Psikoterapi geniş anlamda, ruhsal yollarla yardım ve iyileştirme demektir. Bu tanım
her türlü yardım yollarını kapsamaktaysa da psikiyatride psikoterapi, belli bir kurama dayalı,
belirlenmiş bir yönteme uygun olarak yapılan psikolojik tedaviler anlamındadır.
Benzer bir diğer tanımda
ise; psikoterapi, hastanın varolan semptomlarını gidermek, değiştirmek ve geriletmek,
davranışın bozuk yönlerini değiştirmek, kişiliğin olumlu yönde büyümesi
ve gelişmesini sağlamak amacıyla, eğitimli bir kişiyle, psikolojik anlamda ve de özellikle
duygusal alanda yürütülen profesyonel bir tedavidir (1).
Psikoterapiye ihtiyaç duyan kişi, psikoterapiste
daha olgun bir kişilik örgütlenmesine ulaşmak ve kendi kendisini daha iyi anlayabilmek için gelmiştir.
Terapistten beklediği iki unsur vardır. Birincisi, kişiliğinin dinamik örgütlenmesi ve
yapısını iyi değerlendirilebilmesidir. İkinci unsur ise, bu bilgi ve değerlendirmeyi,
anlayabileceği ve yararlanabileceği bir tarzda ona aktarabilmesidir. Davranış örüntülerininhastaya entelektüel bir biçimde aktarılması ve açıklanması,
o kişide herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Kalıcı bir değişikliğin
oluşabilmesi için bu bilgilerin hasta tarafından duygusal düzeyde de anlaşılıp yaşanması
gerekir.
Psikoterapinin
tarihçesi
İlkel çağlarda,
hastalıkların doğa üstü güçlere bağlandığı, “animistik düşünce”
egemendi. Doğa karşısında güçsüz olan insan, anlayamadığı olayları
doğa üstü güçlerin varlığına inanarak,kendine
savunma yolları aramıştı. Bu çağda diğer bütün hekimlik dallarında olduğu
gibi, insanın kendi ruhsal sıkıntılarını açıklama ve onlarla savaşma
yolları büyüsel düşünce altında yapılırdı.
İlk kez
Hipokrat (M.Ö.5.yy), hastalıkların doğa üstü güçlere değil, doğal etkenlere bağlı
olduğunu söyledi. Aynı dönemde Eflatun ve Aristo’da büyüsel düşüncenin geçersizliğini
belirtmişlerdi. Yine bu dönemde Hipokrat’ın histeri ve melankoli terimlerini kullandığını
ve tapınaklarda hastaların uyutuldukları, düş yorumlarının ve telkinlerin yapıldığını
görüyoruz.
Ortaçağ
Avrupa’sında büyüsel düşünce yeniden ağırlık kazanmış, ruh hastaları
şeytanın yakaladığı bir büyücü olarak görülmüş ve yok edilmişlerdir.
12. ve 13.yüzyıllarda kilisenin uygulamalarına tepkiler artmış sonrasında gelen Rönesans
ile yeni düşünce ve bilim akımları gelişmiştir. 16. ve 17. yüzyılda, İslam
ve Yunan düşünürlerin etkisinde kalan Avrupa toplumunda tıp alanında büyük değişikliklere
yol açacak bir ortam doğmuştu. Bu gelişmeler ile insan anatomisi, fizyolojisi ve kan dolaşımı
üzerinde nesnel çalışmalar başladı.
İlk
olarak 17. yüzyılda , ruh hastaları hakkında bir kararın din adamlarınca değil,
hekimlerce verilmesi kabul edildi. 18.yüzyılda, Fransız hekim Pinel tarafından planlı
psikoterapinin temel ilkeleri belirtildi. Pinel’in başlattığı bu akım diğer
Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya yayıldı ve ruh hastalarına hastanelerde, bakım evlerinde
tedavi etme görüşü uygulama alanı buldu.
19. yüzyılda
önemli çalışmalar Alman ve Fransız ruh hekimlerince yapıldı. Fransa’da Morel,
Magnan, Charcot ve Piere Janet; Almanya’da ise Meynert, Kraepelin, Breuer, Freud, Jung ve Adler çağdaş
psikiyatrinin kurucusu oldular ve yeni yeni hastalıklar tanımlayarak, sınıflandırmaya
çalıştılar. Çoğu ruhsal bozukluğun etiyolojisini beyindeki dejenerasyona bağlıyorlardı.
