Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) devamlı artan
ilgi ve tartışmalarla süren pediatrik birkaç alandan birdir. İlk defa 1902 yılında George Still tarafından
sistematik olarak tanımlandığından beri, şimdiki DSM-IV’e kadar 25’den fazla isim değişikliğine uğramıştır.
Yoğun araştırmalara rağmen, spesifik olarak nöroanatomik, fizyolojik, biyokimyasal veya psikolojik orijin
hala tanımlanamamıştır. Epidemiyolojik çalışmalarda prevalansı %5-10’dur. Son zamanlarda aşırı
tanı konduğu ve ilaçların aşırı kullanımı ile ilgili medyatik yayınlar artmıştır.Bu yüzyılda DEHB daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü, DEHB tanısı
konmuş çocuklar büyüdü; anne baba olacaklar, böylece aile yapısı ve risk etmenleri belirlenebilecek.
Belki de özgün girişimler belirlenecek; belirli beslenme tarzları, proflaktik farmakoterapi veya hatta
genetik mühendislik işin içine karışacaktır.
Tarihçe
DEHB nörobiyolojik veya nöropsikiyatrik olarak tanımlanmaktadır.
DEHB’nun ilk olarak klinik antite olarak tanımı 1902’de George Still’e atfedilir. Saldırganlık, karşı
gelme, dizinhibisyon, kısıtlı dikkati sürdürme ve kurallara uymama belirtileri olan 45 çocuk tanımlamış.
Still bu çocuklarda temel sorunun “moral kontrolde defekt” olduğunu varsaymıştır. Yani bu çocukların
neyin doğru olduğunu bilmeye dayalı davranışları düzenlemede bireysel becerilerinin sınırlı olduğunu,
anlama, motivasyon veya inhibisyondaki eksiklikten kaynaklandığı varsaymıştır. O, bunların tümünün kökenin
nörobiyolojik temelli olduğunu düşünüyordu.
1930-1950 yılları arasında; bu belirtilerle beyin zedelenmesi (enfeksiyon, toksin,
kafa travması gibi nedenlerle) arasında ilişki olduğu vurgulanmıştır. Aynı dönemde frontal lob injürisi
olan hayvan ve insanlarda benzer semptomlar tanımlanmıştır ve “minimal beyin hasarı” terimi uygun görülmüştür.
1950-1960’larda bu terim “minimal beyin disfonksiyonu” olarak değiştirildi. Çünkü, bu bireylerin çoğunda
“hasar, zedelenme” öyküsü yoktu.
Uzun süre bu semptomların nedenin hiperaktivite olduğu savunulmuştur. Bu dönemde
(altmışlı yıllar) korteks, talamus ve bazal ganglionların motor davranışı düzenlemede ilişkili
rolleri olduğu anlaşılmaya başlandı. Organik patolojinin yokluğunda, işlev bozukluğu mekanizmaları önerildi
ve “çocukluğun hiperkinetik reaksiyonu” terimi kullanıldı.
1930’lardan beri stimulanların bu semptomları iyileştirdiği
biliniyordu, fakat stimulan kullanımı 1960’larda çok daha yaygınlaştı. Multimodal tedavi kavramı tanındı
ve destek gördü.
1970’lerde araştırmacılar temel rolün dikkati sürdürmedeki
sorunlardan kaynaklandığı tekrar düşünülmeye başlandı ve “dikkat eksikliği bozukluğu” ismi
konuldu. İmpulsif yanıt (dürtüsellik) ve uyanıklık (arosual) düzenlemede sorunlar gibi birkaç özellik
tanımlandı. 1970’lerden beri impulsivite ve aşırı hareketlilik varlığı ve yokluğu gibi alt tiplerin
üzerine odaklanıldı.
1980 ve 1990’larda dikkatsizliğin merkeziyeti ve rolü
sorgulandı. Çoğu araştırmacı temel defisitin bilginin girdisi ve yanıt oluşturma arasındaki süreçte
sorun olabileceği ve sonuçta bütün bilgilere uygun yanıt oluşturma veya inhibe etmede sorun olduğuna
inanılmaktadır.
