Klasik çalışmalarda
antidepressif ve antipsikotik ilaçların etki ettiği sistemlerde monoamin yapısındaki
nörotransmitterlerin bulunduğu gösterilmiş, bunu takiben majör psikiyatrik hastalıkların
etyolojisini açıklamaya yönelik biyolojik teoriler ortaya çıkmaya başlamıştır.
A-Katekolaminler
·Dopamin
·Norepinefrin
·Epinefrin
B-Serotonin
C-Histamin
D-Asetilkolin
SEROTONİN
“Serotoninin birçok
fonksiyonu olmasına rağmen bunların çok küçük bir bölümünü bilmekteyiz.
Bir nörotransmitterin bu denli geniş bir fonksiyonel yelpazeye sahip olması insan
zekasının gizemleri hakkında bize bilgi vermektedir.”
Bu cümleler serotonini
ilk kez izole eden ve fonksiyonlarına dair ilk spekülasyonları üreten I.H.Page
tarafından 20 yıldan fazla bir süre önce yazılmıştır.
1950’li yıllarda serotonin Gine domuzu üzerindeki kontraktil fonksiyonu ile tanımlanmış
olmasına rağmen, günümüzde birçok psikolojik fonksiyonun oluşumunda önemli
rolü olduğu bilinmektedir.
Serotonin ya da diğer adıyla 5.HT(5.-Hidroksitriptamin) esansiyel bir aminoasit olan
triptofandan sentezlenir. Serotonin sentezinin başlangıç ve hız kısıtlayıcı
enzimi triptofan hidroksilaz enzimidir. Kan triptofan seviyesi de beyindeki serotonin
sentezini etkilemektedir. Triptofan miktarı ne kadar çoksa beyinde serotonerjik nöronlar
tarafından sentezlenen serotonin miktarı artar.
Bu nedenle triptofan aminoasidinin fazlaca bulunduğu yiyecekler ile beslenme sonucu
serotoninin hemen orta derecedeki sedasyon etkisi ortaya çıkmaktadır.
Triptofanın hidroksilasyonu sonucu
ortaya çıkan 5-Hidroksitriptofan, Aromatik Aminoasit Dekarboksilaz enzimi ile hemen
serotonine dönüşür ve sinaptik aralığa boşalır. Postsinaptik
reseptörler ile etkileşen serotonin dışında kalan sinaptik aralıktaki
serotonin, serotonerjik nöron terminaline geri alınır. Bu geri alımı sağlayan
reseptörlerin afinitesi oldukça yüksektir. Bu gerialınım Tofranil gibi trisiklik,
Fluoksetin gibi atipik antidepresifler ile potent bir şekilde inhibe edilir.
Serotonerjik nöron
terminaline alınan serotonin Monoamin Oksidaz-A (MAO-A) enzimi ile katabolize edilir.
SEROTONERJİK
YOLAKLAR
Serotonerjik nöronlar beyin sapının
orta hattında(Raphe) demetler halinde sıralanmıştır. Dorsal raphe
ortabeyin santral gri cevherinde yerleşim gösterir ve silvian kanalın hemen altındadır.
Median raphe daha ventraldedir. Buralardaki nukleuslar birbirleriyle komşu olmasına
rağmen projektif nöronlarının aksonları oldukça farklı bölgelere
uzanmaktadır. Median raphe projeksiyonları büyük oranda hipokompusa, dorsal raphe
projeksiyonları büyük oranda striatum ve hipotalamusa uzanır. Her iki nukleus da
neokortekse farklı ancak üst üste uzanan projeksiyonlar gönderir.
Son yıllarda yapılmış olan
anatomik çalışmalarda bu iki nukleustan köken olan liflerin morfolojik olarak
farklı oldukları, ayrıca bazı bağımlılık yapan
maddelerin toksik etkilerine olan duyarlılıkları yönünden de farklılıkları
olduğu gösterilmiştir. Özellikle 3-4metilenedioksimetamfetamin(ecstasy) dorsal
raphe nöron liflerini etkilemekte, daha ince olan median raphe serotonin lifleri bu maddeye
direnç göstermektedir. Aynı tür farklılıklar fosfokloramfetaminle de gözlenmiştir.
