Bellek çevreden bilgilerin
ayrıştırılmaksızın alındığı pasif bir süreç değildir. Bunun yerine, çevre
ve şartlar gibi değişkenler, önceki tecrübelerimiz ve hatta organizmanın
glisemik durumu, bilgiyi almamızı yada almamamızı etkileyebilir.
Bizim emosyonel durumumuz böyle önemli bir süzgeçtir. Basit bir örnek
olarak ; bir çoğumuz John F. Kenedy’ nin vurulduğu andaki yerimizi ve o
anı hatırlarız fakat bununla birlikte, o gün için daha fazla bir şey
hatırlayamayız.
Bu yazıda stresin ve bununla birlikte olan fizyolojik
cevapların belleği nasıl etkileyeceğini ele alacağız. Görüleceği üzere
kısa süreli stres bellek oluşumunu hızlandırır. Son çalışmalar bunun
altında yatan olası bazı nedenleri ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık daha
ciddi ve uzun süreli streslerin geniş bir alanda bilişsel fonksiyonlar
üzerinde zararlı etkileri olabilir. Son çalışmalar bu etkilerin
hipokampustaki nöronların morfolojisindeki reversibl değişikliklere bağlı
olabileceğini göstermiştir. Hipokampus beyinde öğrenme ve bellek
merkezidir. En son nokta ise; gerçekten uzun süreli bir strese maruz
kalmak hipokampal nöronlarda kayıplara neden olabilir ve bu bulgu çoğu
yaştaki hastalarda görülen bilişsel kayıplarla ilişkili olabilir.
Ketakolaminler ve Glukokortikoidler
Stresin bellek ve hipokampustaki etkilerini tartışmaya
başlamadan önce bunun endokrin mediatörlerinin bir tekrarını yapmak daha
doğru olur. Fiziksel ve psikolojik stresler sempatik sinir sisteminden
epinefrin ve norepinefrin salınımına, adrenal korteksten glikokortikoid
salınımına neden olur. Bu mediatörlerin salınım miktarı ve süresi stresin
tipi, süresi ve şiddeti ile değişkenlik gösterir. Fakat glikokortikoid ve
ketakolaminlerin bu olayda her şeye rağmen rolleri bulunmaktadır.
Strese yanıtta ketakolaminlerin ilk dalga olduğunu,
glikokortikoidlerinde ikinci dalga olduğunu kabul edebiliriz. Bir stresör
karşısında ketakolaminler salgılanır ve postsinaptik hedef dokuda
saniyeler içinde ikincil mesajcı basamaklarını aktive ederler. Buna
karşılık glukokortikoidler belirli bir latent periyot sonrası
salgılanırlar ve etkilerin oluşması saatler alabilir. İşte bu zaman farkı,
kısa süreli stresör ile uzun süreli stresörün birbirinden farkını
anlamamıza yardımcı olacaktır.
Belleğin akut uyarılması ve gelişmesi
Duygusal olaylar için bellek :
Akut olarak gelişen duygusal uyarılmanın, deney
hayvanlarında ve insanlarda bellek oluşumunu hızlandırdığı uzun zamandır
bilinir; Chill ve arkadaşlarının [1**] son yaptığı bir çalışma bu gerçeği
göstermiştir. Bu çalışmada deneklere, iki öyküden birisi okundu. Bunlardan
biri, annesiyle birlikte hastanedeki babasını ziyaret etmek için kasabadan
yolculuk yapan bir çocuğu ve bu çocuğun hastanede karşılaştığı bir sürü
tıbbi presedürü anlatmaktadır. Diğer hikayede ise annesiyle kasabada
gezerken çok ciddi bir şekilde yaralanan ve hastaneye aceleyle getirilen,
bir sürü tıbbi presedürle karşılaşan çocuğu anlatmaktadır. Her iki
hikayenin karmaşıklığı ve uzunluğu hatta başlangıç ve sonlarının benzer
olmasına rağmen, çocuğun geçirdiği kazalar ve başından geçen olayların
belleği arttırdığı ortaya çıkarılmıştır.
Deney hayvanlarındaki çalışmalarda olduğu gibi, duygusal
olayların ve belleğin arttırılması sempatik uyarılar tarafından
gerçekleştirilmiş [2] ve parçada anlatılan olaylar [1**] sırasında
insanlarda da olduğu anlaşılmıştır. Özellikle beta blokörlerin (propranolol
ile) hikayenin duygu yükü bölümünde, güçlenen belleği engellediği
gösterilmiştir [1**]. Bu farmakolojik girişim bellek oluşumunun tüm
şekillerini etkilememiş, duygusal olaylarla ilgili olmayan bellek
oluşumuna hiç etkisi olmamıştır.
Glikoz ve Bellek
Ketakolamin aracılı etki beyine oksijen ve glikozun iyi bir şekilde
ulaştırılmasını arttırabilir. Ciddi hipogliseminin belleği bozduğu uzun
zamandan beri bilinir, fakat son literatürler glikoz kullanımındaki
fizyolojik dalgalanmaların kognisyonu etkileyebileceğini düşündürmektedir.
Deney hayvanlarında ve insanlarda postprandial glikoz düzeyinin (160-180
mg/dl) retrograd ve anterograd bellek formasyonunda artmaya yol açtığı
gözlenmiştir [3]. Buna benzer başka bir araştırmada (Manning ve ark) [4*]
glikozun Alzheimer hastalarında bellek fonksiyonlarını geliştirdiği
gösterilmiştir. Aşağıda anlatılacağı üzere, farklı bellek fonksiyonlarının
farklı nöroanatomik substratları vardır. Glikozun da belleği arttırıcı
etkileri hipokampusa bağlı bellek kısımları ile sınırlıdır.
Glikozun ventriküler infüzyonu bellekte [5] artma sağlar. Altta yatan
nedene yönelik iki teori vardır. Bazı düşünceler glikozun spesifik
nörotransmitterler üzerine direk etkisinin olduğu üzerinde odaklanır.