Dikkatin Nörofizyolojisi
Nörofizyolojistler on yıldan daha fazla süre DEHB’ndan farklı olarak “dikkat” üzerine çalışmışlardır.
Açıklamaya yönelik çoğu modelde dikkatin aşağıdaki komponentleri içerdiği belirtilmektedir:
1.Uyaranın
keşfedilmesi (odaklanma)
2.Saptanan
uyaranın kodlanması veya işlenmesi
3.İlgili
uyarana dikkat devam ederken diğer uyaranların filtre edilmesi
4.Uygun
olduğunda dikkatin kaydırılması
5.İstemsiz
kaymaların inhibe edilmesi (distraktibilite)
6.Giren
bilgiye bir yanıt oluşturulması.
Hayvan modellerinde lezyon çalışmaları ve insanlardaki lokalize beyin injüri ve cerrahisi; dikkatin bu
komponentleri için anatomik substratlar hakkında bilgi sağlanmıştır. Araştırmacılar; bilgininsağlanması ve işlenmesinde yaygın nöral ağın görev yaptığını
göstermişlerdir. Epileptik insanlarda ilk çalışmalar ortahat beyinsapı yapılarının, çevredeki uyaranı
(stimulus) keşfetmek için hazırlıkta gerekli olan “uyanıklık” için kritik olduğuna işaret
etmektedir.Bu yapılardan biri Lokus Sereleustur (LS). Bu,
ortahat (midline) pontus tegmentumda yerleşmiş norepinefrin hücre gövdelerini içeren küçük nukleustur.
LS’den çıkan norepinefrin nöronlar, özelliklekorteks
boyunca yoğun inervasyon bölgeleri olmak üzere, beyinin çoğu bölgesine dallanır. Önemli çalışmalarda
LS’nin rolünün çevreye dikkat vermede yeni ile ilişkili uyaranı ayırımda görevi olduğu
bildirilmektedir. LS nöronları organizma çevreye girince aktive olur ve terminal norepinefrin salınımında
“sinyal/gürültü” oranına göre artırma görülür, amaç postsinaptik kortikal nöronlara uyaranın
kabulünü iyileştirmektir. Uyanıklık için temel gereksinimin ötesinde, bu kompleks görev için dikkati
sürdürmede yaygın nöral ağ ve ilave nörotransmitter sistemler görev alır. Belirli bir uyarana
odaklanma becerisi için superior temporal ve inferior pariyetal korteksler yanında striatumdan (bazal
ganglionların input nukluesları) girdi gerekir. Saptanan bilginin kullanılmaya yönelik kodlanması
hipokampus ve amigdala’da olur. Rostral orta beyin yapıları (pontus RAS ve talamus nukleusları) belirli
uyarana dikkati sürdürmede kritiktir. Bir uyarandan başka bir uyarana dikkatin yöneltilmesi (kaydırılması)
anterior singulat korteks dahil prefrontal kortekste yapılır. Dikkat kaydırma ya istemli yada istemsiz
olur. Dikkatini kaydırmada eksiklik; aşırı odaklanma ve irade sonucu olabileceği gibi, eğer istemsiz
dikkat kayması (yönelmesi) varsa distraktibilite olarak değerlendirilir. Bu küçük uyaranlarla dikkatin
kayması olarak ta değerlendirilinebilinir.
Farklı araştırmacılar tarafından dikkatin farklı komponentlerinin lokalizasyonunda bir çok benzerlik
olmasına karşın, farklılıklar da vardır. Ekolojik olarak geçerli davranışsal çalışmalarda, nöral
aktivitede değişikliklerin ölçülmesi ve lokalize edilmesi amacıyla fonksiyonel beyin görüntüleme
teknikleri kullanılmaktadır.
