Latince “Adolescere” den türetilen ve batı dilinde "Adolescent" diye
bilinen bu dönemin kelime anlamı "büyüme" olup, ruhsal alanda önemli
değişikliklerin belirdiği, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan hızlı
büyümenin ve olgunlaşmanın olduğu bir çağdır.
Ergenlikte Ortaya Çıkan Fiziksel Değişiklikler
Ergenlik
gerek fiziksel gerek duygusal değişimlerin çok hızlı yaşandığı bir dönemdir.
Püberte (erinlik) dönemi ergenlik döneminin başlangıcıdır. İnsanın cinsiyet
özelliklerini kazandığı gelişim dönemidir. Vücutta ve hormonlarda
değişikliğin ortaya çıkışıyla bu dönem başlamış olur. Ergenlik
belirtilerinin görülmesinden iki yıl önce her iki cinsin de hormonları yoğun
bir hazırlığa başlamıştır. Kızlarda ve erkeklerde püberte ve adolesan
döneminde androjen ve östrojen hormonları birlikte etkili olurlar. Çocukluk
döneminde hem östrojen hem de androjenler böbrek üstü bezleri tarafından
küçük miktarlarda üretilirler. Pubertede her iki cinste de görülen ilk
endokrin olay gonadotropinlerin salgısının artışıdır. Bunun sonucunda,
kızların overlerinde folikül gelişimi, erkeklerin testislerinde tübül
gelişimi görülür ve östrojen ile androjen hormonlarının üretimi gerçekleşir.
Her iki hormon her iki cinste de gelişir.
Bireyin
erinlik döneminde olduğuna karar verebilmek için en önemli 3 temel ölçüt;
1. Ay hali, gece
boşalmaları,
2. İdrarın kimyasal
analizinde, erkeklerde meni, kreatin ve androjen, kızlarda ise östrojenin
ortaya çıkması,
3. Kemik gelişiminin
röntgenle saptanmasıdır.
Erinlik yaşı
genellikle kızlar da 8-13, erkeklerde 9-14 yaşları arasındadır. Bu dönemde
görülen fiziksel değişimleri her iki cinste ayrı ayrı verecek olursak,
ERKEKLER
·Testis büyümesi
·Genital bölgede pubis kıllarının görülmesi
·İlk ejekulasyon (Penisten mayi ve spermin atılımı, boşalması)
·Jinekomasti (bir miktar göğüs büyümesi olup genellikle
geçicidir.)
· Puberteden yaklaşık 2 yıl sonra koltuk altı ve yüzde kıllanma
·Ter bezleri gelişimi ve yüzdeki kıl deliklerinin büyümesi
erkeklerde daha belirgindir.
·Boy ve kiloda artış ile larenks (gırtlak) gelişimi sonucu
sesin çatallaşması. (Bu değişimlerin en hızlı olduğu dönem 14 yaş olup,
ortalama 12-17 yaşları arasındadır. Boy değişiminin büyük kısmı erkeklerde
kızlardan daha sonra görülür.)
· Pubik kıllanma dikey olarak karına ve yanlamasına baldıra
yayılır. Omuz genişliği artar.
KIZLAR
·Meme tomurcukları ve areola genişler.
·Koltuk altı kıllanma erkeklerden daha önce başlar. Ter bezi ve
por (delik) gelişimi erkeklerden daha az belirgindir.
· Kilo ve boy artışı erkeklerden iki yıl önce görülür. Kızlarda
püberte sonrası boy artışı erkeklerden daha azdır.
· Pubik kıllanma yatay olarak alt abdomene (karın) ve uyluğun
medial (iç) yüzlerine yayılır. Meme başı koyulaşmış ve areoladan dışarıya
doğru projekte olmuştur.
Ergenlik
belirtilerinin başlaması ile birlikte hormonların etkisiyle de boy
uzamasında belirgin bir hızlanma görülür. Ergenlik başlangıcında erişkin boy
uzunluğunun yaklaşık %80’i, 2- 4 yıl içinde erişkin boyun % 99 una erişir.
Boy büyümesi ergenliğin son evrelerinde giderek yavaşlayarak kızlarda 16-18,
erkeklerde 18-20 yaşlarında durur. Erkekte omuzlar genişler, kalça dar
kalır; kızlarda ise tersi olur. Kalça ilerdeki doğum olayına hazırlık olmak
üzere genişler.
Fiziksel Değişikliklerin Duygu ve Davranış Üzerindeki Etkileri
Ergenlikteki
fizyolojik değişikliklere karşı duygusal tepkiler çok çeşitli yönlerden
incelenmiştir. Genellikle kabul edilen bu değişiklikler sırasında gencin
dikkatinin ve enerjisinin kendine dönük olmasıdır. Genç bedeninde meydana
gelen hızlı değişiklikleri çoğu kez bedenine karşı “bir yabancılaşma” olarak
algılamaktadır. Yüzünü, bedenini merak eder, nasıl bir yüzü oldu, nasıl bir
bedeni oldu, nasıl bir kol adalesi oldu, bütün bunları ve kendisini çok
inceler. Dikkati daha çok bedenine yöneliktir. Enerjisi giyimine,
güzel bir kız mı, yakışıklı bir erkek mi olduğu üzerinde
yoğunlaşmıştır.
Hızlı büyüme
ve bedendeki değişiklikler, yorgunluk ve huzursuzluk gibi belirtilerle
kendini gösterir. Bu dönemde toplumsal sorumluluk ve görevlerin eklenmesi
yorgunluk ve sinirlilik halinin daha yoğun şekilde ortaya çıkmasına neden
olur. Genç bu yükleri çekecek kadar güçlü değildir.