Mesela glikozun Asetil kolin sentezini Acil- CoA prekürsörlerinin yapımını
etkileyerek arttırdığı ve Asetil kolinin hipokampus bağımlı kognisyonda
yer aldığı ileri sürülür [2]. Diğer düşünceler, daha ziyade plastik
olaylara cevaplarda nöronlarda ortaya çıkan bazı dramatik değişikliklerin,
daha çok genel glikoz etkilerini, muhtemelen metabolik tüketimleri
yansıttığını öne sürer. Örneğin bazı sinaptik plastisite durumlarında,
glutamat artışı yada glutamat reseptör sentezi yada sitoskelatal
değişiklikler ortaya çıkar [2]. Bununla ilişkili olarak, hipokampal ATP
bağımlı K+ kanallarının glikoz kaynaklı ATP üretimi ile
aktivitelerinin azaldığı bununda uyarılabilirliği arttırdığı
gösterilmiştir [6,7].
Bu literatürde sempatik sistem ile aktive olan gelişmiş belleğin
ketakolaminle uyarılmış glikoz kullanımı ile ilişkili olabileceği de
tartışılmaktadır. Bu da periferal etkiler (glikojenolizin stimülasyonu) ve
serebral perfüzyonun artmasına bağlıdır. Bu ilişki incelendiğinde bellek
üzerinde en iyi etkiye sahip ketakolamin konsantrasyonları bellek üzerinde
en iyi etkiye sahip glikoz döngüsündeki konsantrasyonlardır. Ayrıca
sempatik etkiler, belleği başka olası mekanizmalarla da etkiler [2].
Stresin
ve glukokortikoidlerin uzun dönem potensiyalizasyonundaki bozucu etkileri
:
Adrenal steroidlerin bifazik etkisi:
Daha yıkıcı stresörlerin zararlı etkileri muhtemelen
SSS aracılığı ile olur : Ketakolaminlere uzun süreli maruziyet belleği
bozar. Bunun gibi fizyolojik dozların üzerindeki glikoz miktarları da
bellekte bozulmaya yol açar [2]. Bu iki zıt etkiyi bu maddelerin nasıl
oluşturduğu bilinmemektedir [2] (malum dozlarda ketakolamin ve glikoz
düzeyleri bellek için faydalıdır, oysa yüksek seviyeleri zararlıdır). Şu
anki bir çok araştırma ve ilgi ketakolaminlerden ziyade
glukokortikoidlerin zararlı etkileri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Biz bu
bölümde stres veya glukokortikoid maruziyetinin bellek üzerine olan kısa
ve uzun dönem etkilerini inceleyeceğiz.
En iyi karakterize edilen etkileri : fizyolojik stresin veya stres ile
uyarılan glukokortikoid düzeylerinin hipokampüsteki uzun süreli
potensiyalizasyon (LTP) ve/veya ani potensiyalizasyonu (primed burst
potentiation, PBP) üzerine olan olumsuz etkileridir.[8**]
Glukokortikoidlerin LTP ve PBP üzerine bifazik etkileri vardır [9]. Oysa
adrenal steroidlerin fizyolojik diürnal salınımı esnasında plastisite
artarken [9,12**], stres aracılı salınımlarında ise LTP inhibe olur
[9,10,11].
Bu hormonların bazal seviyelerinin ve stres düzeylerindeki etkilerinin
farklı olması iki reseptörün varlığından kaynaklanır (Tip 1
mineralokortikoid ve Tip 2 glukokortikoid reseptörler). Hipokampus bu iki
reseptörü belli bir miktarda içeren sayılı bölgelerdendir [13]. Tip 1
reseptörler yüksek afiniteli olup glukokortikoidlerin diürnal miktarları
ile aktive olurlar. Ancak Tip 2 (düşük afiniteli) reseptörler ise stres
sırasında indüklenen yüksek konsantrasyonlarda aktive olurlar. Bu da bize
çelişkide kaldığımız durumu açıklar. Bu bakışın eşliğinde, düşük doz
endojen kortikosteronun PBP yi arttırması gibi Tip 1 reseptörlerin
selektif aktivasyonuda hipokampusta LTP yi arttırır [12**,14]. Düşük
seviyelerde endojen kortikosteron PBP yi arttırır [9]. Buna karşılık
yüksek doz endojen glukokortikoidler Tip 2 reseptörleri aktive ederek LTP
ve PBP yi baskılarlar [10*,14] (Res.1). Tip 2 reseptörlerin uyarılması
uzun süreli bir sinaptik baskılanma ve depolarizasyona yol açacağı da
bildirilmiştir [15]. Glukokortikoidlerin LTP üzerinde olan tartışılmaz
etkileri yanında hipokampusun elektrofizyolojik özellikleri üzerinde de
etkisi vardır [16,21]. Glukokortikoidlerin stres düzeyleri hipokampustaki
eksitabiliteyi azalttığı uzun zamandan beri bilinir [16,18]. Bunun bir
açıklaması olarak, glukokortikoidlerin after-hiperpolarizasyonu
artırdıkları, böylelikle hipokampal nöronlardaki refraktör periyodu
uzattığı gösterilmiştir. Bunun bir yolunun, bu hormonların Ca++
akımını arttırdıkları ve bununda Ca++ bağımlı K+
kanallarını [16] aktive etmesi olduğu düşünülüyor. LTP üzerine olan
etkileri gibi, glukokortikoidlerin hipokampal eksitabilite üzerine olan
etkileride bifaziktir: stres düzeylerinde inhibitör, diürnal düzeyde
stimilatördür [20,21]. Aynı şekilde stresin farklı miktarlarındaki cevaba
karşı oluşan bu bifazik yanıta Tip 1 ve 2 resöptörlerlerinin değişen
etkilerinin aracılık ettiği görülür [16,19-21]. Bu farklı etkilerin
oluşmasında daha bir çok yolak tanımlanmıştır. Mesela Tip 1 reseptörler
aktive 5 HT1A reseptör miktarında azalma yapar, Ca++- bağımsız
K+ kanal hiperpolarizasyonuna neden olur [16].