Bu bulgular göstermektedir ki median raphe ve dorsal raphe nöronları kullandıkları
transmittertemel alınarak yapılan bir
sınıflandırmada aynı grup içinde bulunsalar da aralarında
fonksiyonel olarak çok önemli farklılıklar vardır. Buna benzer farklılıklar
diğer monoaminler arasında da mevcuttur.
SEROTONERJİK
RESEPTÖRLER
Günümüzde serotonin
reseptörleri 4 grupta incelenmektedir. Liserjik asit dietilamid (LSD) ‘in uzun yıllardan
beri beyin serotonin sistemleri ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Çünkü LSD de
indolamin yapısında bir moleküldür. Son çalışmalarda LSD’ nin 5HT2 reseptörleri üzerinden etki
ettiği gösterilmiştir. Yine meskalin ve bir kısım hallüsinojenler de
5-HT2 reseptörleri üzerinden etki göstermektedir.
Hayvan çalışmalarında selektif 5-HT2 antagonistleri verildiğinde bu hallüsinojenlere
karşı oluşan davranış cevaplarının ortadan kalktığı
gözlenmiştir. Hallüsinojen maddelerin bu reseptörlere afinitesi ile hallüsinojenik
potansiyeli arasında doğru bir orantı olduğu ortaya konulmuştur.
5-HT2 reseptörlerinin kortikal bölgelerde
yoğun olarak bulunması ve bu nöronların aktivasyonu sonucu hallüsinojenik yanıtların
oluşması sebebiyle akut psikotik tabloların etyopatojenezinde bu reseptörlerin
önemli olabileceği düşünülmektedir.
5-HT1 reseptörleri üzerine yapılan
araştırmalarda, bu reseptörlerin en az 3 alt grubunun olduğu gösterilmiştir.
Benzodiazepin yapısında olmayan bir anksiyolitik ajan olan Buspironun 5-HT1 reseptörlerini etkilediği düşünülmektedir.
5-HT1 ve5-HT2 reseptörlerine ilaveten 5-HT3 ve 5-HT4 reseptörlerinin de varlığı
gösterilmiştir. 5-HT3 alt grubu yüksek potensli ve selektif
ligandların bulunması ile daha iyi anlaşılmıştır. Diğer
monoamin reseptörlerinin tersine 5-HT3 reseptörleri, nikotinik reseptör ailesi
ile homolog reseptörlerdir. Bir başka deyişle, diğer monoamin reseptörleri
G-proteinleri aracılığı ile işlevsellik gösterirken sadece nikotinik
reseptörler ve 5-HT3 reseptörleri transmitter ile
indüklenen iyon kanalları aracılığı ile fonksiyon gösterirler. Ayrıca
5-HT3 reseptör antagonistleri hayvan
çalışmalarında kullanılmış ve psikotrop ilaçların oluşturduğu
etkiler gözlenmiştir.
5-HT3 reseptörlerinin beyin sapı
area postrema bölgesinde oldukça yoğun bulunması dolayısıyla 5-HT3 reseptörler antagonistlerinin güçlü
antiemetik etkisi olduğu bilinmektedir. Önbeyin bölgelerinde 5-HT3 reseptörlerinin az bulunmasına rağmen,
anksiyolitik ve antipsikotik etkilerde önemli rol oynadıkları düşünülmektedir.
5-HT4 alt grubu son yıllarda
ortaya konulmuş, serotonin tarafından aktive edilen adenilat siklaz aracılığı
ile fonksiyon gösteren reseptörlerdir.
SEROTONİN VE PSİKİYATRİK HASTALIKLAR
Şizofreni
ve Serotonin
Depresyon ile
serotonin arasındaki ilişki daha net olsa da şizofrenide de serotoninin rolü
olduğu düşünülmektedir. Bu rol, hallüsinojen Lysergic acid diethylamide (LSD)
‘in serotonin reseptörlerini bloke ettiği gösterilince ortaya atılmıştır.