Fiziksel
değişikliklerin davranış ve duygular üzerindeki genel etkilerini şöyle
sıralayabiliriz:
Çalışma
isteksizliği; Büyüme bütün enerjiyi çekmekte, başka yerlerde enerji
kullanımı düşmekte ve bu da gencin çabuk yorulmasına neden olmaktadır. Bu
yüzden de gencin eski çalışma isteği eskisine oranla azalır.
Ahenksizlik; Erinlik başlayıp da bedende hızlı bir büyüme ortaya çıkınca
hareketlerde ve dengede ahenksizlik belirir. Ergende bir ağırlaşma ve
sakarlık görülmeye başlar. Fiziksel büyüme yavaşladıkça, ergen beden
oranlarının yeni hızına gittikçe daha fazla uyum gösterir hale gelir.
Huzursuzluk; Bedeni ve ilgileri farklılaştıkça, genç yeni ilgiler ve
uğraşlar arayacak ve durmadan değişik işlere girişecektir. Büyüyen bedende
fiziksel huzursuzluk da vardır. Uzun süre bir yerde oturamaz. Bu fiziksel
gerginlik onu dolaşmaya iter.
Cinsiyetle
Fazla Uğraşma; Cinsiyet organlarındaki büyüme ve bu büyümenin yarattığı
duygular çocuğun ilgisini bu bölgelere çeker. Mastürbasyon erkeklerde 13-14,
kızlarda 10-12 yaşlarında üst noktadadır. Ayrıca aşırı çekingenlik ve çok
sık hayal kurmalara da bu dönemde rastlanır. Kızlar bu dönemi erkeklerden
daha zor geçirirler. Bunun nedeni ise bu evreye erkeklerden daha önce
girmeleri ve toplumsal kısıtlamalara erkeklerden daha fazla boyun eğmeleri
nedeniyledir.
Ergenlik Döneminde Ortaya Çıkan Duygusal Değişiklikler
Ergenlik
döneminin başlaması ile beraber, ailenin denetiminde olan çocuk gitmiş, onun
yerine sorumluluğunu kendisi almaya, aile denetiminin dışına çıkmaya çalışan
bir genç olmuştur. Yeni arayışlar içerisinde olan genç, “ben kimim, neyim,
ne olacağım, toplumdaki yerim ne?” gibi soruları bilinçsiz olarak kendine
sormaya başlamıştır. Anne babanın etkisinden kurtulmaya, sıyrılmaya çalışır.
Onun gözünde artık, anne ve babası hiç yanılmaz, hiç haklı kişiler değildir.
Onları eleştirici bir gözle yeniden değerlendirmeye başlar. Beğenileriyle
alay eder, düşüncelerini eskimiş bulur, inançlarını kuşkuyla karşılar, sanki
artık anne ve babasından öğrenecek bir şeyi kalmamıştır. Anne ve babanın
öğütleri batar, uyarıları onu kızdırır, tabii ki bunları yaparken dengeli ve
kontrollü değildir, aşırıya da kaçabilir. Gencin bu davranışlarının nedeni,
bağımsız olduğunu vurgulama savaşı, kimlik sorunu mücadelesidir.
Maziden kopma yani bağımlı, uyumlu, ailesinin denetiminde olan birisi değil
de, özgür bir birey olarak istikbale adım atma, varolduğunu, bağımsız bir
birey olduğunu hissetmesidir.
Gençlik
döneminde ortaya çıkan ve her genç için normal kabul edilen duygusal
değişiklikleri şöyle sıralayabiliriz:
1.
Yalnızlık isteği; 12-13 yaşlarına rastlayan bu dönemde evin
etkinliklerine de karışmak istemez ve de bir süre kendini yalnızlığın içinde
bulmak ister.
2. Can
Sıkıntısı; Erinlik döneminde ergen, çocuklukta daha önce zevkle oynadığı
oyunlardan, isteklerden, yaptığı görevlerden bıkmış ve toplumsal eylemlerden
kendini çekmiştir. Bu etkinlikleri aptalca karşılayan ergen kendini can
sıkıntısı içinde bulur.
3.
Toplumsal Zıtlık; Ergen çevredekilerin etkinliklerine katılmakla kalmaz,
her an kavga ve saldırıya hazır bir durumda, onların neşe ve huzurlarını
engellemeye çalışır. Evle çatışma halindedir. Ailesindekileri beğenmez,
kızar, alay eder. Huzursuzluk merkezi gibidir. Zıt gider, tartışmaya
hazırdır.
4.
Otoriteye Karşı Direniş; Kız ve erkek çocukların ana babalarıyla olan
çatışmaları 13 yaşlarında en üst noktaya ulaşır. Anneler çocuklarla daha
uzun süre beraber olduğundan ve daha çok işlerine karıştığından onlara karşı
direniş daha çoktur.
5. Karşı
Cinse YönelmişZıtlık; Kızlar karşı cinsle olan zıtlığı,
erkeklerden daha çok yaşarlar. Kızlarda erkeklere karşı küçük düşürücü
davranışlar ve nefret daha sık görülür.
6.
Duygululuğun Artması; Karamsarlık, asık suratlılık, ufacık bir nedenle
ağlamalar bu dönemin duygululuğu sonucu olmaktadır. Hiç bir şeyden hoşnut
olmamak, her söyleneni kendine yönelik bir eleştiri gibi almak ve alınmak bu
dönemin davranış özellikleridir.
7. Kendine
Güvensizlik; Genç, yaşamının akışındaki duygusal dalgalanmalar
içerisinde, bir an kendini kısa bir süre için güvensiz olarak hisseder. Bu
kendine güven eksikliği, kısmen bedensel dünyasında meydana gelen
değişiklikler sonucu oluşan fiziksel direncinin azalmasından, kısmen de
üzerindeki toplumsal baskıdan ve eleştiriden ileri gelir.