Yürütücü İşlevler
DEHB’nun nöropsikolojisini anlamada 2 ek yapı temeldir: işleyen bellek (working memory)ve yürütücü işlevler (executive functions).İşleyen bellek; sıklıkla bilgisayarın hard diskindeki açık
dosyaları karşılaştırmada kullanılır. Kullanılan etkin bilgi ile görevi tamamlamak için daha ileri işlem
gerekir. İşleyen bellek yürütücü işlevlerin küçük bir komponentidir.
Yürütücü işlev; beyin işlevlerinin insan için eşsiz bir düzeneği olup; kendini ayarlama, davranışı
sıralama, esneklik, yanıt inhibisyonu, planlama ve davranışın organizasyonunu sağlar. Kısacası; beynin
yürütücü kontrol merkezi olup, kendimiz hakkında düşünmemizi sağlar, bu durum bize gelecekte neler
olabileceğini ve bizi nasıl etkileyeceğini düşünmemizi sağlar. Çocuk büyürken yürütücü işlevler
yetişkinlikte matür hale gelir. Bir çok nörolojik bozuklukta sapmalar olur. Frontal korteks, özellikle
prefrontal korteks ve onun striatal bağlantıları ( bazal ganglion iç nukleusları ile bağlantıları) yürütücü
işlevler için çok önemli nöroanatomik bölgelerdir. Prefrontal korteks gelişim sırasında en uzun gelişimi
süren kısımdır. Ergenliğe kadar miyelinizasyonu devam eder.
DEHB’nda Dikkat, İşleyen
Bellek ve Yürütücü İşlev
DEHB ile çalışan araştırıcılar; girdi yönüyle dikkatin, uyaranın saptanması ve oryante olma bakımından,
çevre ile etkilenen yönü söz konusudur. Diğer yönden dikkatin nörofizyolojisi üzerine araştırıcılar
odaklanmıştır. Bu çalışmalarda daha geniş olarak, bir yanıta yol açan uyaranın saptanmasını
takiben bilginin işlenmesi tanımlanmaktadır. DEHB temelde davranış puanlama ölçeği ile ölçülürken,
dikkat, işleyen bellek ve yürütücü işlevleri değerlendirme daha kompleks laboratuar testleri ile yapılır.
Dikkat,
bilginin işlenmesi ve yanıt tarzının laboratuar ölçümleri DEHB olan çocuklarda yoğun çalışılmıştır.
CPT dahil motor yanıtı değerlendirmeye ve frontal lob işlevlerini değerlendiren nöropsikolojik testler
bu amaçla kullanılır. Bu testler DEHB olgularıile kontrol
grubu arasında farklılıklar olmasına karşın, tanı koymak için, yeterince spesifik ve sensitif değildir.
CPT’de toplam doğru/yanlış, kaçırılan hedef sayısı (omission errors), hedef
olmayan uyaranların işaretlenmesi (commission errors), doğru vuruşlar için reaksiyon zamanı ve reaksiyon
zamanlarındaki değişkenlikler ölçülür. Toplam doğru sayısının dikkat sürekliliğini ölçtüğüne
inanılır. Omission hatalarının dikkatsizliği, comission hatalarının impulsiviteyi yansıttığına inanılır.
Deneysel ortamlarda CPT DEHB olan çocukları kontrollerden ayırmakta ve stimulan tedavisine yanıtı değerlendirmede
duyarlıdır. Ancak, DEHB olan bireyleri diğer bilişsel defisitlerden (örneğin öğrenme bozukluklarından)
ayırması güçtür, yanlış-negatiflik oranları yüksektir. CPT’de DEHB olan çocuklar daha sık
omission ve comission hataları yaparlar ve değişken reaksiyon süreleri vardır. Birkaç çalışmada DEHB
olan çocukların comission hatalarını omission hatalarına oranla daha sık gösterdiklerine işaret
etmektedirler. Yani, CPT ve diğer test türleri giren uyarıya dikkati ölçmekten daha çok yanıtı değerlendirmede
reaksiyon karakteristiklerini ölçer. Bu durum hiperaktifleri kontrollerden ayırt ettirir.