Eksitatör aminoasitler
Eksitatör aminoasit reseptörlerinin stresin hipokampustaki etkileri ile
ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Fakat adrenal steroidlerin bu etkilerin
oluşması için aracı rolleri tam bilinmemektedir. Bir sosyal stres
uygulanan ratta 24 saat sonra hipokampustaki CA3 bölgesindeki NMDA
antagonist bağlanma bölgesinin arttığı, [22] buna karşılık kuyruğundan bir
saat şok verilen rattada hipokampusun bir çok alanında akut olarak AMPA
agonist bağlanma miktarının arttığı saptanmıştır [23]. Bu değişik
sonuçları başka çalışmalar olmaksızın yorumlamak olanaksızdır [24]. Tek
stresör verilerek, NMDA ve AMPA reseptörlerine agonist ve antagonist
bağlanması arasındaki ilişki zaman süreci içinde incelenecektir. Bundan
başka adrenal steroidlerin bu olaya nasıl katıldıkları da tam
gösterilemediyse de adrenalektomi dentat gyrusta AMPA agonist bağlanmasını
azaltmış ve Tip I adrenal steroid reseptör stimülasyonunu ters
çevirmiştir. Uzun süre tekrarlanan yüksek doz kortikosteron tedavisi
hipokampal AMPA antagonist bağlanma bölgesinde NMDA antagonist bağlanma
miktarını değiştirmedi [24].
Endojen opiyatlar :
Stresin LTP yi etkilemesi endojen opiyatlarla ilgili olabileceği de
düşünülmektedir. Bununla ilgili ilk çalışmaları Thompson ve arkadaşları
yapmıştır [25]. Bunlar adrenal bezin tamamı yerine sadece medullasının
çıkarılmasında stres aracılı LTP bozulmasına neden olabileceğini
göstermişlerdir. Her ne kadar bu bulgu bu türden bir bozulmanın
açıklamasında alternatif bir mekanizma olarak adrenal medulla tarafından
ketakolamin salınımını düşündürebilirse de epinefrin kan beyin
bariyerini normalde geçemez. LTP üzerinde güçlü etkileri olduğu da daha
önce gösterilmiştir. Bunun yerine adrenomedüller olarak salgılanan
enkafalinlerin kritik bir role sahip oldukları, çünkü opiat
antagonistlerinin stres aracılı LTP bozulmasını engellediği
düşünülmektedir [26]. Enkafalinlerin bu stres aracılı etkileri hayret ile
karşılanmamalıdır. Enkafalinler şok gibi stresör olaylarda salgılanır ve
stres aracılı analjezi oluşumuna yardımcı olurlar. Bununla birlikte LTP yi
etkilemeleri bu maddelerin diğer nörotransmitterler ile etkileşimi ile
ortaya çıkan sekonder etkileri ile oluşabilir.
Thompson’un çalışmalarında, enkafalinlerin LTP üzerine olan etkisi,
stresörün sebep olduğu fiziksel acıdan bağımsız olduğunu göstermiştir
[27]. Onların tasarladığı düzenekte birinci grupta ratlar bir tuşa basınca
tekrarlayan şoktan kurtuluyorken (örneğin bu grup kontrol edilebilen bir
stresörle karşı karşıya), ikinci grupta aynı şoku fiziksel zorlanma ile
alan ancak hiçbir kontrol mekanizması olmayan ratlar vardır. Bu çalışmada,
kontrol edilemeyen stresörle karşılaşan ratların LTP sinde bozulma olduğu
saptanmıştır.
Glikoz Uptake’ i:
Glukokortikoidlerin bellek formasyonu üzerine olan etkilerinden bir tanesi
de hipokampustaki glikoz transportunu inhibe etmesidir. (2 deoksi glikozla
işaretlenerek invivo değerlendirilmiştir [28-30,31**]). Daha ileri olarak
glukokortikoidler kültüre edilmiş hipokampal ve glial nöronlarda glikoz
uptake ini bozmuşlardır [32,33]. Bu zararlı etkiler Tip II reseptörler
[32] aracılığı ile gerçekleşir ve bunu glikoz transport proteinlerinde
mRNA sentezini azaltmasıyla [34] ve bu proteinlerin membrandan hücre içi
depolara mobilizasyonunu arttırmak suretiyle yaptığı düşünülmektedir
[35].
Bu literatürde üzerinde durulması gerekli iki nokta vardır. Birincisi bir
çift çalışma glukokortikoidlerin hipokampusta 2 deoksiglikoz uptake’i
üzerinden gerçekleştirdikleri supresif etkilerini göstermekte başarısız
olmuştur [36,37]. Ancak her iki çalışmada da glukokortikoidler 15 ve 75
dakikalarda verilmiştir ve bu zamanlar glukokortikoidlerin
transkripsiyonel etkilerini göstermeleri için çok kısadır. İkincisi ise
invitro testlerde glukokortikoidler hipokampal kültürlerde glikoz
transportunu inhibe etmiştir. Fakat diğer beyin bölgelerinden alınan
kültürlerde bu olay gözlenmemiştir [33]. Ancak invivo yapılan testlerde
glukokortikoidler tüm beyinde glikoz transportunu inhibe etmektedir
[28-30]. Bu durumu şu açıklamayı yaparak netliğe kavuşturabiliriz:
glukokortikoidler glikoz transportunu tüm beyinde vasküler endotel
düzeyinde inhibe etmelerine rağmen hipokampusta ayrıca nöronal düzeyde de
inhibe eder [28]. Hipokampusun bu seçici yatkınlığı bize, glukokortikoid
inhibisyon düzeyinin hipokampusta diğer beyin bölgelerine nazaran daha
fazla olduğunu gösterir. Bu durum genetik olarak şişman (fa/fa) Zucker
tipi ratlarda yapılan dikkatli analizler sonucu gözlenmiştir. Bu ratlarda
ayrıca glukokortikoid konsantrasyonu yaklaşık olarak normalin iki katı
kadardır [30].
Peki glikoz transportunun azalması LTP yi nasıl oluyor da etkiliyor?
