OTİSTİK
BOZUKLUĞUN UZUN SÜRELİ İZLENMESİ: KONU İLE İLİŞKİLİ ÇALIŞMALARIN
GÜNCELLENMESİ
Dr. Ayhan CÖNGÖLOĞLU
Otistik çocukların çoğunluğu hayatları boyunca olağan dışı
veya sosyal veya psikiyatrik açıdan olumsuz durumlar sergilemektedirler. Klasik çocukluk çağı
otizmi olan çocukların sadece çok küçük bir bölümü bağımsız erişkin hayatı
sürdürebilmektedirler. Bir de kısmen, “yüksek fonksiyonlu” otizm olarak adlandırılanlar
ve Asperger Sendromu olarak adlandırılanlar bağımsız bir hayat sürecek gelişimi
sağlayabilmektedirler. Zeka geriliğinin düzeyi ve diğer komorbid durumlar (ör. tıbbi
sendromlar ve epilepsiyi de kapsayan diğer nöropsikiyatrik bozukluklar) prognoz açısından çok
önemlidir. Okul çağı çocuklarında %50’nin altında bir IQ erişkin hayatta sosyal
ve adaptif fonksiyonlarda ciddi sınırlamalara neden olmaktadır. 5-6 yaşlarında iletişim
için gerekli olan konuşmanın olmaması uzun süreli izlemde kötü prognozun bir ön göstergesi
olmaktadır. IQ ile iletişim arasında bariz bir ilişki vardır ancak, dil gelişiminde
bundan ayrı olarak bazı prognostik faktörler bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda
esneklik ve bilişsel becerilerin ölçümünün ileride ortaya çıkacak olan sosyal gelişmenin
iyi birer göstergesi olabileceği ileri sürülmüştür. Otistik spektrumdaki ve kısmen de
Asperger Sendromu olan çocuklarla ilgili prospektif ve uzunlamasına çalışmaların
gerekliliği devam etmektedir.
GİRİŞ
Otizm değişik kültürlerde gelişimsel bir bozukluğun değerli bir
fenomenolojik tanımlaması olduğunu kanıtlamıştır. Aynı zamanda ortaya
çıkan değişik beceriler ve beceri kayıpları nedeniyle heterojen bir sendromdur. Diğer
gelişimsel bozukluklar gibi otizm, yaşla birlikte değişim gösteren semptomatolojiye
sahiptir. Yapılan çalışmalar ailelere yardım edebilmek için gerekli olan gerçekçi ve
pratik bilgilerin temelini oluşturan gelişimin en tipik trendlerini belirleyebilmek, uzun vadede
kaynakları motive edebilmek ve prognozda değişikliklere neden olan faktörleri tanımlamak
için önemli araçlardır.
Kanner’in
ilk yayınladığı vaka olan Donald, “erken infantil otizm” idi 36 yaşında
hala zaman zaman sosyal sorunlar yaşamasına rağmen iyi bir mesleği vardı ve sosyal
ortamlarda nispeten iyi organize olabiliyordu. Ne yazık ki Kanner’in yayınladığı
vakaların çoğu erişkin hayatta bu kadar iyi prognoza sahip değildiler. Asperger, otistik
psikopatoloji ile ilgili yayınladığı ilk makalesinde yüksek fonksiyonlu vakaların sıklıkla
oldukça iyi sonuçlandığını ileri sürüyordu. Bariz şekilde bu yazıdan sonra
otizmin prognozu değişik şekillerde araştırılmaya başlandı. Bu
makalede otizm veya otistik spektrumunda bulunan diğer bir “otizm benzeri durum” tanısı
almış olan çocukların adölesan ve erişkin hayatları hakkında bilinenler gözden
geçirilecektir. Burada otistik spektrum olarak bahsedilen kavram klasik otistik bozukluk yanında daha
atipik ve orta dereceli vakaları da kapsamaktadır. Ancak otistik spektrumda bulunan bütün vakalar
bir gerçeği paylaşmaktadırlar; genel gelişim düzeylerine göre onlar ikili ilişkilerde
ve değişkenlikte (uğraşılar, davranış şekilleri ve hayal gücünde)
belirgin kayıp sergilemektedirler.
Çocukluk
çağı belirti örüntüleri
Otistik çocuklar
ilk yaş günlerinde değerlendirildiklerinde normal gelişim gösteren yaşıtları
ile karşılaştırıldığında sosyal davranışlarda silik, zor
fark edilen anormallikler sergilemektedirler. Çoğu vakada otistik çocuklar iki yaşlarına
geldiklerinde normal vakalardan ve yarıca diğer ilişkili gelişimsel bozukluklardan ayırt
edilebilirler. Bu küçük çocuklarda otizm ile diğer iletişim bozuklukları ve zeka
gerilikleri ile çakışan belirtiler olabilir. Dahası, beyin patolojisi bulunan normal çocuklarda
geçici otistik örüntüler gözlenebilir. Chess, rubella enfeksiyonu geçiren bir grup çocukta benzer
tablolar tanımlamıştır.