Daha sonralarıbu konuda yapılan araştırmalarda
elde edilen sonuçlar değişkenlik göstermektedir. Bazı çalışmalarda
serotonerjik fonksiyonlardaki değişikliklerin şizofren hastalarda düzelme sağladığı
ya da en azından antipsikotiklere bağlı motor yan etkileri azalttığı
gösterilmiştir. Serotonerjik etki gösteren antipsikotiklerin kullanıma girmesiyle
şizofrenide serotoninin rolü daha iyi anlaşılacaktır.
Serotonerjik nöron
iletimi yavaş, düzenli ve ritmik özellikler gösterir. Bu ileti negatif feedback ile
akson kollateralleri ve dendritik otoreseptörler tarafından kontrol altında
tutulur. Nöron iletimi yine feedback ile substansia nigra, prefrontal kortex ve limbik yapılar
tarafından da kontrol edilmektedir. 5-HT, NE ve dopaminerjik sistemlerdeki çapraz
innervasyon bu sistemlerin belli bir koordinasyon içinde çalıştıklarını
düşündürmektedir. 5-HT nöronlarının iletimi uyanıklılık
durumu ile korelasyon gösterir. Şiddetli-eksternal uyarım ile değişebilir
ve REM uykusu esnasında inhibe olur. Serotonerjik sistem birçok psikolojık faktörün
ve davranışın düzenlenmesini sağlamaktadır.
Bunlardan en çok üzerinde durulanlardan biri dopaminerjik nörotronsmisyonun düzenlenmesidir.
5-HT2 antogonisti verildiğinde
dopaminerjik nöronal ileti artmaktadır. Yine striatal dopaminerjik terminallerde bulunan
5-HT reseptörlerinin uyarımı sonucu dopamin salınımı azalmaktadır.
Davranışsal olarak 5-HT'nin hareket kontrolü, kusma, seksüel davranış ve
ağrı algısında önemli bir rol üstlendiği düşünülmektedir.
5-HT agonistleri istirahat tremorunu ve diğer postural hareket bozukluklarını
artırmaktadır. 5-HT geri alınım blokerleri etkin antidepresif ve
antiobsedan etki göstermektedir. Buna ilaveten hiperserotonerjik sendrom diye bilinen bir
tablo, ateş, deliryum epileptik nöbet ve ölüme sebep olmaktadır. Serotonerjik
raphe nöronlarının lezyonlarında hiperaktivite ve hazırcevaplılık
oluşmaktadır.
Psikiyatrik hastalıklarda serotonerjik fonksiyonu anlamada spesifik reseptör antagonist
ve agonistleri oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Ratlarda 5-HT1 reseptör agonistleri
anksiyolitik ve antiagresif etki göstermektedirler. İnsanda bir parsiyel 5-HT2 antagonisti olan ritanserin depresyon ve
anksiyetenin şiddetini azaltmakta, uyku vermektedir. Odansetron ile 5-HT3 blokajı sonucu da antiemetik bir
etki oluşmaktadır. Halen 5-HT1A agonistleri ve 5-HT2 ile 5-HT3 reseptör
antagonistleri şizofreni tedavisi yönünde yapılan çalışmalarda kullanılmaktadır.
Periferik sıvılardaki 5-HT düzeylerinin ölçümü ile birçok araştırmada
şizofrenler ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunamamıştır.
Ancak en az sekiz grup yaptıkları çalışmalarda kanda ve trombositlerde 5-HT
düzeylerini yüksek olarak bulmuşlardır. Bu yükselmenin sebebi bilinmemektedir.