Glukokortikoidlerin yapmış oldukları glikoz transport inhibisyonu, (tipik
olarak %25 lik bir azalma- invivo ve invitro olarak) hipokampal ve glial
hücrelerdeki bazal ATP düzeylerini etkileyecek kadar olmaz [38,39**]. Her
nasılsa glukokortikoidler enerji ihtiyaçlarının arttığı durumlarda ATP
kaybını hızlandırırlar [38,39]. Bir nöron için LTP gibi pek çok plastik
olay enerji ister ve glukokortikoidle indüklenmiş ATP depoları hızla
boşalarak LTP nin faydasını azaltabilir. Yukarıda da anlatıldığı üzere ATP
deplesyonu ATP bağımlı potasyum kanallarında hiperpolarize edici bir dış
akıma sebep olur ve buda nöronal eksitabiliteyi azaltır [6,7].
Stres ve Glukokortikoidlerin öğrenme ve bellek üzerine
etkileri
Hayvan
çalışmaları :
Stres
tarafından uyarılan glukokortikoid düzeylerinin LTP, hipokampal
eksitabilite ve hipokampal enerjitikler üzerine olan etkisi aynı
konsantrasyonda bu hormonların öğrenme ve belleği de bozabileceğini
düşündürmektedir. Deney hayvanlarında LTP ve PBP üzerinde yapılan paralel
çalışmalarda adrenal steroidlerin bifazik etkilerinin varlığı
gösterilmiştir. Adrenalektomi ile indüklenme sonucunda dentat girusta
nöron kaybı olmadığı şartlar altında adrenalektomi adult ratlarda konumsal
bellek performansını bozmuştur [40]. Tip I reseptör aktivasyonu
performansı arttırmış, Tip II aktivasyonu tam tersi yapmıştır ([40]; P.Vaher
ve ark.) Adrenalektomi Morris su labirentinde konumsal öğrenmeyi
bozmuştur: Tip I reseptör blokajı (adrenal bezi sağlam ratlarda)
arama-kaçma stratejilerinde değişiklik ve konumsal yeniliğe, bozulmuş
reaktiviteye neden olmakta, buna karşılık Tip II reseptör blokajı,
platformu bulmada gecikmeyi artırmaktadır [41,42*]. Civcivlerde Tip I ve
Tip II antagonistleri pasif kaçınma davranışını öğrenmeyi bozduğu ve her
antagonistin hayvanın davranışlarında farklı etkileri oldu gösterilmiştir
[43]. Borrel ve arkadaşları [44] adrenalektomi yapılmış ratlardaki pasif
kaçınma davranışını öğrenmeye bakmış ve Tip I reseptörleri üzerinden etki
eden düşük doz kortikosteron tedavisinin, adrenalin cevap eğrisinde bariz
bir sağa kaymaya sebep olduğu ve bunun da pasif kaçınma davranışını
öğrenmeyi restore ettiğini gözlemişlerdir.
Şu an halen kronik kortikosteron tedavisi ve kronik stres
çalışması dışında, yüksek doz glikokortikoidlerin hipokampal öğrenme
üzerine olan etkilerini gösterecek bir çalışma yoktur ve bundan dolayı
insan çalışmalarına yönelmeliyiz.
İnsan çalışmaları :
Son yapılan insan çalışmaları yüksek doz glukokortikoidlerin insan öğrenme
ve belleği üzerinde inhibitör rolü olduğunu göstermiştir. Aşağıdaki
tartışma hiperkortizolemi ile seyreden bazı klinik sendromların (cushing
hastalığı olan depresifler, alzheimer hastalığı olan hiperkortizolemikler,
uzun süreli glukokortikoid tedavisi alan hastalar) bellek bozukluğu ile
olan ilişkisini tartışmaktadır. Son yıllardaki deneysel çalışmalar bellek
kaybı ve glukokortikoid maruziyeti arasındaki ilişkiyi üç yolla
açıklamaktadır:
Birincisi, bu hastaları
çalışmada karşımıza çıkan önemli bir sorun altta yatan ikincil bir
hastalığın varlığıdır. Daha da ileriye gidersek bu sendromlardan
bazıları adrenokortikotropik hormon konsantrasyonlarında artış ile
birlikte olduğu gibi, bazıları da azalmış konsantrasyonları ile
birliktedir. ACTH’nın bilişsel fonksiyonlarda rolü vardır ve bu durum bu
hastalardan toplanan veriler değerlendirilirken göz önünde tutulmalıdır
[45]. Son yapılan bazı çalışmalardan anlaşıldığı üzere birkaç gün
uygulanan yüksek doz steroid protokollerinin sağlıklı insanlar üzerinde
kognisyonda zararlı etkileri vardır [46,47].
İkinci olarak bir çok
çalışma hipokampustaki bellek ve öğrenme defisitleri ile yakından
ilgilidir. Dekleratif (açıklayıcı) ve prosedürel (işlemsel) bilgi
arasında; bir sonraki bazı şeylerin nasıl yapılacağına ilişkin dolaylı
olarak örtük (implicit) bilgi ile ilişkili, önceki ise bazı şeyler
bildiğinize ilişkin açık (explicit) bilgi ile ilgili olmak üzere geniş
bir ayırım yapılmıştır. Dekleratif bilgi hipokampus ile ilgili iken,
daha çok motorsal prosedürlere ait bilgi ise ekstrapramidal sistem ve
beyincik ile ilgilidir. Gönüllü insanlarda yapılan çalışmalarda
deklarasyon ile ilgili hataların sayısının glukokortikoid artışı ile
arttığı gösterilmiştir (mesela okunmuş olan bir paragraftan erken ve geç
bellekten tekrarlanan şeylerdeki hatalar) [47]. Aksine bazı olgularda
daha az dekleratif, daha işlemsel veya uyanıklıkla ilgili komponenti
olan sıralı ekleme ödevleri, uyanıklık ödevleri veya çizgi oryantasyon
ödevleri üzerinde glukokortikoidlerin hiç etkisi yoktu.
