Bu derleme'de; MSS'nin gelişimi
bağlamında TS (Tourette Sendromu)'nun patogenezi, klinik özellikleri, öykü,
genetik ve non-genetik faktörler, bazal ganglionlar ve ilişkili kortikal alanların
anatomik organizasyonu üzerinde durulacaktır. Ayrıca sensorimotor, bilişsel ve
emosyonel süreçteki yolaklar (devre) gözden geçirilecek ve bunların TS'nun
patobiyolojisinde rolleri ve disiplinler arası yaklaşımlardan bahsedilerek
bitirilecektir.
Tourette sendromu;
somatosensoriyel zorluklarla ilişkili olup motor ve vokal (phonic) tiklerle karakterize
bir kronik nöropsikiyatrik bozukluktur. Sıklıkla DEHB ve OKB'un bazı formları
gibi davranışsal ve emosyonel problemlerle birliktedir (Cohen&Leckman 1994).
Nadir bir bozukluk olarak düşünülmesine karşın, TS'nin prevalansı
tahminen erkeklerde 10.000'de 1.8- 8.0 ve kızlarda 10.000'de 0-6.6 dir. (Apter ve ark.
1993).
Son on yıl içinde çoğul
tik sendromarının gittikçe artan oranda tanınması, klinisyenleri, bu
bozuklukların geniş klinik spektrumunun tanımlanması ve tedavisinde uygun
medikasyon ve diğer uygun yöntemlerin kullanılması zorunluluğu ile baş
başa bırakmıştır. Tourette sendromu (TS) ile ilgili geçerli tanı
kriterleri şöyle sırlanabilir: · Çocukluk veya en geç olarak ileri ergenlik döneminde
başlaması · Tekrarlayan, amaçsız, bir çok kas grubunu etkisi altına
alan hareketler · Bir veya daha fazla vokal tikler · Bu hareketlerin istemli olarak
dakikalar hatta saatler süresince baskılayabilme yetisi · Haftalar ve aylar içinde
semptomların yoğunluğunun değişmesi (artma ve azalma) · Bir yıldan
daha uzun sürmesi , yani motor tikler + Vokal tikler ... Tourette Sendromu TS patogenez
modeli birbiriyle ilişkili dört alanı içerir. Bunlar: 1. Fenomenoloji ve doğal
öyküsü 2. Genetik faktörler 3. Epigenetik ve çevresel faktörler 4. Nörobiyolojik
substratlar Şekil I'de bu alanların etkileşimi gözlenmektedir (Leckman ve ark.
1992). Bu modelde genlerin ve çevrenin karşılıklı etkileşimi üzerinde
durulmaktadır. Burada özgün vulnerable (hastalanmaya yatkın) genlerin normal
kopyalarının gelişimin dönüm noktalarında on ve off ile işlev görmeye
başladığı ve gelişimin gidişini değiştirdikleri varsayılmaktadır.
Muhtemelen bir çok diğer
risk faktörleri ve koruyucu faktörlerde işe karışmakta ve bunların bir kısmı
genin ifadesini direkt olarak etkilemektedir. Bu genel model: hastalığa yatkın
genler ve özgün çevre faktörleri, spesifik nöronal devrelerin formasyonu ve işlevinde
rol alan nörotransmitterleri etkileyerek hastalığın semptomlarının
oluşumuna neden olduğu olduğu varsayılmaktadır. TS'da gözlenen motor
ve vokal tikler, genellikle kısa sürelidir, nadiren 1 sn'den uzun sürer. Tikler nöbetler
halinde gelmeye meyillidir ve arada kısa inter-tik ara dönemleri vardır. Tikler tek
veya ve birlikte orkestra tarzında bulunabilir ( örneğin homurdanma ile birlikte
diz hareketlerinin olması gibi). Motor tikler, basit (göz kırpma, kafa jerkleri,
veya omuz silkme) veya kompleks (yüz ve ellerde birlikte gözlenen tikler veya jerkler gibi )
olabilmektedir. Ciddi vakalarda motor tikler cinsel içerikli veya kendine zarar verme tarzında
olabilmektedir. Vokal (Phonic) tikler; basit boğaz temizleme (simple throat clearing), gırtlaktan
sesler (guttural sounds), hecelerde kelimelerde takılma tarzında olabilir. Koprolali
(sosyal olarak uygunsuz veya cinsel içerikli küfür), eğer var ise, bu hastalık için
patagnomoniktir. Koprolali ABD'de yeni tanı konmuş vakaların %10'undan azında
gözlenmektedir. Erkeklerde kızlara oranla daha sıktır.