İlk kez Kraepelin psikozları ve psikonevrozları ana ve alt gruplara ayırdı. Bugünkü
tanımıyla şizofreniyi, “dementia precox” olarak tanımladı.
Yine 19. yüzyılda
Fransız ruh hekimleri (Bernheim ve Charcot), o dönemde yaptığı çalışmalarla
şarlatan olarak anılan Mesmer’in “hipnoz” ve “hayvansal manyetizma” görüşlerini
yeniden ele alarak incelediler. Bu dönemde bazı histeri belirtilerinin hipnozla ortaya çıkarılabileceği
ve tamamen ortadan kaldırılabileceği görüldü. Bu konuda en etkili adım Charcot’tan
geldi ve histerinin yalnız kadınlarda değil, erkeklerde ve çocuklarda da olabileceğini;
hastalığın oluşumunda ruhsal etkenlerin önemini ve hipnozla düzeltilebileceğini gösterdi.
Sonrasında Freud, 19.yüzyılın sonunda geliştirdiği psikanaliz kuramı ile ruh
hekimliğindeki hastalık anlayışını ve tedavi yöntemlerini köklü bir biçimde
etkilemiş, ruh hekimliğine; bilinç, bilinçdışı, ruhsal aygıt yapısı,
dürtü, psikososyal gelişme, çatışma ve savunma kuramları ve tedavi yöntemleri ile yeni
araştırma ve uygulama alanları kazandırmıştır.
Freud’la
aynı zamanda yaşayan Rus Hekim Pavlov, koşullandırma ile öğretme denemeleri ve koşullu
tepki kuramını geliştirmiş, davranışçı tedavilerin kaynağını
oluşturmuştur. Giderek yeni öğrenme kuramları geliştirilmiş böylece psikanaliz
okulu ile yarışan davranışçı okullar 20. yüzyılın ikinci yarısında
ağırlık kazanmışlardır.
Psikoterapide kullanılan kuramlara geçmeden önce
bilimsel anlamda “kuram”ın ne olduğunu ve nasıl oluşturulduğunun açıklanması
gerekmektedir.
Kuram (Teori), belirli bir konuda, birbiriyle bağlantılı
önermeler bütünüdür(2).
Kuram, bilim adamının çevresindeki olayları
dolaysız ve somut olarak gözlemesi ile başlar. Bu olaylar, etrafındaki problemlere çözüm
olabileceği düşüncesi ile biriktirilir. Kaydedilen olaylar, aralarındaki ilişkilerin tanımlanabilmesi
için sınıflandırılır. Sınıflandırma yapılabilen basamağa
“bilimsel bilgi” denir. Sınıflandırma yapılmış olaylar arasındaki ilişkileri
açıklamak ve bilinmeyenleri yorumlamak amacıyla ortaya kavramlar konur. Bu basamaktaki bir kuram,
bir hipotezler bütünüdür ve ileride yapılacak yeni çalışmalar bir başlangıç
noktasıdır. Sonrasında yapılan çalışmalar, kavramlar arasındaki
bilinmeyenleri açıklamaya yönelik ve kuramın doğruluğunu göstermek amaçlıdır.
Kuram, olaylar ve olgular için açıklamalar yapar; ayrı ayrı deneysel verileri soyut bir çerçevede
birleştirir ve sınıflandırır(3).
Bir kuramın bilimsel olabilmesi için bazı özelliklerinin
olması gerekmektedir. Birincisi, kurulan hipotez bilinen gerçeklere uygun olmalıdır. İkincisi,
hipotezler mümkün olduğunca basit bir şekilde ifade edilmelidir. Üçüncüsü, kuram, bir iç
tutarlığa sahip olmalıdır. Dördüncüsü, kuram, başka bir kuramla ortak bir noktayı
açıklamaya çalışıyorsa, onun önerileri ile tutarlı olmalıdır. Beşincisi,
kuram, ölçülebilir değişkenlerle ilgili olmalı ve yeni denemelere açık olmalıdır.