Son olarak, son
çalışmalar ile hipokampal ilişkili kognisyonun bazı özellikleri ile
ilgili karışıklıklar ortaya çıkmıştır. Bir çalışmada daha önce bir liste
halinde okunan objelerin, liste halindeki yanıltıcı objeler okunduktan
sonra tekrarlanması istenir [46]. Glukokortikoidler orijinal listedeki
objelerin hatırlanmasını etkilememiştir. (Mesela atlama hatalarına sebep
olmaz.) Bunun yerine yanıltıcı nesneler tarafından araya girmeleri
arttırır [mesela (eylem) commisyon hataları] Etki olarak
glukokortikoidler alakasız stimulusun filtrasyonunu bozar. Her nasılsa
son yapılan bir çalışmada [47] açıklanamayan sebeplerden dolayı aynı
cevap veya sonuç tekrar elde edilememiştir.
Bir istisna olarak (glukokortikoidlerin
kognisyonu bozması ile ilgili) düşük doz uygulanan prednizolonun (0.5 mg/gün
3 hafta) SLE hastalarının kognisyonunda ilerlemeye neden olduğudur [48].
Örneğin semantik veya epizodik bellek gibi herhangi bir özgünlük olup
olmadığını belirlemek amacıyla bildirilmiş olan bilişsel değişimler
ayrımlaştırılmamıştır. Prednizolonun düşük dozları deksametazon gibi
davranabilir. Bu doz ACTH supresyonunu sağlayacak düzeyde santral sinir
sistemine geçemeyen dozdur [49]. Bundan dolayı prednizolonun SLE
hastalarında kognisyonu iyileştirme olayı endojen glukokortikoid
sekresyonunu baskılamasına bağlı olabilir. Endojen glukokortikoidler
beyinde, prednizolonun direk etkisinden ziyade kendileri direk etkiye
sahiptirler. Newcomer ve ark’nın [47**] deksametazon ile yaptığı
çalışma da bir belirsizliğe sahiptir. Yukarıda da hayvan modellerinde
belirtildiği gibi glukokortikoidler LTP ve PBP üzerinde bifazik bir
etkiye sahiptirler. Şunu da söylemek mantıklı olur ki: artan
glukokortikoid sekresyonu kognisyonda düzelmelere ve iyileşmelere sebep
olur.
Uzun süreli stres ve glukokortikoid maruziyetinin sonuçları:
Hayvan çalışmaları:
Son yıllarda bu anlamda en
göze çarpan çalışma ratların hipokampusundaki CA3 bölgesindeki nöronların
dentritik çıkıntılarının 21 günden uzun süreli glukokortikoid veya stres
sonrası atrofiye uğradığının gösterilmesi oldu [50,51]. Atrofi daha çok
CA3 nöronlarının [50,51] apikal dentritlerinde gözlendi ve irreversible
idi. (A-M Magarinos, BS McEven). Apikal dentritler, eksitatör aminoasit
salgılayan dentat girus ve CA3 bölgesinin diğer hücrelerinden gelen
uyarıların toplandığı yerdir ([51]; A-M Magarinos, BS McEven). Dilantin
veya antiepileptik bir madde vermek glutamat sekresyonunu ve bazı kalsiyum
kanallarını bloke eder veya NMDA reseptör blokörleri glukokortikoid stres
aracılı atrofiyi engellerler. Dilantin kullanımı yukarıda bahsi geçen
ratlarda dentritik atrofiyi engellemiştir. Burdanda şu anlaşılabilirki
glukokortikoidlerin etkilerinde glutamat sekresyonununda rolü vardır [52]
(res 1). Son yayınlanan bir çok çalışmada glukokortikoidler kainik asite
bağlı zararlı etkileri potansiyelize ederler [53]. Aynı zamanda
hipokampusta [54-56] eksitatör aminoasit sekresyonunu potonsiyelize
ederler ve içlerinde nörotropinleri ekspresyonun artışını da içeren bir
çok postsinaptik proçeside etkilerler [57].
CA3 pramidal nöronların
dentritlerinde, 21 günlük stres sonrası meydana gelen atrofi sonucu sekiz
bacaklı labirentteki konumsal bellek ile ilgili olan ödevleri öğrenmeye
başlamada bozukluklar meydana gelmiştir [58]. Aynı şekilde dilantin
kullanımı ile birlikte bu olay önlenmiştir [58].
Bundan dolayı belli konsantrasyondaki glukokortikoidlere belli bir süre
maruziyet hipokampal nöronlarda reversible değişikliklere neden olur. Her
nasılsa daha uzun süreli glukokortikoid maruziyeti irreversbl hipokampal
disfonksiyona neden olan nöron kaybıyla birliktedir (Res 1).
Glukokortikoidlerin bu nörotoksik etkileri ilk 1960’larda ortaya
atılmıştır. Son yapılan çalışmalara göre stres düzeylerindeki
glukokortikoid konsantrasyonuna veya stresin kendisine uzun süreli
maruziyet ratlarda hipokampal nöron kaybına neden olur [59-61]. Daha
spesifik olarak bu nöron kaybı ve buna bağlı olarak gözlenen glial
hipertrofi hayvanlarda yaşlanmayla birlikte gözlenen değişikliklerle
benzerdir. Ayrıca yaş ilerledikçe bu tür hasarlara da yatkınlık artar. Son
çalışmalarda glukokortikoid maruziyetini azaltan cerrahi veya davranışsal
uygulamalar yaşa bağlı hipokampal nöron kaybını geciktirir [62-64].
Başka bir literatürde bu fenomeni açıklamak için aktarılmıştır. Kısa
süreli glukokortikoid maruziyeti hipokampal nöronları hipoksi,
hipoglisemi, nöbet ve iskemiye olan dirençlerini azaltmaktadır [64,65]. Bu
tür hadiseler dejeneratif olay basamaklarını tetikleyebilir (Res 2).