Klinik örneklemde erkek/kız
oranı yaklaşık 4/1 iken (Shapiro ve ark. 1988), alan çalışmalarında
bu oran daha azdır (Apter ve ark. 1993). İlk defa Gilles de la Toerette tarafından
seri vakalar bildirilmiştir. Motor tiklerin genelde başlama yaşı 5-7 yaş
civarında olup, en erken 2 yaş, en geç 13-14 yaş başlangıcı
olabilmektedir (Shapiro 1988). Sıklıkla TS tedrici olarak başlar, geçici
motor veya vokal tik epizodları zamanla persistent hal alır. Bu kronik tik bozukluğunun
ilk yıllarında; genellikle semptomlar orijinal tek tikler (en sık gözlerde ve
yüzde) veya burunsal vokal sesler gibi semptomlarla başlar. Bir çok kas grubunun ve
vokal tiklerin birlikte katıldığı kompleks orkestra tarzını
alabilir. Her bir hastanın tik repertuvarı farklıdır. Tiklerin şiddeti
genellikle zaman içinde azalma ve çoğalmalar gösterir. Uyku esnasında veya
istemli olarak geçici olarak azalır fakat tamamen kaybolmaz (Glaze ve ark. 1983). Kişisel
olarak bu tikler çocuk tarafından amaçsız, istemsiz hareket ve sesler olarak algılanır.
Bazen çocuk bu tiklerin farkında olmayabilir.
TS'lu hastalar, hem dış
dünyadaki hem de kendi vücut ve davranışlarındaki duyumlara karşı
belirgin olarak duyarlıdırlar ve ona kolayca esir olur (Cohen ve Leckman 1992).
Şekil II'de renk tonusuna göre tiklerin vücut bölgelerinde görülme sıklığı
insan vücudunda gözlenmektedir. TS'li hatalarda ekopraksi (bilinçsizce karşıdakinin
hareketlerini ayna misali tekrarlama) veya ekolali (başkalarının söylediğini
tekrarlama), palilali olabilmektedir. Komorbid ADHD: Tikler sıklıkla çocukta tek
problem olmamaktadır. Kliniğe müracaatı olan Vakaların en az %40-50sında
tiklerin gelişimi ile eş zaman içinde impulsivite, aşırı
hareketlilik ve dikkatsizlik, düzenli aktivasyonları tamamlayamama, strese dayanma eşiği
düşüklüğü vardır veya var olan bunlar tiklerin başlaması ile ağırlaşmıştır
(Cohen ve ark, 1992). Eğer birliktelik var ise okul, aile ve arkadaş ilişkilerinde
belirgin bozulmalar gözlenir. Tik ile ilişkili OKB: TS' lu hastaların olası
%30-60'ı motor tiklerin başlangıcından sonraki bir kaç yıl içinde
veya ergenlik öncesi ve ergenlik döneminde obsesif düşünceler ve kompulsif ritüeller
başlar. Kompulsif davranışlar, sıklıkla obsesif düşüncelerden
daha önce başladığı için kompleks motor tiklerden ayırımı
zor olmaktadır. Yeni bir kaç deneysel çalışmada; tic -related (tikle-ilişkin)
ve non-tic-related OKB arasında olası fenotipik farklılıklar ileri sürülmektedir
(Leckman ve ark. 1995b). Tik ilişkili (Tic-related-OCD) OKB, daha erken yaşta başlamaya
meyilli ve daha sık olarak erkeklerde gözlenir. etkiler. Örneğin Leonard ve arkadaşlarının
bir çalışmasında (1992): serilerinde 54 çocukluk başlangıçlı
(chilhood-onset) OKB bildirmişler. Bu serideki hastaların 32'sinde yaşam boyu
tik veya TS sendrom öyküsü var iken, 22'sinde yoktu. Tic-related grupta bayanlar, non-tic-related
gruba göre daha az etkilenmiştir (sırasıyla %25 ve %45). Tic-related grup
biraz daha erken yaşta başlıyordu (9.2' ye karşın10.8 yaş).