Ergenlik Döneminde Düşünce ve
Zekanın Gelişmesi
Bireylerin
bilgi edinme ve bu bilgiyi kullanma biçiminin gelişimine “bilişsel gelişme”,
yeni bilgiyi alıp daha önce öğrendiklerini kullanarak karşısına çıkan yeni
problemleri çözebilme yeteneğini ise “zeka” olarak tanımlayabiliriz.
Gençlik, bireyin yetişkin düşüncesine özgü bilişsel yetenekleri kazandığı ve
geliştirdiği bir dönemdir. Bu süreç, soyut (formal-operasyonel) düşünceye
geçişle başlar.
Zekanın ergenlik dönemine kadar dik bir eğri boyunca hızla geliştiği, 15-16
yaşlarında doruğa ulaştığı, ondan sonra yatık bir eğri izleyerek 20 yaşına
kadar yavaş bir gelişme gösterdiği kabul edilmektedir. Erkekler kızlara göre
görsel-uzaysal, matematiksel konularda daha avantajlı iken, kızlarda dil
gelişimi daha erken başlar.
Ergenlikte Kimlik
Kavramı ve Gelişimi
Sosyal
olgunluğa erişmenin üç önemli boyutu olan bağımsızlık, kimlik ve cinsel
kimliğe uygun olan davranışları kazanmak gençlik döneminde farkına
varılan ve çocuklukta çözümlenmemiş sorunların çözümü için son şans
olduğundan bu dönem insan yaşamında önem kazanmaktadır.
Gençlik
döneminin en önemli bir sorunu kendi “benliğine” ilişkin KİMLİĞİNİ
kazanmasıdır. Çağdaş bir toplumda yaşayan her insan üç ayrı kimlik kavramı
geliştirir. Bunlar kişisel, ulusal ve evrensel kimlik kavramlarıdır. Bu
kimlik kavramları birbirini karşılıklı etkileyerek ve tamamlayarak insan
yaşamına anlam verir. Diğer önemli bir husus da gencin cinsel kimliğini
kazanmasıdır. Cinsel kimliğin kazanılması, gençlik döneminde ortaya çıkan
cinsiyete özgü fiziksel ve hormonal değişiklikleri, iki cins arasındaki
belirgin farkları psikolojik olarak kabul etmek, kendi cinsine ilişkin
davranış biçimlerini, cinsiyet rollerini benimsemek, karşı cinsle yakın ve
sağlıklı ilişkiler kurabilmektir.
ERGENLİK VE KİMLİK BOCALAMASI
Ergenlik
başkalaşım (metamorphose) ve dönüşüm (mutation) demektir. Ergenlik
döneminde birey hem bedensel, hem ruhsal, hem de toplumsal alanda değişime
ve dönüşüme uğrar.
Ergenlik
dönemi bireyin, farklı yaşam alanlarında “ben kimim?” sorusuna yanıt
aradığı, yaşam içinde yürüyeceği yolu çizmeye başladığı bir evredir. Bu
süreç “kimlik şekillenme” (identity formation) sürecidir ve ergen bu
temel görevini yerine getirirken birçok sorun ve karmaşayla yüzyüze
kalacaktır. Bu öyle bir evredir ki literatürde ve kuramlarda ergenlik stres
ve karmaşa dönemi olarak betimlenmektedir.
Ergenlik terimi ile
eşdeğer kullanılan terimler adolesan, puberte ( latincede puberscere: yani
kıllarla kaplanmak), gençlik ve juvenil dir.
Ergenlik psikolojisi
konusunda bugünkü anlamıyla, bilimsel diyecebileceğimiz ilk çalışmayı yapan
ve Adolesence adlı kitabı yazan G. Stanley Hall’a göre ergenlik yeniden
doğuş dönemdir. Hall, filogenetik (türün evrim içinde gelişimi) ile
ontogenetik (bireyin yaşam süreci içinde gelişimi) gelişimi simetrik kabul
eder. Hall, ergenlik dönemini insan yavrusunun, toplumun bir bireyi
olacak şekilde uygarlaşma dönemi olarak görür. Fransız psikanalist
Françoise Dolto da ergenliği ikinci doğum olarak tanımlar ve dönemde bireyin
kırılgan olduğunu belirtir.
S. Freud’a göre ergenlik
Ödipal çatışmanın yeniden yaşanmasıdır. Çocuğun 3-5 yaşları arasında
yaşadığı Ödipal çatışma, dürtülerin bastırılması, cinsel kimliğe
ulaşılması ve toplumsallaşmaya yönelik ilk adımların atılmasıyla çözümlenir.
Ergenlik döneminde bu çatışma, biyolojik dürtülerin güçlenmesiyle yeniden
ortaya çıkar ve yeniden bir toplumsallaşma süreci yaşanır.
Anna Freud ergenliği
“fırtına ve stres dönemi” olarak tanımlarken ergenliği çelişkiler dönemi
olarak görür. Peter Blos’a göre de ergenlik “ikinci ayrılma-bireyselleşme”
dönemidir. Nesne ilişkileri kuramcılarından Jacobson’a göre ise bu evre “yas
dönemi”dir. Anne-babadan ayrılma sürecinin ergende yas benzeri bir durum
ortaya çıkardığı ve yasın çözümlenmesinin ego ideali gelişiminde
önemini vurgular.
Kişiler-arası (interpersonal)
ilişkiler kuramının öncüsü olan Sullivan, ergenliği cehenneme benzetir.
Fakat son dönemlerde yazarlar ergenlik döneminin yaşamın diğer dönemlerinden
daha stresli ve sorunlu olmadığını görüşünü savunmaktadırlar (Offer ve ark.