Sinapslarda glutamat birikimi ve sonucunda, patolojik düzeylere ulaşan Ca++
konsantrasyonu ve buna bağlı sitoskeletal hasar ve oksijen radikali oluşur
[64,65]. Glukokortikoidler bu olaylar sırasındaki basamakların daha
şiddetli olmasına neden olur. Ayrıca bu olaylar enerji bağlıdır ve
dışarıdan bir enerji kaynağı ile desteklenen ratlarda glukokortikoid
bağlı artan hasar ters döndürmüştür [65].
Sonuçta, glikokortikoidlerin stres düzeyleri ile glikoz taşınmasının
inhibisyonu ve bunun sonucundaki enerjitik yatkınlığın; glutamat geri
alınımı, Ca++ girişi ve çıkışı, oksidatif yıkım tamiri gibi
vital ve zahmetli görevleri hipokampusun başarmasını daha da zorlaştırdığı
bir model öne sürülmüştür [64,65]. Bu model ile glukokortikoidlerin eş
zamanlı olan nörolojik olayları nasıl hızlandırdığı veya arttırdığını
göstermektedir (her zaman kabul edilen şudur ki; bu modelin test edilmesi
sonucu elde edilen sonuçlar bize glukokortikoidlerin nasıl direk toksik
olduklarını anlamamızı sağlar). Bu düşünce nöronların normal hayatları
sırasında mini nörolojik krizlere maruz kaldığı üzerinde yoğunlaşır.
Mesela eğer bir hayvan geç beslenirse gelişen geçici hipoglisemi kapiller
yataklarda vazospazma ve sonuçta kısa süreli bir hipoksiye neden olur.
İşte glukokortikoidler bu çatı altında gelişen bu kısa süreli atakların
oluşturdukları zararlı etkileri artırmaktadır. Bu düşünce halen test
aşamasındadır.
Primatlar üzerindeki deneylerde uzun süreli stres veya uzun süreli
glukokortikoid maruziyetinin nöron kaybına neden olduğunu gösteren
çalışmalar bulunmaktadır. Bir çalışmada multipl gastrik ülserler, kolit,
splenik lenfoid yetmezlik ve adrenokortikal hiperplaziden oluşan bir
sendromdan dolayı ölen vervet maymunlarında [66] postmortem yapılan
biopside hipokampusun CA3 bölgesinde yaygın bir hasar olduğu gözlenmiştir.
Beynin başka bir tarafında herhangi bir hasar bulgusu yoktur. İstisna
olarak korteksin 3-5 tabakalarında hafif hasar bulguları vardır. Zıt
olarak kontrol amaçlı stressiz bir ortamda ölen maymunlarda da
beyinlerinde herhangi bir hasara rastlanmamıştır. Sonraki çalışma
hiperkortizoleminin hipokampusta hasar oluşturduğunu göstermiştir [67].
Başka bir çalışmada vervet maymunlarının beyinlerinin tek taraflı kortizol
sekrete eden ve kolesterol sekrete eden bir yumak konmuştur (kolestrol
konan kontralateral kontrol amaçlıdır). Bir yıl sonra glukokortikoid konan
tarafta seçici fakat hafif bir hasar olduğu gözlenmiştir.
Hipokampusun CA3 bölgesindeki piramidal nöronların apikal dentritlerindeki
stres- aracılı atrofi shrew hayvanında da gösterilmiştir (A-M Magarinos,
BS McEwen, E Fuchs, G Flugge). Bunun sonucu olarak kronik sosyal stresin
neden olduğu dentritik atrofi, tür spesifik olmayıp sonuçta nöronal ölüme
yol açmaktadır.
İnsan
hipokampusu üzerine çalışmalar:
Elimizdeki bir avuç dolusu çalışmaya göre sürekli glukokortikoid
maruziyeti hipokampal nöronlarda atrofiye sebep olabilir. Eski bir çalışma
Cushing hastalarında limbik atrofi olduğunu göstermiştir. Son yapılan bir
çalışmada 1-4 yıldan beri cushing hastalığı olan hastalarda yapılan MRI
çalışmaları hipokampusta seçici bir atrofi olduğunu göstermiştir [68]. Bu
çalışmanın en zayıf yanı herhangi bir kontrol gurubu olmamasıdır ve bundan
ziyade araştırıcılar; cushing hastalarının kortizol değerlerini
literatürde rapor edilen normal değerlerle kıyasladılar. Çok önemli olan
bir yönü ise hiperkortizolemi düzeyi ile hipokampal atrofinin yaygınlığı
arasında bir korelasyon göstermesidir. (Aynı şekilde eşlik eden bilişsel
fonksiyon defisitleride)
Daha çok test edilen bir literatür bazı
hiperkortizolemisi olan depresifler ve hipokampal atrofisi olanlar
arasındaki ilişkiyi göstermiştir. Bazı diğer çalışmalar CT ve MRI
sonuçlarına göre [69] depresyonu olan hastalarda ventriküler büyüme
olduğunu göstermiştir. Bu tür bir büyüme hiperkortizolemik veya
deksametazon dirençli hastalarda, yaşlı hastalarda veya depresyonu olan
hastalarda daha belirgindir. Şunu da unutmamalıdır ki depresyondaki
hiperkortizolemi yaşlı depresifler ve psikotik depresifler için bir
markerdir.
Hipokampusla ilişkili daha kesin destek hipotalamo-pitüiter-adrenal
aksın aşırı aktivitesini ve sentetik bir adrenal steroidle negatif regüle
olma yetisini ölçen bir test olan deksametazon supresyon testi esnasında,
hipokampus volümündeki azalmanın bir noktada daha belirgin
hiperkortizolizm ile korole olduğu, Axelson ve arkadaşlarının MRI
bulgusuydu. Her nasılsa onların hiperkortizolemi indeksleri hipokampal
volüm değişiklikleri ile korele değildir. Bir komplikasyon olarak, yazar
kullandıkları görüntüleme yönteminin rezolüsyonunun yetersizliğini
belirtmiştir ve bundan dolayı hipokampus ve amigdalayı tam olarak
ayıramamıştır.