BOS beyin serotonerjik
nörotransmisyonu hakkında bilgi edinmek için en önemli kaynak olmasına rağmen,
BOS’ da yapılan çalışmalarda şizofrenler ile kontrol grupları arasında
anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yalnızca üç grup araştırmacı
BOS serotonin düzeyinin, ilaç kullanmayan ve genişlemiş ventrikülleri olan şizofrenlerde
azaldığını bildirmişlerdir.
Beyin serotonin düzeyinin araştırıldığı çalışmalarda
elde edilen sonuçlar değişkenlikler göstermektedir. İki ayrı çalışmada
5-HT’nin putamen ve globus pallidus’ta arttığına işaret etmiştir.
Diğer çalışmalardaki bulgular arasında farklılıkların
olması birçok metodolojik problem nedeniyledir. Reseptör çalışmalarında
ise prefrontal korteksde 5-HT2 reseptörlerinde bir azalma olduğundan
bahsedilmektedir.
Şizofrenlerde
serotonerjık fonksiyonlar serotonerjık ajanlar ile meydana getirilen akut değişikliklere
yanıt olarak ortaya çıkan nöroendokrin değişikliklerin invivo çalışmalar
ile araştırılmıştır. Kortizol, prolaktin, renin, oksitosin,
vazopressin ve GH’un salınımları santral serotonerjik fonksiyonlar ile regüle
edilmektedir. Şizofrenlerde IV L-triptofan enjeksiyonu sonrasında PRL hormon
seviyesinde bir yükselme,GH seviyesinde ise keskin bir düşüş saptanmıştır.
Klozapin gibi atipik antipsikotiklerin etki mekanizmalarının araştırıldığı
çalışmalar serotoninin şizofreni etyolojisinde rol oynadığını
göstermiştir. Klozapin ile klasik nöroleptiklere yanıt vermeyen bazı şizofrenlerde
belirgin bir düzelme olduğu dikkati çekmiştir. Klozapin dopaminerjik reseptörlere
etki etmekle birlikte, 5-HT1C, 5-HT2 ve 5-HT3 reseptörlerini de bloke etmektedir. Birçok
antidepressifin neden olduğu gibi 5-HT2 reseptörlerinde bir down-regülasyona
neden olmaktadır. Herbert Meltzer ve arkadaşları yaptıkları bir çalışmada
klasik nöroleptiklerden farklı olarak D2 reseptörlerinden daha fazla 5-HT2 reseptörlerine afinitelerinin olduğunu,
bu nedenle motor yan etkilerinin yok denecek kadar az olduğunu gözlemişlerdir.
Klozapin gibi atipik nöroleptikler
grubunda sınıflandırılan Risperidon ve setoperon da 5-HT2 ve D2 reseptörlerini bloke etmekte ve psikotik
belirtilerde belirgin düzelmeler sağlamaktadırlar. Klasik nöroleptikler ile
birlikte 5-HT2 reseptör antagonisti olan
Ritanserin veya 5-HT3 antagonisti olan Odansetron
verilerek yapılan çalışmalarda özellikle negatif belirtilerin gerileme gösterdiği
izlenmiştir. Postmortem çalışmalarda da frontal korteksde 5-HT2reseptör düzeylerinde
abnormalitelerinolduğunu göstermiştir.
Bazal ganglionlardaki 5-HT düzeyinde artmada özellikle bu bölgenin şizofrenide önemli
olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak günümüzde yapılan araştırmalarda
elde edilen sonuçlar, gelecekte şizofreni tedavisinde 5-HT2 ve 5-HT3 reseptör
blokerlerinin önemli bir yer tutacağına işaret etmektedir.
AFFEKTİF BOZUKLUKLAR VE SEROTONİN
Serotonerjik nöronların hücre gövdeleri raphe nükleusu ve superior santral nükleusda
yerleşim gösterirler ve aksonları santral sinir sisteminin birçok bölgesine uzanır.
Birçok bölgede noradrenerjik aksonlar ile serotonerjik aksonlar üst üste yayılım
gösterir.