Klasik otizm
örüntüsü, özellikle zeka geriliği de bulunan çocuklarda en sık olarak okul-öncesi yaşlarda
tanınmaktadır. Standart tanı kriterleri bazı davranışların değerlendirilebilmesi
için gerekli gelişim dönemi sonuçlanmadığı için bu yaşlarda kesin olarak karşılanamayabilir.
Özellikle otizm ile birlikte ileri derecede zeka geriliğinin olduğu vakalarda, bazen de 4-5 yaşlarından
önce klinik resim tam olarak belirginleşmediği için tanı güçlükleri ortaya çıkabilir.
Sonra, yeni tanı güçlüklerine neden olan gelişimsel değişiklikler oluşabilir. Bu
nedenle ileri yaşlarda tanı kesinleştikten sonra hastaların 4-5 yaşlarındaki
klinik özelliklerinin gözden geçirilmesi yeni vakaları tanımlamada faydalı olacaktır.
Normal zeka
düzeyine sahip bazı çocuklarda otizm ile ilişkili sorunlar 6-8 yaşlarına kadar fark
edilmeyebilir. Dahası, gösterdikleri sonraki gelişim düzeyleri doğru tanıya ulaşmadaki
güçlükleri artıracaktır. Bu çocuklarda altta yatan gelişimsel bozukluğun hiçbir zaman
tanımlanmaması gibi bir risk kesin olarak vardır.
Wing’in
tanımladığı,sosyal beceri yetersizliğinin alt tipleri
Wing çocukluk çağı
otistik bozukluğu tanısı almış vakaların üç temel grupta sınıflandırılabileceğinin
altını çizmiştir:
(i) ilgisiz, soğuk grup(ii) pasif grup
ve (iii) aktif ama garip olan grup.
Bu gruplama daha sonra adölesanlarda ve genç erişkinlerde
yapılan çalışmalarla desteklenmiştir. Tesadüfi olarak, kendisi tarafından
belirtilmese de Kanner’in yazılarında bu gruplamanın onun vakalarına da uyduğu görülmektedir.
İlgisiz
grup; “otistik yalnızlık” yaşayan vakalardır. Onlar yalnız kalmayı
tercih ederler ve diğer insanlarla ilişkiye girmekten kaçınırlar. Erişkin hayatta bu
durum çok bariz olmamakla birlikte ilgisiz hastanın diğer insanların sorularına ve ilişki
çabalarına yanıt vermemeleri ile kendini göstermektedir. Bu hastalar kendilerine ısrar edildiğinde
sorunlara neden olmaktadırlar. Bu durumda yalnız bırakıldıklarında kolaylıkla
sakinleşebilmektedirler. Bir taraftan ise onları bu şekilde yalnızlığa bırakmak
kolaylıkla gerekli becerilerde gerilemeye neden olabilmektedir.
Pasif
grup; bir bakıma ilgisiz ve soğuk olarak değerlendirilebilirler. Ancak, bunlar
kendilerine yaklaşan hem yabancıları hem de iyi tanıdıkları insanları
nispeten daha arkadaşça kabul ederler. Bu hastalar bazı “otomatik taklit yetenekleri” sayesinde
karşılıklı sosyal iletişim talep edilmedikçe bazı sosyal aktivitelere çok
fazla garip görünmeden katılabilmektedirler. Rutin dışına çıkacak davranışlar
ve tutumlar diğer iki grup kadar bu gruptaki otistik erişkinleri de çok fazla üzebilmektedir.
Pasif vakaların genel arkadaşlık tutumları nedeniyle ilişkilerde değişikliklere
bağlı huzursuzluk yaratıcı davranışların olması özellikle tehlike işareti
verebilmektedir. Bu hastalarla birlikte yaşayanlar veya onlara bakım verenler iyi
bilgilendirilmezlerse güvenli hissettiği bir gruptan dışlanma veya bir acil serviste
psikiyatrik ilaç tedavisi başlatılması gibiönemli
hatalar oluşabilir.
Aktif
ama garip grup; davranış sorunlarının sık olduğu gruptur. Yüzeysel
olarak bu gruptaki erişkinler diğer iki gruptan tamamen farklı iken sadece ikili ilişkilerdeki
sorunları paylaşmaktadırlar. Aktif grubun üyeleri diğer insanlarla konuşmuyorsa
fiziksel temas ile veya konuşuyorsa tekrarlayıcı sorularla ilişki kurar. Sonu gelmeyen
monologlar veya sorular zararsız görünebilir ama herhangi biri belli bir süre buna maruz kaldığında
ve verdiği cevapların aynı sorunun tekrar tekrar sorulmasına neden olduğunu öğrendiğinde
bu davranışın ne kadar rahatsız edici olduğunu görmektedir.