Freud psikanalitik kuramı oluşturmadan önce,
mevcut bilgileri sınıflandırmış, gözlemlediği hipnoz ve diğer tedavi yöntemleri
sonrasında “bilinçdışı” kavramını ortaya atmıştır. Kuramını
geliştirme basamaklarında yaptığı gözlemler ile, bu kuramın değişik yönlerinin
birbirine tutarlı olmasına çalışarak, ruhsal aygıtın bir tanımlamasını
yapmaya çalışmış, önce topografik (bölmesel) sonrasında strüktüel(yapısal)
varsayımlarını geliştirmiştir.
Psikoterapi türleri
Freud’a “Kaç çeşit terapi var ?” diye
sorulduğunda, “Ne kadar terapist varsa, o kadar.” diye yanıt vermiştir. Bazı
kaynaklarda yaklaşık 250 tür psikoterapi olduğu söylenmektedir.
Psikoterapiler belli başlı olarak üç ana biçimde
sınıflandırılabilir
I- Hekimin Hastaya Yaklaşma Biçimi ve Tutumuna Göre;(4)
a- Bastırıcı
b- Destekleyici.
Destekleyici terapilerde
birincil amaç hastanın semptomlarını azaltmak ve ortadan kaldırmaktır. Sıkıntıya
sebep olan çevresel faktörler ortadan kaldırılmaya ve azaltılmaya çalışılır.
Kişilik yapısında değişiklik yapmak gibi bir amaç yoktur. Bu tedavi biçimi ego
fonksiyonları aslında sağlam olan ancak bireyin yaşamını bozan alışılmışın
dışındaki stres faktörleri söz konusu olduğunda kullanılır.
c- Derinliğine araştırıcı;
Derinliğine araştırıcı
psikoterapiler, semptomatik düzelmeden
çok kişilikte köklü değişimi amaçlayan terapi türüdür. Dinamik psikoterapiler de denilir
ve klinikte en tanınan ve kullanılan psikanaliz ve psikanalitik yönelimli psikoterapilerdir. Her
iki terapi metodunda da içgörü kazanarak kişiliğin ve benliğin değişimi amaçlanmaktadır
II. Ruhsal Bozukluk Anlayışı ve Kuramsal Çıkış
Noktasına Göre;
A- Psikodinamik temellere dayananlar:
A1- Freud’un geliştirdiği psikanaliz ve bunun değiştirilmiş,
uyarlanmış biçimleri
A2- Freud’dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen, fakat kuramsal açıdan ayrılıkları
olan yeni analiz okulları( Jung, Adler, Rank, Horney, Sulvian...)
B- Öğrenme ilişkilerine dayanan
davranışçı psikoterapi türleri:
Sistematik duyarsızlaştırma, karşı karşıya getirme(exposure),
itici koşullanma, olumlu pekiştirme ve söndürme vb.
Davranışçı tedavilerde,
davranışı oluşturan
etkenler üzerinde durulmadan, doğrudan doğruya davranışın kendisi ele alınır.
Kişi ve içinde yaşadığı sosyal çevre açısından uyumsuz görülen davranışlar
yerine, yeniden şartlandırma yoluyla uyumlu davranışların ortaya çıkarılmasına
çalışılır. Bu tür terapilerde hastanın etkin biçimde katılması gerekir.
Hasta terapistin önerilerine uymakve bunları aşama aşama
gerçekleştirmek durumundadır
C- Bilişsel psikopatoloji,
bilgi-işleme, sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar:
Grupterapileri, genelde
birden fazla, 7–14 hasta ile aynı oturumda görüşmeyle gerçekleşir. Bireysele terapilere göre
avantajları, kişinin bozuk sayılan davranış örüntüsünü canlı biçimde grup
içinde görmesi, topluma uyum güçlüklerini somut olarak kavraması, bunları düzeltme yollarını
yine grup içinde araştırıp bulmasıdır.
C-Psikodrama
Psikodrama, kişiyi ya datoplumu
rahatsız eden olayların, tiyatro benzeri bir ortam içinde açığa çıkarılması,
konuşulup tartışılmasını amaçlayan bir terapi türüdür.
D-Oyun Psikoterapisi
Oyun ve uğraş terapisi,
genelde çocuklarda uygulanan grup yöntemlerinden
birisidir. Tedavi amacıyla kullanılabileceği gibi, çocuğu gözlemlemek yada çocuklar
arası ilişkiyi kurup sürdürmek ve çocuğun yaratıcılığını arttırmak
amacıyla da kullanılabilir.