Semptomların hiçbir patognomonik olmamasına karşın, dokunma gereksinimi (the
need to touch), tap or rub maddeleri TS komorbidli OKB'li hastaların %70-80'ininde vardı
(Leckman ve ark. 1994). Oysa kronik tik bozukluğuna komorbid OKB var ise; bu oran %20-40
ve non-tic-related OKB grubunda %5-25'idi (Leckman ve ark. 1994). Tic-related OKB grubunda
daha fazla suça yönelik, agresif düşünceler, simetri ve titizlik (exactness) gözlendiği
bildirilmektedir (Groot ve ark. 1995). Prognoz: Büyük olasılıkla
yaşamın ilk dekadında ve ergenliğin ortasında başlayan tikler en
kötüleridir (Carter ve ark, 1994). Çoğu hastada TS'u geç ergenlik ve erken erişkinlikte
büyük olasılıkla belirgin olarak iyileşir, semptomların sayısı
nispeten azalır, sosyal bozulma azalır ve muhtemel yeni başa çıkma yolları
keşfedilir. Ailede çatışmaların olmadığı, şakacı
ve arkadaş canlısı olanlarda, DEHB semptomları özellikle agresyon
olamayanlarda nispeten iyi seyirlidir. Tablo I: Tourette sendromunun patogenezi ve ilişkili
bozukluklarda fenomenoloji ve doğal öyküsü için ipuçları: Gelişimsel süreklilik
ve kesintiler: Yaşamın ilk dekadı ve yaşamın yarısında bu
tik bozukluğunu açığa çıkaran gelişimsel olaylar nedir? Niçin çoğu
hasta geç ergenlik döneminde ve erken yetişkinlik döneminde tik semptomları
belirgin azalma gösterirler? Cinsiyet Farklılıkları: Erkek ve bayanlardaki
klinik görünümlerdeki farklılıkların biyolojik temelleri nelerdir?
Premonitory (uyaran, ikaz eden) Urges (dürtü, zorlantı) ve diğer sensory
fenomenler: Uyaran dürtü varlığında altta yatan nörobiyolojik faktörler
nelerdir ve tik bozukluğu ile ilişkili sorumlu mekanizmalar nasıl açıklanabilir?
TS basit olarak bir hiperkinetik hareket bozukluğu yerine sensorimotor bozukluk olarak
daha mı iyi açıklanabilir? Semptomların zamanlaması: Tik davranışlarının
zamanını kontrol etmedeki (engelleme) nörofizyolojik olaylar nelerdir? Zaman zaman
iyileşme ve bozulmalardaki etkenler nelerdir? CNS durumundaki değişikliklere
sekonder olarak semptomlarda değişiklik: Semptomlarda aşırı
yorgunlukta artma ve uykuda azalma niçin olur? Kompleks motor aktivitede dikkatin genellikle
başka tarafa çekilmesi niçin semptomlarda geçici bir iyleşmeye yol açar. OKB ve
DEHB ile birlikteliği (Co-occurence of OCD and ADHD): Klinik örneklemlerde bu birlikteliğin
sık olmasının nörobiyolojik temelleri var mıdır? Bunlar Berkson'un
temelleri ile basitçe açıklanması yeterli mi yoksa daha ileri açıklamalar
gereklimidir? TS fenotipi: Geçmiş dekadda fenotipin sınırlarını tanımlayan
bir çok önemli ilerlemeler kastedilmiştir. Henüz daha ADHD ile ilişkisi yeterince
açıklanabilmiş değildir. Tablo I'de TS'nin üzerine yeni araştırmalarda
araştırılacak sorular sunulmuştur. Genetik Faktörler İkiz ve aile çalışmaları,
TS'nun görünüşü ve geçişi üzerine önemli rolü olduğuna işaret
etmektedir. Monozigot ikiz çalışmalarında TS için yüksek konkordans bulunmuştur
(%50-56), bu konkordans TS'ninde dahil olduğu Kronik Tik Bozukluğu kategorisinde
daha yüksektir (%77-94) (Hyde ve ark. 1992). Dizigot ikizlerde daha az çalışılmasına
karşın, TS için konkordans %8, TS'ununda dahil olduğu kronik tik bozukluğunda