Tabi ki bu gruplar arasında varyasyonlar bulunmaktadır. Bazı
vakalar birden fazla grubun özelliklerini sergileyebilmektedirler. Bütün vakalarda doğal olarak kişilik
özellikleri önemli rol oynamaktadır. Baskın olan davranış tipi daha çok yapılandırılmış
oyun örneğinde olduğu gibi özel taleplerin olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır.
Lorna Wing bazı vakalarda sosyal iletişim tipinde değişiklikler olduğunu tanımlamıştır.
En tipik değişiklik; ilgisiz gruptan pasif gruba veya aktif gruba olmaktadır. Seyrek olarak bazı
otistik hastalar büyüdükçe daha ilgisiz ve soğuk olabilmektedirler.
Waterhouse
ve ark. ise Wing alt grupları ve diğer okul öncesi çocuklardaki tanı farklılıklarını
incelemişler ve iki örtüşen örüntü bulmuşlardır. Birinci grup ilgisiz vakaları
kapsamaktadır. Bu gruptakiler tanı araçlarında yüksek skorlar almaktadırlar.Çok az konuşmakta veya hiç konuşmamaktadırlar ve ciddi
gelişim gerilikleri sergilemektedirler. Diğer grup aktif ama garip olan vakalardan oluşmaktadır
ve bu grup sıklıkla otistik spektrumun daha az ciddi veya daha atipik formları gibi başka
bir gelişimsel bozukluk tanısı almaktadırlar. Daha yüksek IQ skorlarına sahip olup
daha kolay uyum sağlayabilmektedirler ancak tekrarlayıcı ve ritüalistik davranışları
ilk gruba göre daha fazladır. Sosyal iletişimin pasif olması her iki grupta da bulunmaktadır.
Bu vakaların okul çağı boyunca izlendiği çalışmalardan elde edilen veriler
yukarıdaki gruplamanın gerçekçi olduğunu desteklemektedir.
ADÖLESAN
Belirtilerin
ağırlaşması ve kötüleşmesi
Bir çok araştırmacı adölesan çağda
belirgin kötüleşme gösteren otizm vakaları tanımlamışlardır. Bu çalışmalara
göre; otistik çocukların %12-22’si puberte ile birlikte okul öncesi dönemdeki tipik belirtilerin
bir çoğunda gerilemeler ve yeniden ortaya çıkmaların eşlik ettiği bilişsel ve
davranışsal kötüleşme göstermektedirler. Ne yazık ki otizm vakalarının kötüleştiğini
gösteren prospektif nörobiyolojik çalışmalar bu güne kadar yapılmamıştır.
Ancak Gillberg ve Schaumann, ve Gillberg ve Steffenburg; düşük IQ, epilepsi, dişi seks ve afektif
bozukluk aile öyküsünün bulunması pubertede otizmde kötüleşme için risk faktörleri
olabileceklerini ileri sürmüşlerdir.
Belirgin kötüleşmenin
olmadığı vakalarda da sıklıkla pubertenin başlaması ile belirtilerde ağırlaşmanın
olduğu bir dönem gözlenmektedir. Öz kıyım, patlayıcı duygu durum değişiklikleri,
agresiflik, huzursuzluk ve hiperaktivite oluşabilir. Göteburg çalışmalarında bu gibi ağırlaşma
klasik otistik ve otizm benzeri durum vakalarının %50’sinde gözlenmiştir. Bu tablonun
periodik olmasına bir eğilim vardır, bazı vakalar “normal”’e en az haftalar veya
aylar içinde dönerken bir süre sonra olumsuz davranışların olduğu yeni kötüleşme
dönemleri ortaya çıkmaktadır. Özellikle ailede afektif bozukluk öyküsü varsa bu durum daha sık
gözlenmektedir.
Tablonun kötüleşmesi
eşlik etsin veya etmesin pubertedeki bu belirti ağırlaşması sıklıkla ilaç
kullanımına neden olmaktadır. Bir çalışmada puberte öncesi otistik çocukların
sinir sistemin etkileyen ilaç kullanım oranı %25’ten az iken 16-25 yaşları arası
bu oran %75’lere çıkmaktadır. Kullanılan ilaçların çoğu puberte sırasında
ortaya çıkan buolumsuz tabloya önemli bir fayda sağlamazken,
bizim klinik görüşümüz lityumun bazen otizmdeki pubertal duygu durum dalgalanmalarını
kontrol edebildiği yönündedir. SSRI ve haloperidolun kullanıldığı bir çok vaka yayınlanmıştır.
Bu ilaçların etkinliği ile ilgili çok değişik sonuçlar bildirilmiştir. Bu nedenle
standart bir tedavi tanımlanamamaktadır ve uzun süreli ilaç kullanımı gündeme
getirilmelidir.
Bu arada “pubertal
belirti kötüleşmesinin” tamamen fiziksel gelişmenin bir sonucu olabileceği ve otistik
bireyin fiziksel güç kazanması sonucu belirgin hale gelmiş olabileceği de not edilmelidir. Öğretmenler
ve aileler, otistik çocuğun sergilediği davranış sorunlarının erişkin
hayatta da, hatta belki daha abartılı şekilde devam edebileceği gerçeğini fark
edeceklerdir.