Birkaç nörofizyolojik testin DEHB olan çocuklarda frontal lob fonksiyonlarını değerlendirebildiği
belirtilmektedir. Bu testler; Stroop test, el hareketleri testi, Wisconsin Card Sort test ve Go-No Go
testidir. Lokalize frontal lob injurisi ve fonksiyonel beyin görüntülemesi aracılığı ile, frontal kan
akımı değişikliği olanlarda bu testlerde frontal lob işlevlerinde zayıf performans gözlenmektedir.
Grup çalışmalarında DEHB’nu kontrollerden ayırımını sağlayan frontal lob ölçümlerinin çoğu yanıt
inhibisyonunu gerektirirler.Bu testler altın standart olarak
kullanılmamaktadır.
Bir uyarandan sonra beyinin belirli bölgesi üzerine EEG aktivitesini ölçmeye yönelik kortikal olayla ilişkili
potansiyeller ile ilgili çalışmalar vardır. Belirli lokalizasyonlarda uyarandan sonra farklı zamanlarda
oluşan ardışık dalgalarınbilişsel işlem sürecinde ardışık
basamakları yansıttığına inanılır. Bu dalga formlarından ikisi, özellikle DEHB bireylerle yapılan çalışmalarda
önemli olan,işaretli N2 ve P3 dalgasıdır. N2 dalgası; uyaranın saptanması
(keşfi) ile ilişkili, P3 dalgası ardı sıra oluşan işlemlerle ilişkili olduğuna inanılmaktadır.
Bunların olaya kadar latansları ve amplitütleri ve diğer dalgalar DEHB olan çocuklar ve kontrollerle karşılaştırılmıştır.
Bazı çalışmalarda N2 çok küçük çocuklarda amplitüd olarak düşük gözlenmiş, bunun küçük çocuklarda
uyaranın saptanmasının gelişimsel olarak eksik olduğu ve yaşla birlikte iyileştiğini göstermektedir.
DEHB olan çocuklarda en yaygın bulgu; daha küçük P3 dalga amplütüdünün olmasıdır ki, sinyal saptama
sonrası sinyalin işleme sürecinde eksiklik olduğunu düşündürür. Aynı şartlar altında. Daha yavaş
işlem hızını düşündüren bulgu artmış P3 latansıdır. Başka çalışmalarda araştırmacılar, görsel
görevlerden daha çok işitsel görevlerde DEHB olan grupta olayla ilişkili potansiyellerde daha belirgin
farklılıklar olduğunu saptamışlardır.
DEHB Nöropsikolojisi Üzerine Yeni Varsayımlar
DEHB’nda altta yatan nöropsikolojik işlemler hakkında yeni
teoriler input disfonksiyonuna (dikkatsizlik) karşıt olarak output disfonksiyonu (aksamış bilgi işlem süreci)
üzerine odaklanmaktadır. Denkla (1996) nöroanatomik yaklaşımı kullanarak, DEHB’nun belki de
“intention (amaç, maksat, niyet) deficit disorder” olarak adlandırılabileceğini varsaydı. Intention nörolojik
bir kavramdır. Bunun birincil olarak hareketle ilişkisi araştırıldı ki bu “eyleme hazır oluşu”
yansıtır. Eyleme hazır oluş; sinyalin fark edilmesi ve aynıt oluşturma arasında olur. İşleyen bellek
gibi, intention da yürütücü işlevin bir komponentidir. DEHB’nda bozulmuş intention’un temel rol
oynadığına yönelik destekleyen nörofizyolojikçalışma kanıtları
vardır. Bu çalışmalarda, bir yanıtı inhibe etme ve zamanla yanıtları ayarlamada başarısızlık olduğu
belirtilmektedir. Frontal korteksin supplementary motor alanı, organizmanın motor olarak yanıt oluşturmaya
hazırlanışında önemli bir yer tutar. Supplementary motor korteks; beyinde bilgi işleme ilmiğinin bir
parçasıdır. Bu ilmik içerisinde beyinin motor parçaları ardışık bağlantı gösterir; putamen, globus
pallidus ve ventral talamusa uyaran gittikten sonra sonuçta frontal kortekse geri döner.Benzer ilmik; korteks, bazal ganglionlar, talamus ve frontal
okulomotor, limbik ve bilişle ilgili alt kısımlarını bağlar. Bilgi işlem ilmikleri arasında ara bağlantılar;
intention ve motor yanıtı etkileyecek kognitif ve duygusal bilgilenmeyi sağlar. İlaveten, orta beyinden çıkan
dopaminerjik yollar bu bilgi işlem ilmiklerinde bazal ganglion ve frontal korteks ince ayar aktivite sağlar.