%23 dür. Bu monozigotlar ile dizigotlar arasındaki konkordansdaki bu anlamlı farklılık,
genetik orijini güçlendirmektedir. Aile verileri de , ikiz çalışmaları ile
uyumludur. Bizim çalışmamızda 86 TS'lu hastanın 338 birinci derece
akrabasının 8.3% 'ünde TS tanısı ve 16.3% 'ünde de kronik tik bozukluğu
tanısı konmuştur (Pauls ve arkadaşları, 1991). Bir çok pedigri çalışmalarının
incelemesiyle bunun otozomal, dominant genetik geçiş için yatkınlık sağladığı
varsayılmaktadır. Bu görüşü destekleyen ve reddeden alternatif matematiksel
modeller vardır (resesif, polijenik). Çoğu segregasyon (ayrıştırma)
çalışmalarında poligenik temelli otozomal dominant geçişi reddederken (Hasstedt
ve ark. 1995), Walup ve arkadaşlarının son zamanlarda yaptıkları bir
çalışmada bu modeli redd edememektedirler (1996). TS genetik geçişi için geniş,
multijeneresyon pedigri bulguları; otozomal, tek dominant lokus modeli ile uyumludur (Kurllan
ve ark. 1986). Genetik ilişkiyi saptamada klasik parametrik metodlar kullanıldığında
özel bir lokus henüz tespit edilememiştir. Sonuç olarak tek otozomal lokus varsayımı
revaçtadır. Çalışmaların çoğunda tek major lokus hereditesi varsayımını
desteklemesine karşın, genetik geçişi belirlemede daha kompleks modellerin
kullanılması gereklidir. Son genetik çalışmalar, TS'da birkaç genin rol
aldığı genetik geçişe yatkınlık oluşturduğu üzerine
odaklanılmıştır. Son zamanlarda ayrıca dopaminerjik sinyallerde rol
alan genlere komşu, yakın genlerin katıldığı multipl genlerin üzerine
odaklaşılmıştır (Glernter ve ark.). D2 reseptörlerinin farklı
allel formalarının tik şiddetinin armasıyla ilişkili olabileceğine
dair bazı kanıtlar vardır, fakat bu veriler karşılaştırmalı
gruplarda teyit edilmemiştir (Comings ve ark. 1992). En son çalışmalarda, bazı
ailelerde D4 reseptörlerindeki allel varyantların TS ile ilişkili olabileceği
illeri sürülmüştür. Fakat bunun klinik fenotip üzerine zayıf ya da orta derece
etkisi vardır (Grice ve ark. 1996). Epigenetik Riskler ve koruyucu faktörler: Genetik
olarak monozigotik ikiz çalışmalarda çiftlerden herbirindeki hastalığın
naturündeki farklılıklar olması (kronik motor tik, OKB, ADHD kombinasyonlarının
olup olmaması) ve klinik şiddetinin farklı olması, epigenetik ve çevresel
faktörlerin önemli bir oynadığının önemli bir kanıtıdır.
Prenatal komplikasyonlar, Cinsiyet-spesifik hormanlara maruz kalma, merkezi sinir sistemi
stimulanlarına maruz kalma gibi bir çok olası faktör tespit edilmesine rağmen
mekanizmaları henüz saptanamamıştır (Peterson ve ark.1995). En son yapılan
çalışmalarda özellikle belli streptekok zincirli enfeksiyonları takiben oluşan
otoimmün fenomen ilgi çekmektedir (Allen ve ark.1995)=PANDAS. Prenetal faktörler özellikle
intrauterin büyümeyi etkileyenler üzerinde durulmaktadır. Diskordan monozigot ikiz çiftlerinde
genellikle düşük doğum ağırlıklı birey daha fazla
etkilenmektedir. Hyde ve ark.(1995) tiklerin şiddeti üzerine çiftler arasındaki düşük
doğum ağırlığı farkının fazlalığını
önemli etkisi olduğunu bulmuşlardır .Başka bir çalışmada
Santangelo ve ark. (1994) tik-ilişkili OKB'de doğum sırasında forseps
kullanımı ile etkilenme arasında anlamlı derecede ilişki bulunmuştur.