İlerleme
Bir çok otistik çocuk gençliğe normal çocuklarda
puberte ile ilişkili ortaya çıkan davranış sorunlarından fazlası olmadan
gireceklerdir. Bazı çocuklar gençlik dönemi sırasında algılama ve kavrama becerilerini
geliştirmektedir. Bunlar genellikle okul yıllarının başlarında nispeten daha iyi
bilişsel becerilere sahip olan çocuklardır. Japonya’da yapılan bir çalışmada
yaklaşık 200 otistik vakanın %43’ü en çok 10-15 yaş arası olmak üzere gençlik dönemleri
boyunca belirgin ilerleme sağlamışlardır. (bu arada %32 vakada kötüleşme gözlenmiştir)
Aktivite
azlığı
Bir çok otistik çocukta küçük yaşlarda gözlenen
aşırı aktivite adölesan dönemde aktivite azlığı ile takip edilmektedir. Bazen
ileri derecede psikomotor yavaşlama ortaya çıkmakta ve belirgin depresif hisler olmamasına rağmen
ciddi aktivite başlatma sorunları gözlenmektedir. Büyürken, otistik hastalar –diğer yaşıtları
gibi- sıklıkla bazı objelerle oyun oynamak, bulmaca çözmek ve oyun amaçlı motor
aktivitelerde bulunmak ile ilgili meraklarını kaybedebilmektedirler. Bunlar normal yaşıtlarına
göre yeni hobiler bulma konusunda daha fazla sorunlar yaşamaktadırlar bu nedenle aktivite azlığı
riski daha fazla olmaktadır.
Fiziksel
görünüm değişiklikleri
Otistik, mental retarde veya sınırda zeka düzeyine
sahip çocuklarda bazen fiziksel görünümde değişiklik oluşur ki;sevimli, parlak bakışlı çocuklar gider puberte ile
birlikte yerlerine anormal ve donuk görünümlü çocuklar gelir. Sıklıkla bu tip değişiklikler
altta yatan, sadece çocukluk çağının ardından deri sorunları ve diğer fiziksel
görünüm değişiklikleri oluşturan, tubero sklerozis veya nörofibromatozis gibi fiziksel bir
bozukluğa bağlı olabilmektedir.
Seksüel
gelişme ile ilişkili sorunlar
Otistik hastaların çoğunda pubertede seksüel
gelişmeye bağlı ciddi sorunlar ortaya çıkmamaktadır. Otistik kızların
ailelerinin çoğu mestruasyonun başlaması ile neler olacağı ile ilgili kaygı yaşamaktadırlar.
Bu değişiklikler sıklıkla çocuk tarafından oldukça gerçekçi bir şekilde
kabul edilmektedir. Kural olarak, seksüel dürtülerdeki gelişme sosyal tutumlar “know-how” alanındaki
gelişmeler ile paralel olmadığından bu dürtüler utanılacak davranışlara
neden olmaktadır. Bu durum orta veya ileri derecede zeka geriliği bulunan otistik erkek çocuklarda
toplum önünde teşhircilikveya mastürbasyon yapma şeklinde
gözlenebilmektedir. Bazen de seksüel davranışlar nispeten daha gelişmiş tarzda ifade
edilmektedir. Bununla birlikte, bu uygunsuz seksüel davranışların en basit tanımlaması
şudur; otistik genç erkek hayatında bilebildiği en keyif verici şeyi yapmaktadır.
Otistik hastaların mastürbasyonları onları diğer ilginç uğraşılar ile tanıştırarak
genellikle kolaylıkla azaltılmaktadır.
Bazı
otistik hastalar kendileri planlamadan homoseksüel veya heteroseksüel ilişkiler içine
girebilmektedirler. Bunun en basit nedeni onların seksüel olarak kullanılabilecekleri konusunda
şüphelenme eksiklikleri yaşamalarıdır.
Depresyon
ve periyodisite
Yüksek fonksiyonlu otistik vakalarda ve Asperger
Sendromu vakalarında sıklıkla mutsuzluk hissi ve/veya depresyon bildirilmektedir. Bu daha iyi
fonksiyonlara sahip hastalar diğer adölesanlardan farklı olduklarının farkına
varmakta ve bu onlara acı vermektedir. Çok azı sağlam arkadaşlıklar geliştirme
çabasına girebilmektedir ancak sosyal ilişki kurabilmek için gerekli becerilere sahip olmadıklarından
başarısız olabilmektedirler. Bu kişilere sosyal beceri grupları, psikodrama ve
videodan kendileri ile ilgili geri bildirimler gençlere sosyal iletişim becerilerini öğretmede
faydalı olabilmektedir. Bu çabalar depresif hislerin aşılmasına da yardımcı
olmaktadır. Bazen destekleyici psikoterapi etkili olabilmektedir. İlaçlar çok seyrek kullanılır,
ama trisiklik antidepresanlar ve SSRI’lar otizmdeki depresif belirtilerin tedavisinde gündeme gelebilir.