1990).
Ergenlik dönemi
bilişsel-gelişimsel kuramda (Jean Piaget) “Soyut İşlem Evresi” içinde
yer alır. David Elkind (1979) bilişsel gelişim içinde, ergenlerin soyut
düşünme yeteneğiyle çocuklardan farklı biçimlendikleri benmerkezciliğe
dikkat çekmektedir.
Ergen gelişiminin çok
boyutlu olması (biyolojik, psikolojik ve toplumsal) ergenliğin sınırlarının
net bir şekilde belirlenmesini engellemektedir. Yaş olarak bu süre genelde
12-21 yaş arası kabul edilmektedir (Marcia 1980).
Ergenlik kimlik şekillenmesi (identity
formation) için temel evredir.
KİMLİK KAVRAMI VE KURAMLARI
Marcia
kimliği, duyu (sense), tutum (attitude) ve çözülme (resolution)
kavramlarıyla açıklar ama yazar bu kavramla ilgili olarak en iyi terimin
“içsel bir kendilik yapılanması” (internal self-constructed) olduğunu
belirtir. Kimlik bireyin dürtülerinin, yeteneklerinin, inançlarının ve
bireysel tarihinin dinamik bir organizasyonudur (Marcia 1980).
Erikson ise (1968) kimlik
oluşum sürecini bilinç ve bilinç-dışı mekanizmaların bileşimi olarak
açıklamaktadır. Yazara göre ego-kimliği kavramı bireyin kendine bakışının
yapılanmasıdır.
KİMLİK DUYGUSU
“Self”
kelimesinin Türkçe olarak “kendi, kendilik, öz, bazen de benlik”
anlamına gelir. “Öz “ karşılığı yani “kendim” anlamında uygun kaçmaktadır.
Mesela self-respect: öz saygı, self-confidence: öz güven uygun olmaktadır.
Kimlik çok
çeşitli bağlamlarda kullanılan bir kavram-ego kimliği, öz kimliği, kişisel
kimlik, grup kimliği, ulusal kimlik, cinsel kimlik, kültürel kimlik, mesleki
kimlik ve başkaları. Bunların hepsi bireyin kimlik duygusunun değişik
yanlarını oluştursa da bu duygunun kaynağına inmek açısından anahtar kavram
ego kimliğidir (ego identity).
Dereboy
(1993) kimlik duygusu ve bileşenlerini şöyle açıklar: “kimlik duygusu,
bireyin kendini birey olarak benzersiz ve kendine özgü bir tarz içinde
varolduğunu ve bu tarzın süreklilik gösterdiğini duyumsayışıdır”
Kimlik duygusu belirli yaşantıların bileşimidir:
1.Özün (self) zaman içindeki
aynılık ve sürekliliği: çocukluktan bu yana dış görünüşümüz, düşünce ve
davranışlarımız değişmekte olsa bile biz hep aynı insan olarak kaldığımızı
duyumsarız. Bocalama içindeki hastalar, çocukluklarını kendi geçmişleri
olarak algılamakta zorlandıklarını belirtirler. Öyle ki, kimi hastalar
çocukluk resimlerine baktıklarında resimdeki çocuğun kendileri olduğunu
bildiklerini ama öyle hissedemediklerini, ya da kendilerini o çocuğun
büyümüş hali gibi düşünmekte güçlük çektiklerini dile getirmektedirler. Yani
kendi geçmişine yabancılık hissetmektedirler.
2.Özün roller içindeki aynılık ve
süreklilik yaşantısı: günlük yaşantımızda sürekli olarak değişik
ortamlar ve insan ilişkileri içinde farklı rollerde oluruz. İçine girdiğimiz
değişik roller arasında derinden derine bir tutarlılık ve özümüze uygunluk
olduğunu duyumsarız. Bocalama içindeki gençlerin başta gelen yakınmaları
arasında, her ilişkide bir başkası olmak ve hangi ilişkide gerçekten kendisi
olduğunu bilememek gelir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu gençler,
davranışlarının sahte olduğunu, sürekli rol yaptıklarını ve kendileri
olamadıklarını düşünürler.
3.Özün başkaları önündeki aynılık
ve süreklilik yaşantısı: insanlarla farklı ilişkiler kurarız.
İlişkilerimizde inişler-çıkışlar olur. Yine de ilişki kurduğumuz insanların
hepsinin biz de aynı insanı tanıdıklarını düşünürüz.
4.Kendi yolunda yürüyor olma
yaşantısı: bireyin seçtiği ve yürüdüğü yolun kendi yolu olduğunu
algılaması, yöneldiği geleceğin özüne uygun olduğunu duyumsaması.
Kimliğin bu temel bileşeni
birbirinden kesin sınırlarla ayrılamaz ve birbirleriyle ilişkilidir.
Öz İmgesi (self-image) ve Nesne İmgesi (object-image)
ile Tasarımları (representation)
Bilinçdışımızda tüm etkileşimlerimizin kaydının tutulduğunu ve yaşamımızdaki
önemli insanlar için de özel dosyalar açıldığını söyleyebiliriz. Örneğin
annemizle ilgili bir anne imgesi yani daha genel deyişle “nesne imgesi”
oluşmaktadır. Tabi ki bu nesneler sadece görüntü değil nitelikleriyle anlam
ifade eden imgelerdir. Eğer annemiz bizi olumlu bir davranış nedeniyle
kutluyorsa “seven beğenen anne imgesi” olarak kaydedilecektir. O andaki
kendi görüntümüz de “sevilen, beğenilen, kıvanç duyan, iyi ben” olarak
kaydedilecektir. Buna da öz imgesi (self-image) diyebiliriz. Yani
öz imgesi bir yönüyle ilişkiler sırasında belirlenmektedir. Durmadan
yenilenen öz imgeleri eskisiyle karşılaştırılır. Bütün görüntüleri üst üste
getirip, hepsinden bir iz taşıyan tek ve genel bir görüntü yaratmaya
çalışır. Çevremizdeki insanlarla etkileşimden kaynaklanan öz
imgelerimizin bilinç dışı harmanlanması ile oluşan genel görüntüye öz
tasarımı (self-representation) denir. Aynı şekilde, çevremizdeki
insanların herbirinin beynimizde oluşan harmanlanmış görüntüsü de
nesne tasarımı (object-representation) olarak adlandırılır.