Barkley, nöropsikolojik yaklaşıma dayanarak, DEHB’nda primer olayın
davranışın inhibisyonundaki eksiklikten kaynaklandığını ileri sürmektedir. Yürütücü işlevlerden
özellikle 4 komponentte belirgin sorunlar yaşandığı belirtilmektedir: 1) nonverbal işleyen bellek (sözel
olmayan işleyen bellek) 2) verbal işleyen bellek 3) self-regulasyon (kendini ayarlama) 4) yeniden yapılandırma.
Nonverbal işleyen bellek, bilginin bellekte görsel olarak temsil edilme (tasvir) becerisini yansıtır.
Nonverbal işleyen bellekteki kısıtlılıklar, bağlam ve sonuç olarak kontrolü daha zor davranışla
neticelenir. Bunun sonucu olarak DEHB olan bireylerde sıklıkla gelecekte amaca yönelik davranış,
gelecekteki olaylara hazırlık, zamanın farkında oluş ve görevin parçaları arsındaki gecikmeleri
ayarlamada güçlükler yaşanır.
Verbal işleyen bellek; problem çözme sırasında “iç konuşma” yı yansıtır. Verbal işleyen
bellekteki kısıtlılıklar; sınırlı içgörü, dezorganize sözel ifade ve okuduğunu anlamada güçlüğe
yol açar.
Self regulasyon; uyanıklığı düzenlemeve duygular tepkilerini
kontrol etme yetilerini yansıtır. “iç konuşma” self-regulasyon için önemli bir gerekliliktir. Self-regulasyondaki
kısıtlılıklar; iç motivasyon eksikliği ve aşırı hareketliliğe yol açar.
Yeniden yapılandırma; yeni bir bileşim oluşturmak için (bir davranış) parçaların birleştirilmesi ve
yeni bir davranış serisi oluşturulmasıdır. Burada kısıtlılık olursa, amaca yönelik davranış sırasında
verbal ve ince-motor davranışların organizasyonu ve fleksibilitesinde güçlükler yaşanabilir.
DEHB’nun Nörobiyolojisi
Nöropsikolojik
araştırmalarda frontal kortikal ve bazal ganglionlarda bilgi işlemede değişikliklerin DEHB temel
semptomlarının nedeni olduğu varsayılmaktadır. Nörokimya, anatomik görüntüleme ve fonksiyonel beyin görüntüleme
teknikleri kullanılarak DEHB’nun altta yatan nörobiyolojisini anlamaya yönelik girişimler, beyinin bu bölgelerine
işaret etmektedir. Ayrıca, genetik yatkınlık önemli bir risk faktörüdür.
Nörokimya
DEHB nörobiyolojisini çalışmaya yönelik ilk yaklaşım nörokimya üzerine odaklanmıştır. Dopaminerjik
ve noradrenerjik işlevlerdeki değişiklik DEHB semptomlarının temeli olarak varsayılmaktadır. 1) DEHB bu
nörotransmitterleri etkileyen ilaçlar çok etkin bir şekilde tedavi edilebilmektedir. 2) hayvanlardaki
temel bilimsel çalışmalar da bu nörotransmitterler ve beyin alanlarına işaret edilmektedir.