Bir çok
klinik vaka bildirimi ve az sayıdaki sistematik çalışmalar otistik sendromlardaki belirtilerin
periodisitesini göstermektedir. Bu durum puberte ile daha bariz hale gelmektedir ancak aileler ile detaylı
bir görüşme yapıldığında depresif belirtilerin küçük yaşlardan beri zaman
zaman gözlendiği ortaya çıkacaktır.
Afektif
bozukluk öyküsü bulunan ailelerin çocuklarında otizm ile birlikte bazen tipik major depresyon
epizodları olmaktadır. Bu daha birincil bir depresif bozukluğu gösteriyor olabilir. Bu günlerde
otizm ile ailede afektif bozukluk öyküsü arasında bir bağlantı olabileceği düşünülmektedir.
Geçmişte yapılan çalışmalarda araştırmacılar ebeveynlerdeki tekrarlayan
depresyonun çocuklarda dezavantaj oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Daha yeni çalışmalarda
ise bunun yerine genetik faktörler üzerinde durulmaktadır. Ebeveynlerinde veya yakın akrabalarında
majör afektif bozukluk öyküsü bulunan otistik hastalar genetik geçişe bağlı bir
periodisite gösteriyor gibi görünmektedirler.
Katatoni
Wing yüksek
fonksiyonlu otistik vakalarda ve Asperger Sendromu vakalarında geç adölesan dönemde katatonik özellikler
gösteren bir grup tanımlamıştır. Bir takip çalışmasında; erken çocukluk
çağında otizm veya otizm benzeri bir bozukluk tanısı almış 46 hastanın 3
tanesinde 28-35 yaşlarında orta veya ileri derecede katatoni ortaya çıktığını
göstermiştir. Genç bir Alman kadın yakın zaman önce yayınladığı
otobiyografisinde klasik çocukluk çağı otizmi ile ağır katatoniyi birlikte yaşadığını
anlatmıştır.
Epilepsi
ve diğer tıbbi durumlar
Bir çok değişik nörolojik/tıbbi bozukluk
ile birlikte olan idiyopatik otizm vakaları tanımlanmıştır. Komorbid durumlar;
patogenetik olayın bir parçası olabilir (beyin fonksiyon bozukluklarının önemli
nedenleri oldukları için), otizm ile aynı temele sahip olabilirler (paralel tablolar olabilirler),
tesadüfi oluşabilirler.
Otizm ile
birlikte tıbbi bir bozukluğu bulunan çocuklarda prognoz büyük ölçüde tıbbi bozukluğun
doğasına bağlı gelişecektir. Örneğin; “Angelman Sendromu” veya
“tuberosklerozis” ile birlikte olan bir otizm vakası ile “frajil X” sendromu ile birlikte olan
bir otizm vakasının gelişimleri farklı olacaktır.Tıbbi bozuklukların tedavi edilmesi çabaları elbette ki prognozu etkileyecektir. Ayrıca
görme ve işitme fonksiyonları mutlaka araştırılmalıdır.
Otistik çocuklarda
sık sayılabilecek ölçüde, hayatın ilk yılından adölesan döneme kadar her hangi
bir dönemde epilepsi gözlenebilmektedir. Görünen odur ki bütün otizm vakalarının %20-30’u 30
yaşından önce epilepsi geçirmektedir. Ek olarak zeka geriliğinin bulunduğu durumlarda
epilepsi riski artmaktadır.
Otizm
ve/veya lisan bozuklukları gibi gelişimsel bozukluklar epilepsi ile beyin fonksiyon bozukluğu açısından
ortak temellere sahiptir. Bazı vakalarda epileptik olayın davranışsal ve gelişimsel
bozukluğun bir sonucu olduğu olarak görünmektedir. Epileptik deşarj klinik olarak nöbet gözlenmese
de belli ölçülerde patogenetik öneme sahiptir. Vakaların çoğunda tıbbi tedavi ile deşarjları
kontrol altına almak mümkün olabilmektedir.
Geçmişte
sadece bariz beyin disfonksiyonuna sahip çocukların otizm kategorisine dahil edilip edilmemesi ile
ilgili tartışmalar vardı. Geçmişlerinde hiçbir nörolojik disfonksiyon bulgusu
bulunmayan otistik hastalarda adölesan dönemde epilepsi ortaya çıkması bu düşüncenin yanlışlığını
göstermektedir. Günümüzdeileride epileptik nöbet geçirecek
hastaların erker çocukluk çağında (sıklıkla otizm tanısının konduğu
dönemde) tespit edilmesi mümkün değildir.