E- Aile Psikoterapisi
Aile terapisinde, aile içinde bir psikiyatri hastasının
bulunmasının aile bireylerinin kendi aralarında ve hasta ile iletişimlerinde ve yaşamlarında
zorluklara yol açacağı düşüncesine dayalı olarak aile bireylerinden birkaçının
aynı oturumda destekleyici, açıklayıcı, yönlendirici, yorumlayıcı yöntemlerle
tedavi edilmesidir.
Amaçlarına yönelik diğer bir sınıflandırmada
şu şekildedir(5):
1. Destekleyici Terapi (Supportive Therapy)
2. Yeniden Eğitici Terapiler (Reducative Therapy)
3. Yeniden Yapıcı
Terapiler (Reconstructive Therapy)
Çeşitli Psikoterapi Türlerinde
Kullanılan Başlıca Ruhsal ve Fiziksel Araçlar(4):
1. Daha çok
bastırıcı ve destekleyici psikoterapi türünde
A.
Eğindirme (telkin)
B.
İnandırma (ikna)
C.
Yol gösterme, rehberlik
D.
Danışma
2. Bastırıcı,
destekleyici ve derinliğine araştırıcı türlerde
A.
Uyutum (hipnoz)
B.
Uyuşturma (narkoz)
C.
Boşaltma (catharsis)
3. Genellikle
derinliğine araştırıcı, çözümleyici (psikanalitik türlerde)
A.
Güdümsüz görüşme (non-directive interview)
B.
Serbest çağrışım (free assocation)
C.
Düşlerin çözümlenmesi
D.
Sürçmelerin (parapraxis) çözümlenmesi
E.
Simgelerin (sembollerin) çözümlenmesi
F.
Direnç (resistance) ve aktarımın (transference) çözümlenmesi
G.
Açıklama ve yorumlamalar
4. Daha çok
davranış psikoterapilerinde
A.
Gevşeme, koşullama
B.
Edimsel koşullama
C.
Üstüne gitme (exposure)
D.
Ödül-ceza teknikleri
F.
Pekiştirme, söndürme
G.
Çeşitli öğretme teknikleri
Dolaysız
Araçlar:
1. Çevrenin
değiştirilmesi (aile düzenlenmesi, hava değişimi, iş değiştirilmesi...)
2. İlaçlar,
fizik sağaltım yolları, (faradi, banyolar, spor...)
3. Çeşitli
uğraşı, iş ve rehabilitasyon yolları.
Bu sınıflamada mevcut her bir tedaviyi
birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Terapist birden fazla kuramı iyi bir şekilde
bilmeli, bunlar dışında ki kuram ve teknikler konusunda da bilgi sahibi olmalıdır.
Bunlar arasından kişiliğe en uygun olanını bulabilmeli ya da kendi kuramını
kurabilmelidir. Bu kuramsal çerçeve içinde de gerektiğinde farklı ekollere ait teknik ve yöntemleri
kullanabilme esnekliğini kazanmalıdır. Terapide bu tip bir yaklaşıma eklektizm denir (7,8).
Psikoterapi
İlişkisinde Temel İlkeler
Uygulamada üzerinde
özenle durulması gereken temel ilkeler vardır. Bu ilkeler psikoanalitik yönelimli olsun olmasın,
her türlü psikoterapide geçerlidir. Birbiriyle bağlantılı olan bu ilkeler hepsi birlikte ve
bilinçli olarak uygulanabildiği oranda anlamlı ve verimli psikoterapi süreci gelişebilir. Bu
ilkelerin daha iyi anlaşılması amacıyla, psikanalitik psikoterapi kuramı içinde tanımlanmış
olan direnç, transferans, kontur-transferans ve içgörüterimlerinin
açıklanması uygun olacaktır.
Direnç: Tedaviye ve
onunla sağlanacak değişmeye karşı hastada ortaya çıkan güçlerin tümüdür.
Terapi süresince uyumsuz ve anormal olan her türlü davranış, tutum, düşünce ve duygunun bırakılmasına,
değiştirilmesine engel olan bir savunmadır. Kısaca, nevrotik yaşam tarzını
sürdüren her türlü içsel etken dirençtir. Terapi sürecinde direnç, uzun süren suskunluklar, duygudan
yoksun konuşmalar, tedavi ile yakından ilişkili olayları ve rüyaları unutmak, aşırı
entelektüel tartışmalar yapmak, esnemeler, görüşme saatlerini unutmak, gerçek sorunları
anlatmaktan kaçınmak şeklinde ortaya çıkabilir.