Günümüze dek elde edilen veriler göstermektedir ki bazı depresif hastalarda serotonin
fizyolojisinde ya da metobolizmasında anormallikler mevcuttur. Antidepresif ilaçların
hayvan çalışmalarında serotoninin ya geri alınımını, ya
metobalizmasını, ya da turnover’ını etkiledikleri gösterilmiştir
ve SSRI grubu antidepressifler ile başarılı bir şekilde tedavi edilen
depresyon, serotoninin aminoasit prekürsörü olan triptofanın emilimini bloke eden nötral
aminoasitlerden zengin bir diyet sonucu tekrar alevlenmektedir.
Birçok çalışmada, BOS’ da serotonininmajör
metobiliti olan 5-HİAA’in azaldığı gösterilmiştir. Diğer grup
bir çalışmada da düşük 5-HIAA düzeyi ile suisid girişimi, suisid ve
agresif davranışlar arasında pozitif bir korelasyon bulunmuştur. Unipolar
depresif hastalarda BOS da 5-HİAA düzeyinde suisid girişimi bulunanlarda daha düşük
olduğu gözlenmiştir.
Postmortem çalışmalarda
da beyin dokusunda, suicid girişimi bulunan hastalarda 5-HIAA ve serotonin düzeyleri düşük
bulunmuştur. Bazı çalışmalarda da suicid sonucu ölen hastaların
beyinlerinde, presinaptik serotonerjik nöron terminallerinde geri alınım bölgelerine
bağlandığı bilinen H3 ile
işaretlenmiş imipraminin daha az bağlandığı görülmüştür.
İlaveten yine suisid kurbanlarının beyinlerinde postsinaptik 5-HT2 reseptör dansitesinin azaldığı
öne sürülmektedir. Bunlar birleştirildiği zaman oldukça büyük bir araştırıcı
grubu suisid sonucu ölenlerde ya da suisid girişiminde bulunan depresif hastalarda
serotonin eksikliğinin bulunabileceğine inanmaktadır.
Depressif
hastalarda trombositlerde serotonin alınımının azaldığı gözlenmiştir.
H3 ile işaretlenmiş
imipramin trombositlerdeki serotonin bağlanma bölgelerine beyindeki kadar spesifik bir
şekilde bağlanır. Depressif hastalarda kontrol grubuna göre trambositlere H3 imipraminin daha az bağlandığı
gösterilmiştir. Bu da depresif hastalarda serotonin transport mekanizmalarında bir
yetersizlik olduğunu akla getirmektedir. Fakat serotoninalınım bölgelerine imipramine oranla daha spesifık olarak bağlanan
paroksetin ile bu çizgide yapılan araştırmalarda kontrol grubuna göre
belirgin bir farklılık gösterilememesi bu görüşler hakkında şüphe
uyandırmıştır.
Depresyonda
serotonerjik transmisyon değerlendirilmesindebir
diğer araştırma yöntemide serotonin salınımını sağlayan
ajanlar(fenfluramin gibi) ya da serotonin reseptör agonistlerine cevaben ortaya çıkan
endokrin değişikliklerinin değerlendirilmesidir. Bu doğrultuda yapılan
çalışmalarda da depresyondaki serotonerjik transmisyonun anormal olmasının
temel sebebinin postsinaptik serotonin reseptörlerin duyarlılığında ki
bir azalmadan çok serotonin salınımındaki bir azalmanın olduğuna işaret
etmektedir.
Triptofan serotoninin diyetle alınan preküsörüdür. Triptofan, diğer nötral
aminoasitler gibi S.S.S. tarafından aktif olarak alınır. Triptofan ile birlikte
SSS’ne alınan diğer nötral aminoasitler tirozin, fenilalanin, lösin,izolösin ve
valindir.
Bu aminoasitler SSS’ne benzer transport mekanizmaları ile alınırlar. Santral
sinir sisteminde bulunan triptofan düzeyi 5-HT sentez hızı ile orantılıdır.
Bazı araştırmalarda
SSS’ndeki triptofan aminoasidinin diğer nötral aminoasitlere oranının
depresif hastalarda düştüğü öne sürülmektedir.