İdrar, kan, BOS’daki katekolaminler ve metabolitleri ile olgu-kontrol, ilaçlı-ilaçsız ilk çalışmalarda
çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bu uyumsuzluktaki olası nedenler: 1) bunların düzeyleri nörotransmitter
sentez ve metabolizması ile ilgili birkaç aşamanın toplamını yansıtır. Bu durum çocukların alt
grupları arasındaki farklılıktan kaynaklanabilir. 2) bu metabolitler beynin tüm bölgelerden salgılananların
toplamıdır. Oysaki DEHB’nda beyinde belirli bölgelerde farklılıklar mevcuttur. 3) bu metabolitler
belirli bir zamandan ziyade, uzun süreli salınımın toplamıdır. Spesifik göreve yanıt olarak kısa
zaman periyodunda oluşan idrar katekolamin ve metabolitlerinin ölçümleri DEHB olan çocukların
kontrollere göre daha yüksek norepinefrin, daha düşük epinefrin aktivitesine sahip olduğunu düşündürmektedir.
Bundan dolayı, DEHB olan çocuklarda subgruplar arasında farklılıklar gözlenebilir. Örneğin, DEHB olan
çocuklar, okuma bozukluğu birlikte olan DEHB olgularına oranla daha düşük3-metoksi-4-hidrofenilglikol plazma düzeylerine sahiptir. Bazı çalışmalar impulsivitede, özellikle
impulsif agresyonda serotonin ana rolüne işaret etmelerine karşın, DEHB’nun tüm semptomlarında ana rolü
gözlenmemiştir.
Yapısal Beyin Görüntüleme
Spesifik beyin bölgelerinin boyut ölçümü MR scan ile yapılabilir. MR görüntüleme
ile yapılan birkaç ölçüm çalışmasında DEHB olanlar ile olmayanlar karşılaştırılmıştır. Değerlendirilen
bölgeler; frontal korteks, bazal ganglionlar (kaudat nukleus, globus pallidus), serebellum ve korpus
kallozumdur. Bütün çalışmalarda beyinin çeşitli bölgelerinin boyut olarak DEHB olanlarla olmayanlarda
farklılıklar gözlenmiş, fakat lokalizasyonlarda farklılıklar gözlenmektedir. Bu ölçümleri yapan çalışmaların
dördünde daha küçük frontal lob veya sağ prefrontal korteks bulundu. 6 çalışmanın beşinde daha küçük
anterior veya posterior kallozum bulunmuştur (sol daha büyüktür sağdan). 4 çalışmada daha küçük sol
veya sağ globus pallidus bulundu. Son zamanlarda sağ prefrontal korteks, kuadat ve globus pallidus’un daha
küçük ölçümleri DEHB olan erkek çocuklardaki yanıt inhibisyonu üzerine eksik performans ile kolere
bulunmasına karşın, putamen boyutu ile korelasyon bulunmadı. Serbellumun alt bölgelerindeki değişiklikler
sonuç çıkaracak kadar yeterince çalışılmamıştır.Volümetrik
analizler fonksiyonel görüntüleme çalışmaları gibi, DEHB ile ilişkili nöropsikolojik defisitlerde,
frontostriatal yolakların tutulumu ve olası korpus kallozum yol ile intrakortikal bağlantılarda tutulumu düşündürmektedir.
Fonksiyonel Beyin
Görüntülemesi
PET spesifik beyin bölgelerinin metabolik aktivitesini yordamada radyoaktif işaretçi olarak kullanılır.
PET kullanılarak yapılan birkaç fonksiyonel görüntüleme çalışmasında, DEHB olan bireylerde
frontostriatal yolaklarda azalmış metabolik aktivite kanıtları elde edilmiştir. En belirgin bulgular
premotor korteks, superior frontal korteks, striatum ve talamusta gözlenmiştir. Buna benzer çalışmalar
ergenlerde tekrarlandı, benzer farklılıklar gözlenmesine karşın, istatistiksel anlamlılık yoktu.
