalar yapılmıştır.
Anne Depresyonu
Depressif anneden doğmanın etkileri
ve annenin ebeveynlik işlevlerindeki aksamalar bebeğin gelişimini etkiler. Depresyonun şiddeti,
kronik olması ve double depresyon (major depresyon+distimi) olması bebeklerde daha kötü sonuçlara
yol açmaktadır. Son araştırmalarda depresif annelerin bebeklerine karşıproblematik davranışları şunlardır: olumsuz
duygu ifadesi, daha az olumlu ilgilenme, daha az uyarma ve daha duyarlılıktır. Depresif
annelerde en az 3 farklı interaktif patern tanımlanmaktadır:
Çekilme, elverişsiz stil
Hostil-intruzif stil
Aşırı derecede olumlu (özverili) stil
Depresif annelerin bebekleri ayrıca
bir çok problematik davranış göstermektedir. Daha da ötesi depresif annelerin bebeklerinde çeşitli
biyolojik anormallikler gösterilmektedir. Sağ frontal EEG asimetrisi, olası negatif emosyonların
bir markeri, depresif annelerin 3-6 aylık bebekleri ve 11-16 aylık bebeklerinde gösterilmiştir.
Bunlar nondeprese annelerin bebekleri ile karşılaştırıldığında anlamlı
derecede daha düşük vagal tonusa sahip oldukları gözlenmiştir. Ayrıca depresif
annelerin yenidoğanları Brazelton Neonatal Davranış Değerlendirme ölçeğinin
oryantasyon dizisinde daha kötü performans göstermişlerdir.
Ayrıca depresif annelerin
bebekleriyle bağlanmada güvensiz özellikle dezorganize bağlanma paterni gösterdiği bulunmuştur.
Annenin Madde Kullanımı
Hem gebelik sırasında kullanılan
maddenin bebek üzerine toksik etkileri ve madde kullanan annelerdeki yetersiz beslenmenin bebek üzerine
etkileri infantın gelişimini etkilemektedir. Ayrıca madde kullanımı olan annelerin
bebekleri ile güvensiz ve dezorganize bağlanma problemleri gözlenmektedir.
Ailesel ve sosyal riskler ve Koruyucu Faktörler:
Evliliğin Kalitesi ve İlişkiler
Son araştırmalar evliliği
kalitesi ve bebeğin işlevselliği arasında spesifik ilişkiye işaret etmektedir.
Evlilik çatışmaları olan ebeveynlerin çocukların intruzif ve davranış
problemleri sık gözlenmektedir. Çocuklar anne baba arasında kızgınlıkları gözlemekte,
daha güvensiz olmaktadırlar. Bu çocuklarda daha fazla korkular ve disfori gelişmektedir.
Anne baba arasında yüksek bağlılığın
olması bebek gelişimini olumlu etkiler. Evli eşlerin birbirine yakınlığı çocukta
güvenli bağlanmasağlamaktadır.
Yoksulluk ve Sosyal Sınıf
Yoksulluk ve sosyoekonomik durum
bebeklikteki gelişim sonuçları ile güçlü ilişkili bulunmuştur. Kalabalık aile oluşu
çocuğun gelişimini etkilemektedir.
Yoksulluk ve ekonomik kayıplar
ebeveynde de problemler oluşturmakta (sosyal izolasyon, depresyon vs.), bu durum ebeveynlik işlevini
bozmaktadır. Fakir ebeveynlerin disiplin sağlarken daha fazla güce dayalı disiplin ve fiziksel
cezalar uyguladığı bulunmuştur.
Ergen Ebeveynliği
Ergen ebeveynliğin uzun ve kısa dönemde
biyolojik, psikolojik ve sosyal olumsuz etkiler oluşmaktadır. Bu yaş annelerinin mortalite
riski daha fazladır, ayrıca düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya
getirme olasılıkları daha sıktır.
Ergen anneler, daha yaşlı
annelerle karşılaştırıldıklarında bebekleri ile etkileşimlerinde farklılıklar
gözlenmektedir: Ergen annelerin bebeklerine daha az güldükleri, daha az olumlu göz kontağı ve
fiziksel temas kurdukları gözlenmiştir. Bu anneler çocuklarıyla daha z konuşmakta, daha
otoriter ve emir verici tavırlar sergilemekte, çocuklarına daha az açıklayıcı yanıtlar
vermektedirler. Yüz yüze etkileşimlerde daha pasif olmakta, bebeklerini daha az uyarmakta, daha az
motive etmektedirler. Onların çocukları ile az konuşmaları, bebeklerde daha fakir bilişsel
ve dil gelişiminin olma olasılığını artırmaktadır.
Ergen anneler bebeklerini daha az algılamakta
ve cevap verici olmakta, çocuk yetiştirmede cezaları daha sık kullanmaktadırlar. Bunların
çocuklarında daha büyük olasılıkla kaçınma göstermekte, sosyal çekilme ve zayıf
arkadaş ilişkileri göstermektedirler.
Ergen annelerin bebekleri anlamlı
derecede fazla kaçıngan davranışlar göstermekte ve büyük olsallıkla kaçınan bağlanmave anneye dezorganize bağlanma göstermektedirler.
Ailesel Şiddet
Anneleri tarafından kötü muameleye uğrayan
1 yaşındaki bebeklerin 682’sinde dezorganize bağlanma paterni var iken bu kontrollerde
%19 olarak belirlenmiştir. Aile içi şiddet bağlanma bozuklukları ile güçlü ilişki
göstermektedir.