Son yıllarda geliştirilen SSRI grubu antidepresifler ile depresyonun başarılı
bir şekilde tedavi edilmesi de, serotonintransmisyonunun
etyopatolojide önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
UYKU ve SEROTONİN
Serotoninin uykudaki rolü prekürsörü olan L- Triptofanın doğal bir hipnotik olduğunun
gözlenmesinden sonra ortaya çıkmıştır. L- triptofan verilen kişide
yavaş dalga uykusu artmakta, uyku latensi azalmaktadır. Ancak klinik uygulamada L-
triptofan eozinofilik miyalji sendromuna yolaçtığı için kullanılmamaktadır.
5-HT’in uykudaki rolü kesin olarak bilinmemektedir. Uykuda Jouvet’inorjinal monoamin teorisine göre serotonin uykunun başlamasından
ve sürdürülmesinden sorumlu tutulmaktadır. Kedilerde yapılan çalışmalarda
dorsal raphe nukleuslarında lezyon oluşturulması ile yada bir triptofan
hidroksilaz inhibitörü olan para-klorofenilalanin (PCPA) verilerek beyin serotonin düzeyinin
baskılanması sonucu 3-4 gün süren bir insomnia oluştuğu gözlenmektedir.
Bu insomnia serotonin prekürsörü olan 5-Hidroksitriptofan verilmesiyle düzelmektedir.
Daha sonra yapılan çalışmalarda ise serotonin uykudaki rolüne ilişkin çeşitli
gözlemler elde edilmiştir. Kedilere günlük belli miktarlarda PCPA verilmesi sonucu
azalan Non-REM uykusunun, 1 hafta içinde %70 normale döndüğü (serotonin düzeyinin
beyinde hala baskılanmış olmasına rağmen) gözlenmiştir. Bir nörotoksin
olan 5,7- dihidroksitriptamin verilmesi yoluyla ön beyinde %78’e varan serotoninbaskılanması uykuyu etkilememiştir.
İnvivo voltametrik çalışmalarda intraserebral serotonin salımının
uykunun başlaması ile artmadığı tesbit edilmiştir.
Beynin serotonin düzeylerinin baskılanması sonucu ortaya çıkan derin ancak geçici
insomnianın, serotoninin aniden baskılanması sonucu ortaya çıktığı
sanılmaktadır. Bu da şizofrenlerde yüksek düzeylerde verilen 5-hidroksitriptofan’ın
birden kesilmesi sonucu oluşan hipereksitabl durum ile uyumlu gibi görülmektedir.
Beyindeki yalnız serotonin düzeyleri değil, aynı zamanda spesifik serotonin bağlayıcı
bölgelerde 24 saatlik bir ritme sahiptir. Ancak uyku deprivasyonu ile ön beyindeki serotonin
düzeyleri düşerken, reseptör sayısında bir azalma olmadığı
tespit edilmiştir. 5-HT2 reseptörünün uykudaki rolü, bu reseptörün
spesifik antagonisti olan ritanserin kullanılarak ortaya konmaya çalışılmıştır.
Günlük 5-10 mg. Ritanserin verilmesi sonucu uykunun 3. ve 4. Döneminde bir artma, uyanıklıkta
ve REM döneminde bir azalma olduğu gözlenmiştir.
Son olarak Jouvet ve arkadaşları serotoninin uykudaki rolü konusunda yeni bir
hipotez ortaya atmışlardır. Serotonin uyanıklıkta bazal hipotalamusta
sinirterminallerinden nörotransmitter olarak
salınır. Bu salınan serotoninin, yavaş dalga ve REM uykusundan ikincil
olarak sorumlu tutulan hipnojenik faktörlerin sentez ve salınışının
artmasından sorumlu olabileceği düşünülmektedir.
SEROTONİN
VE ANKSİYETE
Depresyonda 5-HT rolü
birçok çalışmadaaraştırılmış
olmasına rağmen, anksiyete- serotoninilişkisi
nispeten ihmal edilmiştir.