Bütün bu ilişkiler altta yatan mekanizmayı yeterince açığa çıkarmamasına
rağmen bazal ganglionlar gibi gelişen beyin yapılarına oksijenin ve
besinlerin dağıtımında ki farklılıklar önemli bir rol
oynayabilir. Gebelik sırasında cinsiyete özgün hormanlar kullanımı,
annenin strese maruz kalması ve ilk trimesterde aşırı kusma ve bulantının
olması daha sonraları tik şiddetini etkileyebilecek olası diğer
perinetal faktörlerdir (Leckman ve ark.1990). Erkekler TS veya ilişkin tik bozukluklarından
bayanlara göre daha fazla etkilenmektedirler. Otozomal geçiş erkekle kız
bebeklerde eşit oranda olduğuna göre, demek ki, erkeklerde daha fazla etkilenmenin
sebebi, gelişimsel periyotlarda rol alan androjenik steroidler ilişkili olabileceği
ileri sürülmektedir (Peterson ve ark.1992).
Puberte öncesi başlangıç ve 2-5 yaşlarında
tik semptomlarının nadir görülmesi, erken fötal hayatta gelişen beyinin,
testesteronun ve diğer androjenik steroidlerin normal dalgalanmalarına maruz kalması
genetik olarak yatkın kişilerde tik semptomlarının gelişiminin daha
sonraki evrelerinde de oluşacağını veya kötüleşebileceğini
ileri sürmektedirler. Testesterondaki bu prenetal dalgalanmalar (Sikich ve Todd ,1988), aktif
metabolitlerin oluşumu ve bozulmuş nükleer steroid reseptörlerinin birbirleriyle
etkileşimleri; nörogenezi, nöron göçünü, hücresel fenotiplerin spesifikasyonu, nöron
genişlemesi ve sinaptik bağlanma yanında programlanmış hücre ölümü,
aksonal eliminasyon ve sinaptik budanma üzerine olası etkileri vardır. Bu etkilerin
birçoğu cinsel olarak dimorfik beyin bölgelerini, yapısal beyin asimetrilerinin
gelişimini etkiler ve aylar ve yıllar sonra hormona maruz kalma ile ilişkin değişmiş
hücre cevabına yol açar. TS'lu hastalarda, işte bu değişen cevaplılığın
kanıtı anabolik steroidler verildiği zaman tiklerin ağırlaşması,
androjenik reseptör blokeri ilaçlar verildiğinde tiklerin iyileşmesidir. Ancak
bunun anlamlı olması için yaşam siklusu boyunca beyinin seçilmiş bölgelerinde
gonodal hormanların işlev görmesi gerekir. Örneğin Substantia nigranın
pars compactasının ve ventral tegmental alanın dopaminden zengin alanları
androjen reseptörü içerirler fakat öströjen reseptörleri içermezler (Simerly ve
ark,1992). Gebelik sırasındaki annenin psikolojik stresinin daha sonraları tik
bozukluğunun şiddetine etkileyebileceği ileri sürülmüştür. Özellikle
gebelik sırasında emosyonel şiddetin oranı, daha soraları tik bozukluğunun
şiddeti ile ilişkili bulunmuştur. (Leckman ve ark. 1990). Bunun yanında
yapılan hayvan deneylerinde, yetişkin hayvanlara gebe iken yüksek seviyede strese
maruz bırakıldığında, bunlarda TS'nun davranışsal, nöroanatomik,
nöroendokrin, ve nörokimyasal özelliklerinin bir kısmını göstermektedirler
(Turner ve ark. 1992). Hayvan çalışmalarında, prenatal olarak strese maruz bırakılan
ratlarda daha sonraları yetişkin iken stresli uyaranlara karşı davranışsal
kırılganlığın (hastalanabilirlik=vulnerability) arttığı
gözlenmiştir. İlaveten bunların biyojenik amin konsantrasyonlarında bölgeye-özgün
değişikliklerin ve serebral asimetrilerde değişiklik olduğu gösterilmiştir.