Tabi ki sadece bunları ilişkiler belirlemez.
Öz
imgelerinin genel olarak bilinçöncesi olması, bunların harmanlama sürecinin
bir de bilinçli yanı olduğunu düşündürür. Kişinin, kendisine ilişkin bu
bilinçli algısını öz kavramı (self-concept) olarak anabiliriz.
Bilinçdışında kullanılan harç birincil süreç düşünce (primary
process thinking) iken, bilinçte kullanılan harç ikincil süreç düşünce
(secondary process thinking) dir. Öz kavramı daha çok bilişsel psikoloji
alanında kullanılır. Yani insanın bilinçli olarak kendisini algılaması ve
kendi üzerinde düşünmesidir. Erikson (1968) kişinin kendisi üzerine
bilinçli algısı ve düşüncesini “Ben” olarak adlandırılır. Aynı
sekilde bilinçli düzeyde algılanan nesne imgeleri ise nesne kavramı
olarak adlandırılır. Kişinin beynindeki nesne tasarımları ve nesne
kavramları topluca o kişinin iç nesnelerini (internal objects) ya da
nesne dünyasını (object world ) oluşturur.
Kişinin
kendisinin biyolojik, ruhsal ve toplumsal özellikleriyle kendi beyninde
oluşmuş görüntüsü öz (self) olarak adlandırılır. Bize kendini
nasıl gördüğünden söz eden bir insan öz kavramını ortaya koymaktadır.
Kendini kötü ve değersiz gördüğünü ifade eden bir hasta öz kavramını
aktarmaktadır. Biz özü derin olarak hisseder ve dolayısıyla “ben”
diyebiliriz ki buna öz duygusu (sense of self) denir. Öz duygusu;
kendi bedenimiz içinde kendimiz olarak varolduğumuzu duyumsayışımızdır.
Öz
imgelerin ve nesne imgelerinin bilinçdışında biribirinden ayrıştırılması
gerekir. Öz duygusu kimlik duygusuna göre daha temel bir yaşantıdır. Öz
duygusunu olmadığı yerde kimlik duygusundan bahsedilemez.
Beynin
bilinçdışı etkinliği psikanalitik alanda “ego” dur. Egonun temel işlevi
yaşantıları gözlemek ve sentezlemektir.
Ergenliğe
girişle birlikte öz imgeleri arasındaki çelişki daha keskin biçimde
algılanmaya başlanır. Buda gencin kendisini tutarlı bir kişi olarak
algılamakta zorlanmasıdır. Olumlu ve olumsuz öz imgelerinin kaynaştırılması
ile öz kimliği oluşturulur. Yani kişinin kendisini olduğu gibi
kabul edebilmesidir. Kimlik duygusu egonun yaşantılarını gözleyici ve
örgütleyici işlevlerinin ürünü olarak görülmelidir (Erikson 1968). Ego
kimliği terimiyle anlatılmak istenen, egonun kimliği değil; egonun
işlevselliği sonucu yaratılan ve sürdürülen kimlik duygusudur.
Burada
özdeşim (identification), içe-atım (introjection), yansıtma (projection) ve
içe-alım (incorporation) kavramları da ele alınmalıdır. Mahler’e göre 5.nci
ya kadar bebek , annesini kendisinin dışında bir varlık olarak değil;
kendisinin bir parçası olarak algılar. Bu evre sembiyotik dönem
olarak adlandırılır. Bu dönemde öz ve anne imgeleri ayrıştırılamaz. Daha
sonra ayrışma-bireyselleşme süreci başlar. 3 yaşına kadar büyük kısmı
tamamlansa da yaşam boyu sürer. Ayrılma ve bireyselleşme yönündeki ikinci
büyük atılımın gençlik çağında kimlik oluşumuyla birlikte gerçekleştiği
söylenebilir.
Nesne
ilişkilerinin içselleştirilmesi ile özdeşim oluşur. Çocukta sevdiği
insanlara benzemek, onlar gibi olmak arzusu varlığını sürdürmektedir. Bunun
etkisiyle, o insanların benimsediği özelliklerinin kendisinde bulunduğunu
düşler. Bu düşlemler, çocukta gerçekçi öz imgelerine ek olarak arzulanan
öz imgelerinin (wishful self-images) doğmasına neden olur.
Kimlik Kuramları
Erikson-Psikososyal
Gelişim Kuramında Kimlik Kavramı: Erikson’un ego gelişimini beşinci
evresi kimlik duygusuna karşı rol karmaşasıdır. Ego kimliği, bireyin
geçmiş deneyimlerinin, daha sonraki evrelerde zorlayıcı biçimde artan ve
çeşitli sosyal rollerin içinde egonun uyumsal işlevleriyle yeniden
harmanlanmasıdır. Ego kimliği duygusu ego kimliğinden alınan süreklilik (continuity)
ve aynılık (sameness) algısıdır.