Hayvan çalışmalarında anksiyete ile serotonin arasında bir ilişki
olduğuna dair bulgular saptanmıştır. Son yapılan bir çalışma
da panik bozukluğun hipersensitif serotonin reseptörleri sonucu oluştuğuna
dikkat çekmektedir. Bazı serotonerjik reseptör antagonistleri de anksiyolitik etki gösterirler.
Metiserjitverilerek hayvanlarda anksiyetenin
ortadan kalktığı gözlenmiştir.
Selektif 5-HT2 antagonistleri
ile anksiyolitik etki oluşmamıştır. Ancak 5-HT3antogonistleri
anksiyeteyi ortadan kaldırmıştır.
Serotonin sentezinin inhibe edildiği çalışmalarda anksiyetenin hafiflediği
bulunmuştur. P-CPA(para-klorofenilalanin) bir sentez inhibitörüdür. P-CPA, kullanımda
olan serotoninin %90’nını azaltabilmektedir. Hayvan çalışmalarında
düzenli p-CPA kullanılması sonucu, hayvan anksiyete modelindeki davranış
supresyonu oluşmaktadır. Deneğe serotonin prekürsörü verilirse anksiyetinin
davranışsal yanıtı tekrar ortaya çıkmaktadır.
Seroterjik nöronların spesifik destrüksiyonuna neden olan toksik ajanlar kullanılarak
anksiyete özgü yanıtların yokolduğu gözlenmiştir. Dorsal raphe ve
ventral tegmentumda toksik ajanlar ile oluşturulan lezyonlar sonucu (serotonerjik nöronların
yoğun olduğu bölgeler) 11-12 gün sonra anksiyete bulguları azalmaktadır.
Benzodiazepinler hem 5-HT turnover’ını
hem deserotonin içeren raphe nukleuslarındaki
tek nokta elektriksel aktivitesini azaltmaktadırlar. Ancak serotonin turnover’ındaki
azalmanın benzodiazepinlerin anksiyolitik etkisi ile bağlantılı olmadığı,
bu etkiyi santral serotonerjik nörotransmisyonu azaltarak ve projeksiyonları limbik
sistem ve kortikal alanlara uzanan raphe nukleuslarındaki serotonerjik nöronların
iletimini inhibe ederek gösterdikleri sanılmaktadır.
Obsessif
Kompulsif Bozukluk ve Serotonin
Yapılan çalışmalarda Klomipraminin OKB tedavisinde, MAO inhibitörleri ve diğer
TCA’lere oranla belirgin olarak üstün olduğu ve semptomlardaki düzelmenin
BOS’ndaki 5-HİAA seviyelerindeki azalma ile paralellik gösterdiği ortaya konulmuştur.
Selektif Serotonin
Reuptake İnhibitörleri grubunda yeralan ilaçlar ile de OKB semptomlarında belirgin
düzelmeler olduğu bilinmektedir. Direkt postsinaptik reseptör agonistleri hallüsinojenik
etkilerinden dolayı OKB tedavisinde kullanılmamaktadırlar. Ancak antidepressif
bir ilaç olan Trazodonun metaboliti metil-klorofenilpiperazin(m-CPP) çalışmalarda
güvenli olarak kullanılmaktadır. Antidepresif bir ilaç olan Trazodonun metaboliti
metil-klorofenilpiperazin(m-CPP) çalışmalarda güvenli olarak kullanılmaktadır.
M-CPP kullanılan
bir grup çalışmada OKB hastalarının davranış alanında ve
endokrin yanıtlarında kontrol gruplarına oranla farklılık olup olmadığı,
m-CPP nin OKB semptomlarını etkileyip etkilemediği araştırılmıştır.