Mortalite
Otizm ile ilgili olarak yayınlanan makaleler gözden
geçirildiğinde 2-30 yaşları arasındaki grupta mortalitenin bariz şekilde yükselmiş
olduğu düşünülmektedir.Hayatın ilk yılından
30’lu yaşlara doğru ilerledikçe mortalitenin normal toplumda %0.6’larda iken otistiklerde
%2’lere kadar yükseldiği sonuçları bildirilmektedir. Otizmdeki yüksek oranlar, ağır
zeka gerilikleri ve epilepsi gibi ciddi tıbbi durumlar ile ilişkili olabilir.
Takip çalışmaları
İdeal çalışmalar prospektif, uzunlamasına
ve nüfusa dayalı (population based) olmalıdır, otizm ile komorbid durumlar ile ilgili açık
tanımlamalar bulunmalıdır (ör, zeka gerilikleri, lisan kayıpları, afektif
bozukluklar, OKB ve tıbbi sendromlar). Bu gibi değişik durumların uzun dönem etkileri ve
sonuçları da değerlendirmeye alınmalıdır.
Otizm, çocukluk
çağı psikozu veya otizm benzeri bozukluklar ile ilgili pek çok takip çalışmaları
yayınlanmıştır. 1970’lerin ortalarına kadar yayınlanan çalışmalar
Lotter tarafından incelemeye alınmıştır. Bu gözden geçirme bu bozukluklar ile
ilgili bir şablonun çizilmesine yardımcı olmuştur. Bu çalışmaların hepsi
güvenilir çalışmalardı ancak ne yazık ki sadece bir tanesi nüfusa dayalı bir çalışmaydı.
1980’lerde nüfusa dayalı çalışmaların sayısı arttı ve bu çalışmaların
gözden geçirilmesi 1990’ların başında yayınlandı. Yayınlanan bu çalışmaların
tümünde vakaların adölesan çağa kadar olan takiplerinde sosyal uyumlarındaki sorunlar
nedeniyle vakaların %60-75’inde kötü sonuçlarla karşılaşıldı. İyi
prognoz (normal veya normale yakın sosyal hayat ve iş ve okul ortamında kabul edilebilir
fonksiyonellik) sadece %5-15 vakada gözlendi.
PROGNOSTİK
FAKTÖRLER
Genel bilişsel
düzey
Muhtemelen en iyi prognoz göstergesi tanının konduğu andaki IQ düzeyidir. Genellikle
otistik çocuklarda IQ, hem normal hem de mental retarde olanlarda ileriki hayatlarında önemli bir değişikliğe
uğramamaktadır.
5-6 yaşlarından
önce 50’den düşük IQ skorlarına sahip olan çocukların neredeyse tamamı sosyal
fonksiyonlardaki sorunlar nedeniyle kötü prognoza sahip olmaktadırlar. Yüksek IQ düzeylerine sahip
olanlarda ise prognoz hakkında güvenilir bir tahminde bulunmak daha zor olmaktadır. Sosyal ilişkileri
kötü olanların otistik olsun veya olmasın ciddi zeka geriliği olan hastalar olduğu
ortaya çıkmaktadır. IQ skoru %50’nin altında olan bir kişinin bağımsız
bir hayat sürmesi beklenemez. Ancak prognozu daha ayrıntılı tahmin edebilmek için daha özgün
tanımlayıcı faktörlere ihtiyacımız vardır. Van Bourgondien ve ark. otistik ve
mental retarde olan erişkinleri aynı zeka düzeyine sahip ama otistik olmayanlarla karşılaştırmışlardır.
Otistik grup; ritüalistik davranışlar, anksiyete, garip davranışlar, kendilerini eğlendirebilme
güçlükleri ve diğer insanlardan kendilerini soyutlamaları bakımından daha yüksek sıklık
göstermişlerdir. Bu gibi belirtilerin skorlanması takip çalışmalarında faydalı
olacaktır.
Yüksek
fonksiyonlu otistik hastalar üzerine odaklanmış takip çalışmalarında düşük
zeka düzeyi olan otistiklere göre daha iyi prognoz gösterdikleri ileri sürülmüştür. Bu vakaların
önemli bölümünün meslek sahibi olabildikleri, bağımsız bir hayat sürdürebildikleri ve
hatta evlenip çocuk yetiştirebildikleri bildirilmiştir. Bu nedenle yüksek fonksiyonlu vakaların
prognozu otistik olmayanlarla karşılaştırıldığında büyü farklılıklar
göstermemektedir.
Schatz ve
Hamdan-Allen, otistik ve/veya mental retarde çocuklarda IQ ile VABS skorlarını karşılaştırmıştır.
Otistik olmayan mental retarde çocuklarda IQ’nun yükselmesi ile sosyal becerileri gösteren VABS skorlarında
da yükselme tespit edilmektedir. Otistik çocuklarda ise IQ düzeylerinin artışı VABS skorlarının
artacağı anlamına gelmemektedir.
Church ve
Coplan, otistik ve IQ düzeyleri %7/’in üstünde olan 15 çocuk vakası yayınlamışlardır.