Transferans
(Aktarım): Bireyin çocukluk
çağında kendisi için önemli kişilerle yaşamış olduğu duygu ve tutumları,
şimdi ilişki kurduğu önemli kişi ya da kişiler ile ilişkisinde yaşaması;
bu kişilere kendi çocukluğundaki algı ve duygulara göre tepkiler göstermesidir. Psikoterapi
süresince aktarım doğal ilişkilerde olduğundan daha yoğun ve süreklidir. Hasta çocukluğunda
anne, babası veya önemli başka kişiler ile yaşamış olduğu sevgiyi,
nefreti, korkuyu, bağımlılığı ya da bu duygularla ilgili savunmaları
terapiste aktarır. Burada terapist hastanın çocukluğundaki babası, annesi yerine
konmaktadır. Az çok sürekli her önemli ilişkide aynı öğeleri bulabiliriz. Örneğin
iki sevgili arasında ki sevgi bağında da eşeysel anlamı olan, doyum sağlamaya yönelik
özelliklerin yanı sıra, bir miktar geçmişten aktarılan, anne-babaya karşı
duyguları temsil eden özelliklerde bulunabilir.
Terapi sürecinde,
genellikle duruma uygun olmayan, yoğun ve aşırı tepkiler aktarım belirtileri sayılabilir.
Örneğin, terapistin tek hastası olma isteği, başka hastaları kıskanmak,
terapist ile ilgili düşler, zaman zaman ters tutumlar, öfkeli ve alaycı sözler aktarım
belirtileridir.
Kontur-transferans
(Karşıt aktarım): Terapistin
kendi çocukluğunda ki duygu ve tutumları hastasına aktarmasınadenir. Terapötik süreçte transferanslara benzer şekilde ortaya
çıkarlar fakat kökenleri farklıdır.
İçgörü:
Hastanın
hastalığının bilincinde olması, onun belirtileri tanıyabilmesi ve bir bozukluk
olarak kabullenişi anlaşılmaktadır. Buna klinik içgörü denilebilir. Psikanaliz ve
psikoterapide iç görü ise rahatsızlık belirtileri ve bunların kaynakları arasında
ki bağları görmektir. Bu durumun tedaviye etkisi nasıl olmaktadır. Salt bir iç görü
kazanmak davranış değişikliği yaratmayabilir ve çoğu kez yaratmazda. Direnç ve
transferans olaylarının uzun süre bir çok kez gözlenmesi, hastaya gösterilmesi, geçmişle
bağlantılarının yeniden yeniden açıklanması, böylelikle birbirini destekleyen,
doğrulayan iç görülerin kazanılmasına working- through(çözüm işlemi) denir.
İşte değişme olayı working-through ile netleştirilmiş içgörülerle başlatılabilir.
Dinleyebilmek
Olumlu ilişkiler
geliştirmede, başka insanlardan bilgi toplamada, başkalarının sıkıntısını
anlamada en temel araç dinlemektir. Dinleyebilme hekimin rahat olmasına ve insana ilgi, saygı ve
empati ile yaklaşıma bağlıdır.
Dinleme pasif
bir süreç değildir. Etkin dinleme hasta tarafından anlaşılır.
Görüşme
sırasında ortaya çıkan suskunluklar hem hastayı hem de terapisti rahatsız eder. Böyle
bir durumda hasta, bir şeyler anlatması beklendiğini düşünerek ya da suskunluk sırasında
aklına gelen rahatsız edici düşüncelerden korkar, amaçtan saparak farklı konulardan
bahsedebilir. Suskunluklar genelde dirençle ilgilidir ve araştırılması gerekir. Benzer
durumda aceleci davranarak söze giren terapistte kendi kontur-transferanslarını ve dirençlerini gözden
geçirmelidir.
Suskunluğun
bir sebebi de hastanın konu hakkında görüşlerini gözden geçiriyor olması olabilir.
Bunun süresi ve tahmini ancak dinleme sırasında ki empati ile anlaşılabilir. Çünkü
dinlemenin en önemli özelliği anlatılan kelimeler değil arka planlarındaki anlamlarıdır.
Bunun anlaşılabilmesi için hastanın anlatış biçimi, sesin ton, hız, duygusal yüklülüğü
gibi niteliklerini ayırt etmek gerekir.