Aynı grup hastalarda yapılan MR çalışmalarında
değerlendirilmesi daha zor olan bölgesel T1-spin-lattice relaksasyon
değerleridir [71]. Yazar depresiflerin hipokampuslarında çok daha kısa T1-
relaksasyon zamanı olduğunu gözlemiştir (sağlıklı kontrol gruplarına
göre). Bundan başka bu etki depresif yaşlılarda daha belirgindir. Ancak bu
tür verileri değerlendirmekteki zorluklarımız bu tür ölçümlerin fizyolojik
manasının kesin olmaması ve bununda beynin değişik bölgelerindeki farklı
sıvı ihtivası ile ilgili olmasıdır. Yazarın eksikliklerinden biride
depresiflerden elde ettiği verilerden glukokortikoid düzeylerinin
fonksiyonuna veya etkisine değinmemiş olmasıdır.
Uzun süreli stres ve bilişsel bozukluklar
Hayvan çalışmaları:
Bütün olarak kemirgen primat ve insan bulgularına göre, uzun süreli
glukokortikoid maruziyeti bilişsel fonksiyon bozuklukları ile ilişkilidir.
Kemirgenlerde glukokortikoid düzeylerinin azalmasına sebep olan cerrahi
veya davranışsal yöntemler soncu hipokampal olan konumsal öğrenme kaybı
azaltılmıştır [62-64]. Bu gözlem Issa ve arkadaşlarının yaptıkları bir
çalışma ile güçlenmiştir [72]. Yazar ilk olarak yaşlı ratlarda konumsal
belleği test etmiştir. Tahmin edileceği gibi ortalama performans genç
kontrol gruplarına göre daha düşük bulunmuştur. Fakat yaşlılar ile ilgili
çalışmalarda tipik olarak gözlendiği üzere, bir kısım ratta herhangi bir
yaşa bağlı performans bozukluğu gözlenmemiştir. Bu etkilenmeyen gurupta
sonradan şu gözlenmiştir: glukokortikoid hipersekresyonu olan yaşlı
akranlarında ve hipokampal nöron kaybı olan akranlarından farklı olarak bu
bulgular gözlenmemiştir. Bunun sonucunda da şuna varılıyor: Bu grup
hayvanlarda glukokortikoidlerin yaşam boyu gerçekleşen kümülatif
etkilerinden uzak yaşadıkları ve bunun sonucunda hipokampal
dejenerasyondan ve disfonksiyondan korundukları gözlenmiştir.
Yaşlanan
rodentlerin hipokampusunda yapılan çalışmalar özellikle yaşlandıkça bu
yapılardaki nöron kaybına, neden olmuştur [73]. Glukokortikoid tip II
reseptörleri nöron kaybında anahtar rol oynamaktadır [65]. Ayrıca yaşlanan
ratlar hipokampal tip II reseptörlerinde down regülasyonda başarısız
olurlar [73]. Plastisitedeki bu azalma sonucu yaşlanan ratlar strese bağlı
hipokampal nöron kaybına daha yatkın olurlar [60]. Yani yaşlanan ratta
stresle indüklenen glukokortikoid salgısı, glukokortikoid reseptörlerini,
downregüle etmekte yetersizliğin neden olduğu daha büyük bir hedef
üzerinde işlev görür [73]. Nöron kaybına veya nöronal hassasiyete
yatkınlığı arttıran diğer bir neden bu nöronlardaki stoplazmik Ca++
konsantrasyonundaki artıştır. Bu artış yaşlanmış ratların hipokampal
hücrelerinde gözlenmiştir ve glukokortikoid bağımlı Ca++
aksiyon potansiyelinde artma ve voltaj bağımlı Ca akımında artma sonucunda
oluşmuştur [19].
Bununla ilişkili olarak Bondnaff yaptığı bir çalışmada [74**] (stres
düzeylerinde; suprafizyolojik değil) yüksek dozlarda orta yaşlı ratlara
uygulanan kortikosteronun 3 ay uygulanması sonucu konumsal öğrenme
kabiliyetlerinde bozulma saptanmıştır. Orta yaşlı ratlar aynı bozukluğu 6
aylık bir sosyal stres uygulaması sonucunda göstermişlerdir [74**].
Elektrofizyolojik analizler kortikosteron uygulanan orta-yaşlı ratlarda
PBP de azalma göstermiş fakat piramidal nöron kaybı göstermemiştir. Buda
bilişsel bozukluğun belirgin nöron kaybı olmadan da olabileceğini
göstermiştir [74**]. Ne yazık ki bu çalışmada CA1 ve CA3 teki piramidal
nöron histolojisi ve morfolojisi incelenmemiştir.
İnsan çalışmaları: Bireysel farklılıklar:
İnsan
çalışmaları kişilerde GK düzeylerinde ve bilişsel fonksiyonlarda bozulma
düzeylerinde farklılık göstermiştir. Yukarıda da bahsedildiği gibi
bilişsel bozukluklar Cushing hastalarında [45], bazı depresiflerde [46],
Alzheimer hastalarında ve yüksek doz glukokortikoid tedavisi alan
hastalarda [75,76] gözlenmiştir. Son çalışmalar bilişsel fonksiyon
bozukluğu ile hiperkortizolemi düzeyleri arasında olan ilişkiyi daha da
güçlendirmiştir [46] (aynı zamanda Alzheimer hastalarında [76,77*] ve
depresif hastalarda da [78,79]). Dahası bilişsel defisitler yine
hipokampusu gösterir şekilde doğal olarak açıklayıcıdır. Örneğin Cushing
hastalarında bilişsel defisitler görsel deseni kopyalamakla olmasa da
sözel olarak eşleştirilmiş birleşik ödevlerde ve görsel epizodik bellek
ödevlerinde gösterilebilir [69].