15 hastanın hepsi de DSM-III-R tanı kriterlerini karşılamaktadırlar. Sonuçlarda bu
çocukların hepsinde de farklılıklar olmasına rağmen bariz bir gelişmenin olduğu
ve ileriki hayatlarında hiç birisinin otizm kriterlerini tam olarak karşılamaz duruma
geldikleri görülmüştür. Hepsinde oku ile ilişkili ve sosyal beceriler ile ilişkili inatçı
sorunlar gözlenmiştir. Çoğu yanlış anlaşılmış ve okulda yeterince
yardım alamamışlardır. Yazarlar çocukların prognozunda erken tanı servislerinin
önemini vurgulamışlardır.
İletişim
Bütün
takip çalışmaları 5-6 yaşlarında konuşmanın olmamasının kötü
prognoz işareti olduğunu göstermektedir. IQ ile iletişim düzeyi arasında sağlam bir
ilişki vardır ancak muhtemelen bazı lisan gelişim faktörleri de katkıda bulunmaktadır.
Takip çalışmalarında ciddi lisan güçlükleri bulunan vakaların çoğunun erişkin
hayatta sosyal beceri kayıplarının olduğu gösterilmiştir.
Konuşma
bir prognostik faktör olarak kullanılabilir ancak bütün çocuklarda kesin sonuçlar vermemektedir. 5
yaşında hiç konuşması olmayan vakaların (klasik otizm vakalarının yaklaşık
%50’si) bir bölümünün ileride önemli ilerlemeler gösterdiği ve orta derecede bir konuşmaya
sahip olabildikleri bilinmektedir. Seyrek olarak beklenmedik şekilde 10 yaşında veya daha ileri
yaşlarda konuşmaya başlayan çocuklarla da karşılaşılmaktadır.
Konuşmanın
gelişmesinde gecikmeye neden olan değişkenlerin tanımlanması için girişimlerde
bulunulmuştur. Sosyal yanıtsızlık işaretleri, fenomenler oluşturma ve kelime
taklitleri üretebilme becerilerizerinde durulan değişkenlerdir.
Mundy ve ark. otistik çocuklarda yaptıkları bir çalışmada sözel olmayan becerilenin
lisan gelişiminin ipuçlarını taşıyabileceğini ileri sürmüşlerdir.
Nöropsikolojik
kayıplar
Bazı çalışmalarda, esneklik ve bilişsel
becerilerin ölçümlerinin sosyal sonuç için iyi birer gösterge olabileceği bildirilmiştir ve
gelecekte muhtemelen otistik spektrumdaki bozuklukların prognozunu daha iyi öngören, daha gelişmiş
nöropsikolojik testler geliştirilecektir.
Ozonoff ve McEvoy, otistik deneklerde üç yıllık bir takip dönemi içinde zeka testlerinin
hem yürütücü fonksiyonlarında hem de teorisinde eksiklikler gözlemişlerdir. Ozonoff ve McEvoy,
küçük bir otistik ve normal IQ’ya sahip adölesan grubuna zeka teorilerini öğretmek için şekillendirilmiş
bir programın etkileri üzerinde çalışmışlardır. Test sonuçlarında anlamlı
bir yükselme gözlenmiştir. Sosyal beceri oranlarında ise bir değişiklik gözlenmemiştir.
Daha sonra yapılacak uzun süreli takip çalışmaları ile becerilerin ne ölçüde genelleştirilebileceği
ortaya konulmalıdır.
Diğer
insanların duygusal durumlarını anlayabilme ve onların duygularını paylaşabilme
zorlukları sosyal ilişki kayıplarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
Diğer insanların duygularına yanıtsız kalma örüntülerindeki süreklilik otistik çocuklarda
okul öncesi ve sonrasında 5 yıllık takibin ardından yapılan çalışmalarda
gösterilmiştir. Tüm zamanlarda yapılan testlerde yanıtsızlık ve empati dereceleri
çocuğun bilişsel düzeyi ile ilintili bulunmuştur.
Klin ve
arkadaşlarının yaptığı yeni bir çalışmada Asperger Sendromu olan bir
grup çocuk ile “sözel olmayan (non-verbal) öğrenme güçlüğü sendromu” (sağ
hemisfer hasarına bağlı ortaya çıkan gelişimsel öğrenme bozukluklarında sık
gözlenen bir durumdur) olan çocuklar arasında nöropsikolojik profillerde benzerlikler göstermiştir.
Bu bulgular detaylı bir nöropsikolojik araştırmanın önemini vurgulamaktadır. Bu
sayede ortaya konacak olan özgün kayıplar ve kapasite yetersizlikleri tanı geçişlerinde yardımcı
olacaktır.