Empati
Empati, kişinin
kendisini bir an için bir başkasının yerine koyarak, o durumda neler hissedebileceği, düşünebileceği,
nasıl davranabileceğini anlamaya çalışmaktır. Empatide,
terapistin kendi benliğinden kısa bir süre ayrılması, ayrı bir benliğe doğru
uzanması, yaklaşması, ona dalması ve onu anlamaya çalışması vardır.
Terapist bir yandan kendi iç dünyasını araştırırken, bir yandan da bu iç dünya
ile bir başkasının iç dünyasını anlamaya çalışmaktadır. Fakat
bu sürecin çok uzaması ve terapistin hastanın yaşantısını sürekli ve yoğun
biçimde paylaşması sakıncalıdır. O zaman terapistin, hastanın sorunları,
kişiliği ve yaşantısı ile fazla özdeşleştiğini, gerçek terapist
kimliğini yitirdiğini düşünebiliriz. Bu durumda terapistin hastasını tanıması,
değerlendirmesi ve yardım edebilmesi zorlaşacak, mevcut ilişki hasta-terapist ilişkisinden
arkadaş, anne, baba veya bir sevgili ilişkisine dönüşecektir.Bunun süresinin uzaması halinde, terapistte hasta ile aynı duyguları paylaşır,
aynı tarzda telaşa kapılır, ağlar ve mutsuz olursa buna özdeşim denir.
Bu sebeplerle
empati, bir yandan bir başka insanı benimsemeyi, kısa süreli özdeşim yapabilmeyi
gerektirirken; bir yandan da terapistin kendi kimliğini koruyabilmesi, terapinin araç ve yöntemlerini
unutmaması, kendi benliği ile hastanın benliği arasında ayrım yapmayı sürdürebilmesidir.
Terapist açısından
empatiyi engelleyen iki faktörden birincisi; terapistin kişiliğidir ki özellikle narsizm sorunu
olan bir terapistin tedavide empati kurması oldukça zordur. İkinci faktör terapistin mevcut
durumudur. Burada bahsedilen terapistinde sıkıntılı, mutsuz olması veya hastaya ayıracak
yeteri vaktinin olmamasıdır. Doyumsuz ve mutsuz kişilerin etkin ve yararlı empati yapmaları
güçtür.
İlgilenebilmek
İlgi
duyulmayan bir kişi ile empati kurulamayacağından, empati ile birbirine yakın ve içice
kavramlardır.
İnsan
ilişkilerinde ilgilenmek çeşitli amaçlar doğrultusunda ortaya çıkabilir. Bunlar, sevgi,
bağımlılık, yalnızlığın giderilmesi, parasal çıkar, cinsel
doyum, bir şey öğrenme ve yardım görme amacıyla olabilir. Psikoterapi ilgilenmek, hastayı
tanıma, anlamaya çalışma, sonunda hastanın davranış değişimine yol açabilecek
ipuçlarını araştırıp bulma ve yardım etme ilgisidir.
Psikoterapide
hasta ile uzun süreli bir ilişki kurulduğu için hem hastada hem terapistte psikoterapötik ilginin
dışına taşan örneğin arkadaş ve dost olma ya da cinsel istek ve düşlemler
gibi bir takım duygular ve ilgiler oluşabilir. Oluşan duyguların transferans ve
konturtransferans yönleri bilinmeli ve terapistin kontrolünde olmalıdır.
Yan tutmamak
ve yargılamamak
Psikoterapide
hastadaki dirençlerin önemli bir bölümü yargılanma ve suçlanma korkusuna bağlıdır.
Hasta bir şeyler söylemekten çekiniyorsa genellikle bunun altında bir yargılanma ve suçlanma
korkusu yatar. Terapi sırasında bana güvenmelisin, güveneceksin denilerek güven oluşturulamaz.
Terapist, yargısız, yan tutmayan soruları ile ve sabırlı, empatik bir yaklaşım
ile bir güven ortamı oluşturmalıdır.