Bu aynılık
ve sürekliliğe olan güven başkalarının gözünde de doğrulanmalıdır. Bireyin
kimlik duygusunun, cinsel, mesleki, toplumsal, etnik, ideolojik açıdan
tanımlanmaya ve kabul görmeye gereksinimi vardır. Bu sosyal kimlik
duygusunu oluşturur. Bireyin içinde bulunduğu toplumda bir yer edinmesi,
rollerini ve değerini tanıması sosyal kimliğin özünü oluşturur. Birey
yaşamındaki önemli alanlarda anlamlı bağlar (commitment) kurmalıdır ve
sosyal kimliği bu bağlar oluşturur. Sosyal kimlik, bireyin günlük yaşamda
değişen rollerinde (evlat, eş, baba) aynılığı kavramasıdır (Marcia 1993).
Bireyin
geçmiş deneyimleri ve özdeşimleri ile şimdiki deneyim ve özdeşimlerinin
bileşimine Erikson kişisel kimlik demektedir. Yazara göre sosyal
kimlik ve kişisel kimlik ego kimliğinin bileşenleridir. Erikson ergenliği
yeniden yapılanma (reconstruction) olarak görür, bu nedenle de kimlik
duygusunun kazanılmasında en kritik evreyi ergenlik kabul eder. Erikson
kimlik oluşumunu nesne ilişkileri açısından içe atımlar-özdeşimler-kimlik
oluşumu olarak üç aşamayla açıklar. Yazar içe atımı kısaca, bir
başkasının imgesinin ilkel içe alımı olarak tanımlar ve içe atım düzeneğini
yaşamın erken dönemlerinde yer alan bir nesne ilişkisi biçimi olarak görür.
Özdeşim kavramı, toplumsal roller ve bunların tanınmasıyla ilişkilidir. Yani
çocuk çevresindeki bireylerin üstlendikleri rollerin farkına vardıktan
sonra, bu rollerle özdeşim yapar. Yaş ilerledikçe üstlenilecek olan
toplumsal rollerin üst-üste dizilişini, yani hiyerarşisini öğrenir ve bu
rollere hazırlanır. Kimlik oluşumu, yalnızca öz imgelerinin değil, egoda
saklanan rol imgelerinden oluşan özdeşimlerin de kaynaştırılmasıdır.
Kimlik oluşumunda özdeşimlerin seçici olarak özümlenmesi ve bazılarının
atılması gereklidir. Bu özümleme ile aynı zamanda ego ideali netlik
kazanacaktır. Kuramcı kimlik oluşumunun aşamalı-oluşum (epigenesis)
gösterdiğini vurgulamaktadır.
Psikososyal Gelişim Kuramı’nda ergenlik döneminde yaşanan psikososyal kriz
kimlik krizi adını almıştır. Erikson’a göre ego kimliği dış
uyaranlarla bağlantısı önemlidir ve ergenlik döneminde birey yaşadığı
fiziksel ve psikolojik gelişim nedeniyle yoğun bilgi uyaranına maruz
kalmaktadır. Bu durumda, bu bilgilerin organizasyonu güçleşir ve kimlik
duygusunda sorunlar ortaya çıkar.
Kimlik Krizi yaşantısı Erikson’a göre 4 şekilde sonuçlanabilir:
1.Kimlik duygusunun
kazanılması (identity achievement): bireyin yaşam alanlarındaki
bağlantılarını (commitment) yapmış, yolunu belirlemiş olması.
2. Askıya alma (moratorium):
Birey bağlantı yapmayı erteler, kesin bağlantılar yapmadan önce bazı kimlik
örüntülerini deneyerek araştırma yapar. Ergen, yetişkinlik sorumluluklarını
almaya geçişte bir tür hazırlanma ve zaman kazanma dönemi seçer.
3.Kimlik
karmaşası (identity confusion): ergen güçlü travmalarla karşılaşıp,
toplumsal hoşgörüyü bulamazsa karmaşa yaşar. Bu klinik belirtiler gösteren
psikolojik bir durumdur (Erikson 1984).
4.Kimlik
Dağınıklığı (identity diffusion): kimlik karmaşasının daha da ağırlaşmış
ciddi psikiyatrik hastalık olarak görülen halidir.
5.Ters kimlik (negative
identity): kimlik karmaşası yogun olan ergen bu rahatsızlık duygusundan
kurtulmak için, toplumsal beklentilerin tam karşıtı olan rolleri ve
idealleri benimser.
James Marcia-Kimlik Durumları
(Statüleri) Kuramı (identity status)
Kimliği ölçülebilir ve
gözlenebilir özelliklerini ön plana çıkararak ele alan kuramcı J. Marcia’dır.
Kuramcı kimlik duygusunun işevuruk (operational) tanımını ortaya koymuştur.
Kimlik yapılanmasını dinamik bir süreç olarak değerlendirmekte; öz-nesne
ayrışması ile başladığı ve ileri yaşta son bulduğunu vurgulamaktadır.
O’na göre temel olarak
iki yaşam alanı-ideoloji ve kişiler arası ilişkiler- vardır.
İdeoloji alanında; dini inançlar, politik seçimler, meslek seçimi,
felsefi yaşam biçimi, kişiler arası ilişkiler arasında; arkadaşlık,
flört, cinsiyet rolü, boş zaman uğraşısı gibi yaşamsal alanlar
tanımlanmıştır. Bireyin bu yaşam alanlarında kimlik tanımlamalarını yaptığı
ve kimlik duygusunun bu alanlardaki davranışlarla görülebileceği sayıltısı
Marcia’nın görüşlerinin temelini oluşturur.
Marcia’nın
kuramında, kimlik şekillenmesinin, iki boyutu mevcuttur. Birincisi, yaşam
alanlarında, çeşitli alternatifler arasında seçim yapabilmek için yaşanan
yoğun sorgulama süreci- seçeneklerin araştırılması (exploration of
alternatives)- dır. Bu yaşamsal alanlarda, alternatifler arasında bir karara
varma ve bu kararın gerektirdiklerini yerine getirme ise ikinci boyut-bağlanma
(commitment)-dir. (Marcia 1993).