Nörobiyolojik Araştırmalarda
Yeni Tarzlar
Fonksiyonel MR görüntülemesi daha az invazif yolla bölgesel beyin aktivitesini ölçmeyi sağlar ve farklı
koşullar altında tekrarlayan tarama kolaylığı nedeniyle DEHB hakkında faydalı bilgi sağlar. DEHB olan
7 ergen ve 9 kontrol bireyinde (görsel inhibitör kontrolü sağlanan) çalışma grubunda sağ hemisferin
birkaç bölgesinde özellikle frontal bölgelerde azalmış aktivite, sağ insula ve sol kaudat nukleus dahil
bazı subkortikal bölgelerdeartmış aktivite saptandı.
Kantitatif EEG metodu bilgisayar yardımlı, kontrolü koşullar altında klasik dalga formlarının (alfa,
beta, delta, teta) sayımına dayanır. Noninvaziftir ve tekrarlama kolaylığı vardır. Başlangıç çalışmalar
bu metodun DEHB olan olguları aşırı uyarılmış (overaroused) ve az uyarılmış olarak (underaroused)
diye iki gruba ayırabileceğini düşündürmektedir. İleri çalışmalar gerektirmektedir.
Genetik
DEHB’nun ailesel geçişi olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Birinci derecede ve ikinci derecede
akrabalarda DEHB’na sahip olma riski daha yüksektir.
DEHB için kalıtımda spesifik genetik patern henüz tanımlanamamıştır. Buna karşın, aday genler etkin
olarak araştırılmaktadır. Bu populasyonda yüksek komorbidite ve semptomların yelpaze tarzında gözlenmesi
genetik analizlerde karmaşa yaratmaktadır. Bunlara rağmen, çeşitli biyolojik yaklaşımlar yoluyla DEHB
ile ilişkili 3 gen tanımlanmıştır. 1993’de Hauser ve arkadaşları DEHB olan yetişkinlerin yaklaşık
%40’ında, ergenlerin %70’inde tiroid hormonuna jeneralize rezistans (GRTH: generalized resistant to
thyroid hormone)bildirdi. GTRH nadir otozomal dominant bozukluk olup 3. kromozom üzerindeki beta reseptör
genindeki mutasyon sonucu oluşur. GTRH DEHB’nun nadir bir nedenidir. 1995 yılında Cook ve arkadaşları
DEHB olan bireylerde DAT-1 geninde mutasyon tanımladılar. Gill ve arkadaşları bunu doğruladı. Sonraları
DR-D4 geninde mutasyonlar tanımlanmıştır.
DEHB’na Çevresel Katkılar
DEHB için yüksek kalıtsallık oranı olmasına karşın, genin ifadesini çevresel faktörlerin
etkileyebileceği açıktır. Monozigot ikizler arasında bile, DEHB kalıtılabilirliği %100 değildir. İkiz
çalışmaları DEHB semptomlarına iştirak eden paylaşılan ve paylaşılmayan çevresel faktörlerin büyük
etkisi olduğunu desteklemektedir. Paylaşılmayan çevresel faktörler ikizlerin birini farklı
etkileyebilecek biyolojik ve sosyal faktörleri gösterirken, sosyal sınıf ve anne-baba özellikleri paylaşılan
çevresel faktörler olarak düşünülür. Çevresel faktörlerin belli durumlarda neden olarak mı etki ettiği
yoksa olayı presipite mi ettiği açık değildir.
Kurşun, alkol, sigara dumanı dahil toksinlerin DEHB üzerinde etkili olduğuna dair çalışmalar vardır.
Yetersiz ebeveynlik becerilerinin olması veya belirli anne-baba tutumlarının DEHB için neden olabildiği gösterilmemiştir.
Ama bazı anne baba tutumları semptomları ağırlaştırabilir. Örneğin anne-baba-çocuk etkileşimleri üzerine
medikasyonun etkilerinin araştırılmasında, Barkley medikasyon rejimlerinin daha olumlu anne-baba ilişkileri
olanlarda daha etkili olduğu bulunurken, maternal (anneye ait) olumsuz davranışların çocuktaki ciddi
davranışların nedeni olarak düşünülmüştür.