TEDAVİ
Çocuklar erken yaşlarda (ör, iki yaş) otizm
tanısı aldıklarında veya şüphelenildiklerindesonradan
ortaya çıkan gelişimlerinin ister normale ister diğer bir bozukluk ile ilişkili
belirtilere kayması oldukça sık görünmektedir. Benzer şekilde bazı otizm ve ciddi bilişsel
bozukluklara sahip olan çocuklar başlangıçta fark edilmemiş olabilirler. Bu nedenle tanı
koymada takip süresi ve hastanın yaşı tanı için önemli faktörler olarak ele alınmalıdır.
Otizm olan
bireylerin küçük bir bölümü nispeten normal erişkinlere yakın bir gelişim gösterirler.
Takip çalışmalarının çoğunda bu vakaların oranı çok düşük yüzdelerde
kalmaktadır. Göteborg Çocuk Psikiyatrisi Departmanında 20 yılı aşkın bir süre
içinde görülen yaklaşık 700 otizm vakasının en az 12 tanesi 5 yaşının
altında iken Kanner otizminin tüm özelliklerin gösterirken 10 yıl sonrasında yaşıtlarına
göre sadece biraz garip hareketleri ve konuşmasında bazı tuhaflıkları olan bir gelişim
seviyesine ulaşmışlardır. Bununla birlikte hangi otizm vakalarının bu kadar
dramatik gelişme gösterdiği ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Çoğu programda bazı
olumlu yönler bulunabilmiştir. En başarılı olanlar otizm hakkındaki bilgilere
dayanan, gerçekçi ve uzun süreli programlardır. Tedavi destekleme ve aile ile sürekli iletişim içinde
olmayı temel almaktadır.
Venter ve
ark. uyguladıkları TEACCH programı sonrasında vakaların 15-20 yıl önceki
durumları ile karşılaştırıldığında daha iyi akademik performansa
sahip olduklarını bulmuşlardır. Bu gelişmede etkenin daha iyi yapılandırılmış
ve daha uzun süreli eğitimin olduğu düşünülmüştür. Kanada’da yapılan
epidemiyolojik bir çalışmada iki farklı coğrafi bölgede çocuklar arasında 15 puanlık
IQ farklılığı bulunmuştur. Bu farklılığın ihtimali bir açıklaması
düşük IQ seviyesi olan coğrafi bölgede daha az sayıda tıbbi servisin olmasıdır.
Lovaas tarafından yapılan bir çalışmada otistik olan okul öncesi çocuklarından
nispeten yüksek fonksiyonlu olanlarının yoğun eğitim programından büyü terapötik
kazanç sağladığını vurgulamaktadır ancak bu sonuç diğer çalışma
gruplarınca bu güne kadar tekrarlanmamıştır ve bu sonuçların düşük IQ
oranlarına sahip otistik vakalar içinde geçerli olup olmadığı kesin olarak
bilinmemektedir. Erken tanı koymanın faydalarını araştıracak yeni çalışmalar
yapılması gerekliliği vardır. Son yıllardaki bir başka üzerinde durulan konu;
çocuğun beceri eksikleri nedeni ile ortaya çıkan çevresel uyaran azlığının
etkileridir ve risk faktörü olduğu kanıtlandığında tedaviye erken başlamanın
önemi ortaya kesin olarak çıkacaktır.
SONUÇ
Ebeveynlerle
prognoz hakkında konuşulurken uyarıcı ve bilgilendirici bir yaklaşım içinde
olmalıyız. Otistik çocukları büyük bölümü garip davranışlar sergileyecekler,
sosyal ve psikiyatrik olarak hayatları boyunca yaşıtlarına göre dezavantajlı
olacaklarıdır. Ancak geri kalan hastalar neredeyse tamamen bağımsız bir hayat sürdürebilecek
kadar gelişim göstereceklerdir. Zeka geriliğinin düzeyi ve eşlik eden diğer durumlar (tıbbi
sendromlar ve diğer nöropsikiyatrik bozukluklar gibi) önemlidir ancak küçük çocuklarda bu durumların
çocuğun geleceğini ne ölçüde etkileyeceğini tahmin etmek imkansızdır.
Otistik
spektrum bozuklukları ile ilgili prospektif uzunlamasına çalışmaların devam etmesi
gerekmektedir. Değişik etmenlerin tabloya etkileri bu çalışmalarda araştırılmalıdır.
Henüz hangi etmenlerin prognozu ne ölçüde etkilediği tam olarak gösterilebilmiş değildir.
buna rağmen kısa ve orta dönem kazançlar özgün tedavilerden sonra tanımlanmıştır.
Belki de
ileride yapılacak takip çalışmalarında bakılması gereken en önemli şey
hayat kalitelerinin ölçümüdür. Belirtilerin şiddeti ile hastanın bunları algılaması
arasındaki korelasyonlar bilinmemektedir. Hasta ile birlikte yaşayan veya yakın çevresinde
olan kişilerin tepkileri ve tıbbi servislerin kalitesi hem hasta hem de ailenin gelecekte yaşayacağı
dezavantajlar üzerine önemli etkilere sahiptir.