Marcia yaşam
alanları ve kimlik şekillenmesinin iki boyutunu göz önünde bulundurarak dört
ayrı kimlik statüsü tamamlanmıştır (Marcia 1993):
1. Başarılmış Kimlik Statüsü (Achievement): yoğun bir araştırmadan
sonra yukarıda tanımlanan yaşam alanlarında kalıcı bağlanmalar yapılmıştır.
2. Askıya Alınmış Kimlik Statüsü (Moratorium):
Yoğun bir araştırma yapılmıştır ama herhangi bir bağlanma yapılmamıştır.
3. İpotekli Kimlik Statüsü (Foreclosure)
hiçbir araştırma yapılmadan yakın çevredeki otorite figürlerinin (ana-baba,
geleneksel beklentiler) birey için önerdiği ya da planladığı beklentileri
karşılayan bağlanmalar yapılmıştır.
4.Dağınık Kimlik Statüsü (Identity
Diffusion): Ergen yoğun bir araştırma yapmış fakat hiçbir bağlantı
gerçekleştirememiştir veya bağlantı yapmak için hiçbir araştırma
yapmamıştır.
BAŞARILMIŞ
ASKIYA ALINMIŞ
İPOTEKLİ
DAĞINIK
Seçeneklerin Araştırılması
Var
Var
Yok
Var ya da yok
Bağlanma
Var
Yok
Var
Yok
Marcia
(1993) başarılmış ve askıya alınmış kimlik durumlarına üst kimlik
durumları, ipotekli ve dağınık kimlik statülerine alt kimlik
durumları olarak tanımlar.
Kimlik Bunalımından
Kimlik Bocalamasına
Genç bir hastanın
sorununun depresyon mu yoksa kimlik bocalaması mı olduğunu sormak bir
yanılgı olur. Çünkü, biri klinik-betimleyici (deskriptif) bir durumu diğeri
ise dinamik-çözümleyici (analitik) durumu tanımlamak için kullanılır.
Kuşkusuz, klinik ve dinamik tanılar birbirlerini tamamlar. Erikson
kimlik bocalamasını bir klinik tanı olarak düşünmemiş ve önermemiştir.
Kendi ifadesiyle; “kimlik bocalaması elbette bir olgu değildir.
Gelişimsel bir bunalım olarak değerlendirilebilir. “ Erikson için kimlik
bocalaması kavramı betimleyici (descriptive) değil, çözümleyici (analytic)
bir kavramdır.
Kimlik bunalımı (identity
crisis) Erikson’un kuramında aynı anda iki şeyi birden anlatır: Gelişim
çizgisinde yer alan bütünlük bunalımı (crisis of wholeness) ve
ruhsal-toplumsal bunalımı (psycho-social crisis) içerir. Erikson
ruhsal-toplumsal gelişimi 8 evrede düşünür. Bu aşamalı-oluşum evrelerinin
herbirinde birbirine karşıt duygular yaşanır. Bu duygulardan hangisinin
başat duruma geçeceği o evrenin ruhsal toplumsal bunalımının konusunu
oluşturur. Gençlik çağının ruhsal toplumsal bunalımına, yani kimlik
bunalımına özgü karşıt yaşantılar, kimlik duygusu ve kimlik bocalaması
olarak belirlenir. Kimlik bunalımının normal akışı içerisinde kimlik
duygusunun genel olarak ön planda olması beklenirse de, zaman zaman kimlik
bocalaması yaşantısının bireye egemen olması kaçınılmazdır. Bu anlamda,
kimlik bocalaması her gençte en azından dönem dönem söz konusu olur (Erikson
1982). Öte yandan, bir gençte kimlik bocalaması yaşantısının genel olarak
kimlik duygusunun önüne geçmeye başlaması durumunda gizil kimlik
bocalamasından (latent identity confusion) söz edilir. Gencin yaşadığı
ruhsal sorunlar uyumunu belirgin biçimde bozmadığı ve klinik belirtilere yol
açmadığı sürece bu terimi kullanmak uygun olur. Gençte uyumu tümüyle bozarsa
akut kimlik bocalaması (acute identity confusion) olarak tanımlanır.
Dereboy kimlik kargaşası veya karmaşası terimi yerine kimlik bocalaması
terimini tercih ediyor. Çünkü kargaşa terimi daha çok bozukluk ifade
ederken, bocalama gelişimsel bir sorunu ifade etmektedir. Akhtar (1984) ve
Kernberg (1986) kimlik bocalamasını anlatmak için daha vurgulu olan “identity
diffusion” terimin kullanmayı yeğlerler.
Gönül verme ya da
bağlanma (commitment) kavramı; kişinin en genel anlamında bir uğraşı ya
da ilişkiye kendini tam anlamıyla vermesidir.
Jacobson (1964) ve
Kernberg (1967), kimlik bocalamasını sınır kişilik örgütlenmesinin bir
klinik belirtisi, yani sonucu olarak düşünürler.
Kimlik bocalamasına
neden olan etmenler kabaca iki kümede ele alınabilir: Toplumsal ve
Bireysel. Bu bağlamda, ailenin ya da toplumun yaşam tarzında belirgin bir
değişikliğin olduğu, bir anlamda kültürel bir kopuşun yaşandığı durumlarda,
gençlerin kimlik oluşumunun görece zora girdiği söylenebilir. Çünkü böylesi
dönemlerde, sadece gencin önündeki rol örnekleri aşırı bir çeşitlilik ve
karşıtlık kazanmakla kalmaz; toplumun egemen ideolojisi de geçerliliğini
yitirmeye yüz tutar. Bir anlamada, toplumun kendisinin kimlik bunalımı
yaşadığı ve çeşitli toplumsal kesimler arasındaki yabancılaşmanın üst düzeye
çıktığı yerde, gençlerin bireysel düzeydeki kimlik bunalımlarının da daha
belirgin bir nitelik alması ve yere yer bocalamaya dönüşmesi kaçınılmazdır.