M-CPP oral uygulamada 0,5mg/kg, İV uygulamada 0,1mg/kg olarak günde tek doz halinde
verilmiştir. Her iki yolla da deneklerde kortizol ve prolaktin düzeylerinde bir yükselme,
anksiyete, depresif duygudurum, derealizasyon ve kognitif fonksiyonlarda bozulma olduğu
saptanmıştır. Ayrıca obsessif kompulsif belirtilerde geçici bir
alevlenmenin olduğu gözlenmiştir.
OKB daki klasik serotonerjik hipoteze göre hastalığın santral serotonin düzeylerindeki
bir eksiklik sonucu ortaya çıktığı savunulmaktadır. SSRİ leri
ile belirtilerdeki azalma, hastaların kan serotonin seviyelerindeki azalma ve L-Triptofan
verilince belirtilerin hafiflemesi bu hipotezin dayanak noktalarıdır.
Diğer Psikiyatrik Bozukluklar ve
Serotonin
Uzun yıllardır yeme bozukluklarının endokrin anormallikler sonucu mu yoksa
açlık sürecinin bir defekti sonucu mu ortaya çıktığı anlaşılmaya
çalışılmaktadır. Ancak yeme bozukluklarındaki endokrin değişikliklerden
biri olan kortizol yüksekliği açlıkta bulunmamaktadır.
Son zamanlarda Bulimia Nervoza’da serotoninin rolü üzerinde durulmaktadır.
Bulimiklerde BOS ndaki 5-HİAA düzeylerinin düşük olması, trombositlerdeki 5-HT
miktarlarının artmış olması, serotonerjik uyarıya yanıt
olarak oluşan PRL seviyesindeki yükselmenin bulimmiklerde gözlenmemesi bu tür bir ilişkiyi
desteklemektedir. Tokluk hissinin oluşmasında da serotonin oldukça önemlidir.
Agresyon insan ve hayvan hayatında birçok amaca aracılık eden kompleks bir
fenomendir. Araştırmalar tehdit karşısındaki saldırı davranışında
şempanzeler ile insanlar arasında birçok benzerlikler olduğunu göstermiştir.
Nöroanatomik ve nörofizyolojik incelemelerde duygu ve emosyonun limbik sistem tarafından
kontrol edildiğine dair önemli bulgular elde edilmiştir. Yine agresyon davranışının
da uyarana özgül organizasyonu lateral hipotalamus, ventral tegmental alan, medial amygdal
ve ortabeyin gri cevherince kontrol edilmektedir. Elliot nöronal network sisteminde aktivatör
ve inhibitör bölgelerin birbirlerine çok yakın olduklarını, saldırgan
davranışın oluşmasının ya da agresyon inhibisyonunun aynı
anatomik bölge tarafından kontrol edildiğini ileri sürmüştür. Yapılan
çalışmalarda da serotonin ve katakolaminlerin agresyon davranışının
başlaması ve sürdürülmesinde önemli olduklarına dair bulgular elde edilmiştir.
Santral serotonerjik
transmisyonun suisid ve homosid davranışları ile de ilişkili olduğu düşünülmektedir.
Lidberg ve arkadaşları yaptıkları bir çalışmada suicid girişimi
olan 16 erkek ve homocid girişimi olan 22 erkek hastayı, 39 erkekten oluşan
kontrol grubu ile karşılaştırmışlardır. Suicid ve homocid
girişimi olan deneklerin BOS larındaki 5-HIAA düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük
olduğunu göstermişlerdir. Linnoila ise bir çalışmasında 5-HIAA düzeylerindeki
azalmanın impulsif katillerde impulsif olmayanlara oranla daha fazla olduğunu göstermiş
ve zayıf impuls kontrolünün de serotonerjik sistem ile bire-bir ilişkili olabileceğini
savunmuştur.
Serotonin
Sendromu
Klasik olarak serotonin
üzerinden etki gösteren iki ya da daha fazla ilacın kombinasyonu sırasında
oluşan, santral serotonin seviyelerindeki ani yükselmeye bağlı bir durumdur.
Huzursuzluk, myoklonus, hiperrefleksi, tremor ve bilinç bozuklukları ile karakterizedir.