Yukarıda da
anlatıldığı gibi bu çalışmalar bu hastalarda birliktelik gösteren
bozukluklar tarafından maskelenmektedir. Lupien ve arkadaşlarının [80**]
sağlıklı bireyler üzerinde yaptıkları çalışmalarda kronik glukokortikoid
maruziyeti sonucu gelişen spesifik bilişsel bozuklukları karakterize
etmede önemli bir adım atılmıştır. Bunlar bazal glukokortikoid düzeylerini
ortalaması 70 yaş olan grupta 4 yıl boyunca ölçmüşler ve sonuçları üçe
ayırmışlarıdır. Birinci grup (%38) glukokortikoid düzeyleri gittikçe artan
ve sonunda orta düzeyde hiperkortizolemik olan grup. İkinci grup (%36)
glukokortikoid düzeyleri artışı var ancak istirahat düzeyleri halen normal
sınırlar içinde. Üçüncü grup (%16) glukokortikoid düzeyleri sabit veya
azalan. Bu kişilerde hipokampus bağımlı bellek üzerinde yapılan çalışmalar
grup 1 deki bireylerde belirgin bir azalma göstermiştir. Grup 3’te de
hiçbir değişiklik olmamıştır. Grup 2’de de orta düzeyde bir değişiklik
saptanmıştır. Bu gruplarda ayrıca hipokampus bağımlı olmayan bellekte de
hiçbir değişiklik saptanamamıştır.
200 erkek ve
kadında yapılan buna benzer bir çalışmada 2.5 yıl boyunca gece ölçülen
idrar kortizol düzeylerindeki artış bellek performansındaki bozukluklarla
korelasyon göstermektedir.
Glukokortikoid / stres aracılı gelişen bilişsel fonksiyonların Olası
mekanizması:
İnsan
ve hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar bize hastalıkların veya normal
yaşlanmanın bir parçası olarak gelişen uzun süreli glukokortikoid
maruziyeti, hipokampus bağımlı bellek ve bilişsel fonksiyon bozukluğu ile
beraberlik göstermiştir. Bazı rodentlerda yapılan çalışmalar
glukokortikoidler ve kognisyon arasındaki ilişkinin bariz bir nöron kaybı
olduğunu söylüyor [59,62,63]. Ancak bazı çalışmalarda bilişsel veya
elektrofizyolojik fonksiyonlardaki bozukluğun nöron kaybı olmadan uzun
süreli glukokortikoid maruziyeti veya uzun süreli stres sonucu olabileceği
söylenmektedir [60,74**].
Aynı şekilde uzun
süre glukokortikoid maruziyeti altında bilişsel fonksiyon bozukluğu
gelişmiş bireylerde glukokortikoid düzeylerinin normale çekilmesi
kognisyonda iyileşmelere neden olmuştur (Cushing sendromu için [46,81];
ekzojen steroid rejimi için [75]. Bir çok gözlemciye göre bu etkiler
irreversbl nöron kaybıyla alakalı değildir. Buda daha ileri araştırma ve
soruları gündeme getirmektedir.
İlk olarak
glukokortikoidlerin hipokampal elektrofizyoloji ve dentritik dallar
üzerine olan etkileri, bu hormonun kognisyon üzerinde olan reversibl
etkilerini mantıklı bir şekilde açıklar. Bu bulgu insana uyarlanmalı mı?
(bazı MRI çalışmalarında saptanan hipokampal atrofinin dentrit kaybına mı
bağlı olduğunu bilmemiz için).
İkinci
olarak glukokortikoid azalmasını takiben hipokampal atrofinin ve bilişsel
bozuklukların normale dönmesi hiçte şaşırtıcı değildir. Son zamanlarda
yapılan çalışmalar [67] uzun süreli glukokortikoid maruziyetinin
kantitatif değilde daha çok kalitatif bozukluklara neden olduğunu
göstermiştir. Bildiğimiz kadarıyla; uzun yıllar boyunca glikokortkoidlerle
karşı karşıya kalmanın süre uzunluğu ve/veya kümülatif derecesinin
herhangi bir morfometrik hipokampal değişim veya bilişsel yıkımın
şiddetini gösterip göstermediğini ortaya koyan; kişilerle ilgili hiç
çalışma yoktur. Her ne kadar başarması aşırı zor ise de bu tür
çalışmaların yaşamsal önemi var görünmektedir.
Üçüncü olarak
üzerinde durulması gereken başka bir konuda Starkman [45,68] ve Lupien’in
[80**] çalıştığı gibi kronik glukokortikoid maruziyeti sonucu orta
bilişsel fonksiyon bozukluğu gelişen grupların tekrar çalışılmasıdır.
Çünkü bu çalışmalar Alzheimer hastalığı ile birlikte görülen hipokampal
atrofinin eşlik ettiği orta bilişsel fonksiyon bozukluğu ile ilgili olarak
yapılan çalışmalardır [77*]. Bu bireylerde Alzheimer tipi demans gelişme
riski %80 civarındadır. Bu iki tip bilişsel fonksiyon bozukluğu arasında
bir ilişkinin varlığını göstermek gerçekten önemlidir. Eğer böyleyse
kullanacağımız farmakolojik ajanlar dilantin gibi gelişen bu
olumsuzlukları geri döndürebilir.
Sonuç:
Stres
kognisyon üzerindeki etkilerini multipl mekanizmalarla ve farklı zaman
dilimlerinde gösterir. Ağrılı uyaranlar opiyat yolaklarını, emosyonel
uyaranlar adrenerjik sistemi aktive etmesine rağmen, buna benzer olayların
beyinin kayıt işlemini yaparken hipokampus ve temporal lob üzerinden etki
ettikleri düşünülüyor. Bu iki bölgede beyinin hassas ve plastik
bölgeleridir. Adrenal steroidler iki reseptör üzerinden etki ederler. Bu
hormonlar böylelikle hipokampusun hatırlama ve depo etme fonksiyonunu
modüle ederler. Uzun süren stres eksitatör aminoasitler ile etkisini
gösterir ve etkinin süresine ve düzeyine bağlı olarak reversbl veya
irreversbl dentritik değişikliklere ve nöron kaybına yol açar. Bu olay
özellikle yaşlanan beyinde gözlenir. Bizim için en önemli olan şey,
hayvanlar veya insanlar üzerinde stres aracılı etkilerin temelinin ve
bireysel farklılıkların nedenlerini belirlemek ve beyni bu uzun dönem
etkilerinden korumaktır.