Kimlik bocalamasının
bireyin gelişiminde yatan etmenleriyse; çocukluk dönemlerinden gelen
güvensizlik, utanç, kuşku, suçluluk ve aşağılık duygularının eşliğindeki
olumsuz öz imgelerdir. Gençlikte girilen uğraşlar, çocukluktan gelen olumsuz
öğeleri zayıflatmak yerine pekiştirirse, kimlik bocalaması kaçınılmaz olur.
Akut Kimlik Bocalaması
Dinamik açıdan
bakıldığında;
1.Egonun olumlu bir kimlik duygusu yaratmak konusunda açığa çıkmış
yetmezliği ve pes edişi
2.Öz tasarımda dağınıklık
3.Nesne tasarımlarında dağınıklık
4.Ego ülküsünde dağınıklık
5.Süperego işlevlerinde bozukluk
Klinik-betimsel düzeyde; çeşitli nevrotik belirtilerden psikoza kadar
uzanan bir tablo söz konusu olabilir. DSM-III’de kimlik bozukluğu tanısı
birinci eksende yer almaktadır. DSM-III-R’da köklü bir düzeltme ile kimlik
bozukluğu birinci eksen tanısı olmaktan çıkarılmış ve “kimlik bocalaması”
adıyla ikinci eksene yerleştirilmiştir. DSM-IV’de “Klinik ilgi odağı
olabilecek diğer durumlar”başlığı altında “kimlik sorunu” olarak yer
almaktadır. Ancak bu sınıflandırmalarda açıklayıcı bilgi yer almamaktadır.
Akhtar
(1984), kimlik bocalamasının tanı koyucu belirtilerini şöyle sıralamaktadır:
çatışan karakter örüntüleri, özdeki zamansal süreksizlik, içtenliğin
yitirilmesi, boşluk duyguları, cinsel bocalama, etnik kökenden kopmuşluk ve
tutarlı değerler sistemine sahip olmama.
Kimlik Bocalamasının Öğeleri
I.Ruhsal Yapılardaki Sorunlar
·Öz tasarımda ve öz kavramda dağınıklık
·Nesne tasarımlarında ve nesne kavramlarında dağınıklık
·Ego ülküsü ve öz ülküsünde dağınıklık
·Süperego işlevlerinde bozukluk
II.Kimlik Duygusunda Sorunlar
·Özün zaman içindeki aynılık ve sürekliliği yaşantısının
yitirilmesi
·Özün roller içindeki aynılık ve süreklilik yaşantısının
yitirilmesi
·Özün başkalarının gözünde aynılık ve sürekliliği yaşantısının
yitirilmesi
·Kendi yolunda yürüyor olma yaşantısının yitirilmesi
·Gerçekçi bir yaşam çizgisi belirleyip bu çizgiye yönelememe
·Tuttuğu yolu ya da varoluş tarzını tam olarak benimseyememe
·Rol ketlenmesi ve kendini çelmeleyici bir role saplanma
·İşeyaramazlık duygusu ve çalışma felci
·Cinsel bocalama
·Otorite kargaşası
·Değerler kargaşası
IV.Ters Kimlik Seçimi
·Topluca aranan ters kimlik seçenekleri
·Hasta kimliği
Bocalayan gençler çok zaman sorunlarının çözümünün bir önderle
bütünleşmekten geçtiğine inanır ve onu ararlar. Bu yönelişin altında,
önderin kılavuzluğunda herşeyi sil baştan yeniden öğrenme ve bu yolla
kendini yeniden yaratma isteği yatar.
Çocukluk ve
gençlik yılları boyunca görülen, tanınan ve özdeşim yapılan rol örnekleri
arasında olumluların yanında olumsuzlar da yer alır. Herşeyden önce özdeşim
bilinçli bir süreç değildir ve olumsuz rol örnekleriyle yapılan
özdeşimlerden kaynaklanan bilinçdışı bir arzu-yasak ve ürkütücü yola sapma
arzusu-çoğu kimsede bilinç düzeyine hiçbir zaman gelmeyecek olsa da derinde
hep vardır. Başka deyişle “ters kimlik” (negative identity) her
zaman vardır (Erikson 1982). Öç alıcı tarzda ters kimlik seçimi, hastalıklı
ölçüde hırslı ebeveynlerin gencin önüne koydukları hedeflerin, onun gözünde
ulaşılmaz olması durumunda da gündeme gelebilir.
Hasta kimliği (patient identity), psikiyatri kliniklerinde tedavi gören
bocalama içindeki gençler için el altındaki bir ters kimlik seçeneğidir.
Çünkü, tedavi gerektiren ruhsal sorunları olduğu doktorlar tarafından
onaylanmış ve çevreleri de kendilerine bu yüzle bakmaya başlamıştır. Bir
anlamda, kendilerini bir ruh hastası olarak görmeleri ve toplum tarafından
da öyle tanınmaları için her şey hazırdır. Tehlike, gencin bu rolü
benimsenmesinde ve ruh hastası olarak kalmaya yönelmesinde yatmaktadır. Bir
yönüyle ruh hastası olma nedeniyle her türlü yükümlülükten kurtulma
amaçlanmaktadır. Bu tür ergenler tedavi sırasında da sorumluluktan kaçma ve
tedavide oyalanma eğiliminde olabilirler.