Esnek
olabilmek
Tıbbın
diğer alanlarında olduğu gibi psikiyatride de hastalık yok hasta vardır.Bu ilkeye göre terapistin esnek olması, bir görüş, kuram
ve uygulamaya bağlı kalmaması gerekir. Terapist bir görüş, kuram ve uygulamaya bağlı
kalsa bile uygulamada esnek olması; duruma ve hastaların sorunlarına, kişiliklerine göre
yöntem değişikleri ve uygulamada ayarlamalar yapması gerekmektedir. Terapide amaç kuramı
veya yöntemi doğrulamak değildir. İnsan sınırsız değişkinlerle dolu
bir ortamda yetişir ve yaşar bu sebeple uyguladığınız kuram hastaya hiç
uymayabilir. Bu sebeplerle hem tanı koyma açısından hem de tedavi yöntemleri açısından
esnek olunmalı, aceleci davranılmamalıdır.
Zaman
verebilmek
Psikoterapi
uzun süreli bir sağaltım türüdür. Terapist, 45-50 dakikalık görüşmelerin haftada en
az bir kez, birkaç yıl sürebileceğini göze almalıdır. Daha kısa süreli görüşmelerle
de psikoterapi yapılabilir, ancak bu destekleyici bir sağaltım olur.
Uygulamalı
psikoterapi eğitimi görmek
Psikoterapinin
uygulama alanları
Psikoterapötik
yaklaşım her tıp alanında hasta ile ilişkinin başlangıcında olması
gereken ilişkidir. Bundan farklı olarak psikoterapi uygulama alanlarının ve şeklinin
tanımlandığı düzenli bir ilişkidir. Anksiyete bozukluklarında, somatoform
bozukluklarda, duygudurum bozukluklarında, cinsel fonksiyon bozukluklarında, kişilik
bozukluklarında, uyum bozukluğunda mevcut rahatsızlığın derecesiyle orantılı
farklı türden psikoterapiler tek veya birlikte uygulanabilir.
Psikoterapide
hasta seçimi
1- Hastanın
ancak tanısı konulduktan sonra ne tür ve ne yoğunlukta psikoterapiye devam edeceği
kararlaştırılmalıdır.
2- Hastanın
tedaviye kendisinin geliyor olması önemlidir çünkü ailesi zoruyla ya da başka nedenlerle
tedaviye devam etmek zorunda olan bir hastanın psikoterapiden faydalanması güçtür.
3- Hastanın
en azından normal zekalı ve sorunlarını anlatabilecek bir konuşma yetisinin bulunması
gerekir.
4- Hastanın
kendisini tanımaya, incelemeye ve değiştirmeye içten ilgisinin bulunuşu önemli bir seçim
ölçütüdür.
5-
Psikoterapi uzun zaman alan ve büyük emek isteyen bir sağaltım türüdür. Bunun için hastanın
ekonomik yönden psikoterapiye devam edecek gücü olmalıdır.
6- Hastanın
yaşam koşuları psikoterapiye devam etme bakımından uygun olmalıdır.
7- Terapi süresince
alkol ya da uyuşturucu madde almaya devam edenlerin psikoterapiden faydalanmaları güçtür.
Psikoterapiye devam edebilmek için hastanın bir miktar sıkıntısı olması ve sıkıntıya
katlanabilmesi gerekir.
“Hastalık
yoktur, hasta vardır” ilkesinden yola çıkarak tedavinin her hasta için, o hastanın bireysel
ve kültürel özellik ve gereksinimleri göz önünde bulundurularak düzenlenmesi gerekir. Tanılar aynı
olsa da, hastalığın gidişi her bireyde farklılık gösterecektir. Farklı
tedavi yaklaşımlarının kendilerine özgü kuralları olsa da, tümüyle bu ilkelere
uyarak tedavi yapmaya çalışmak, hastayı unutup kuram ve tekniklere odaklanmak anlamına
gelir. Böyle bir süreç, terapisti uygulamacı olmaktan çıkartıp, kuramcı yapar. Oysa
terapist kuramcı değil uygulamacıdır. Diğer bir değişle terapi için
kuramlar gerekli ancak yeterli değildir.
Kaynaklar
1- Tangör
A.(1997): Psikoterapiler El Kitabı, Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları
2-
Hovardaoğlu S(2000): Davranış Bilimleri İçin Araştırma Teknikleri: Vega, Ankara
3- Kaptan
S(1977): Bilimsel Araştırma Teknikleri, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bölümü
4- Öztürk O
(1998): Psikanaliz ve Psikoterapi, Bilimsel Tıp Yayınevi, 3 Baskı Ankara
5-
Çifter İ (1990): Klinik Psikiyatri, G.Ü. Basın Yayın Y.O., basımevi.