Örneğin, gebelik boyunca aşırı gürültü ve ışık stresine
maruz bırakılan annelerin bebeklerinde Amfetamin ile oluşturlan rotasyonlara aşırı
stress cevabı ve striatal dopaminerjik asimetrilerde kalıcı değişiklikler
gözlemlenmiştir (sol sitriatumda dopamin turnover oranın azalmasından dolayı)
(Fride & Weinstock 1989). Hayvan çalışmalarında gebelik sırasında
strese maruz bırakma ayrıca noradrenerjik, seratonerjik, ve opiad sistemlerinin gelişiminde
de değişiklikler yaptığı bildirilmektedir. Başka çalışmalarda
gebelikte aşırı strese maruz kalmış hayvanlarda anlamlı derecede
yüksek plazma adrenokortikotropin ve kortikosteron seviyeleri bildirilmiştir (Takashi ve
arkadaşları, 1992). TS'de sıklıkla anksiyete, emesyonel travma ve
yorgunluk, semptomların sıklığı ve şiddetinin artırır.
Bu hastalar stres uyaranlarına normal şahıslara oranla daha abartılı
cevaplar verirler, ve bunlarda stressde plazma kortikotropin ve idrar norepinefrin atılımı
daha yüksek bulunmuştur. TS'de BOS'dada, sağlıklı kontrollere oranla BOS
norepinefrin ve kortikotropin seviyeleri yüksek bulunmuştur. BOS norepinefrin
seviyeleri, o andaki motor tik şiddeti ile korele bulunmuştur (Chappell ve
ark.1994). Özet olarak; gebelik sırasındaki maternal stress yaşamın
sonraki evrelerinde fenotipin önemli mediatötörü olabilmektedir. Eğer stess şiddetliyse,
bu stress monoaminerjik sistemlerin aktivitesi ve hipatalamo-pitutüer-adrenal (HPA) aks üzerine
olumsuz etkiler yapabilmekte ve ayrıca CNS lateralizasyonu ve gelişimi üzerine etki
etmektedir (Yazgan 1995). Diğer etkili risk faktörleri; kokaine veya psikostimulanlara,
termal sterse maruz kalmaktır. Kortiko-striato-talamo-kortikal yollar (yolaklar=circuits):
Nöroanatomik ve nörobiyolojik veriler TS'da ve ilişkin bozukluklarda spesifik kortiko-sitriato-talamo-kortikal
(CSTC) yolların (devrelerde ) tutulumuna işaret etmektedirler (tablo2). Bu yolaklar
aşırı derecede tekrarlayan uyarımlarla bozulabilirler. Bu anatomik düzenek
(CSTC) kortikal bilgileri, bazal ganglionlar aracılığıyla özel bir tarza
sokup taşır, sonrasında beynin özel bölgelerinin nöronal aktivitesini düzenleyerek
psikomotor davranışın farklı yönlerini kontrol ederler (başlama,
izleme ve inhibisyon ) (Parent &Hazrati, 1995). Bu CSTC devresi, bir çok , üst üste
paralel devrelerden oluşmuştur. korteks ile subkorteks arasında bilgiyi götürüp
getiren looplar var. Bir çok gelen bilgiler bu looplar aracılığıyla
korteksteki özgün bölgeye gönderilirler. İlk önce bilgi sitriatum, sonra globus
pallidus, sonrada spesifik talamik nukleuslara oradan kortekse gider. Bu yolaklardaki nöronlar
şu intrinsik nörotransmitterleri içerir: glutamat gibi eksitatör aminler (bu nörotransmitter
kortiko- sitriatal projeksiyonlar ve talamo-kortikal projeksiyonlarda bulunur) ve GABA gibi
inhibitör a.a' ler (striato -pallidal ve pallido-talamik projeksiyonlarda bulunur). Bu CSTC
looplarındaki projeksiyon düzenekleri (kortiko strial = eksitator; striato-opallidal =
inhibitör; palido- talamik = inhibitör: ve talomo-kortikal = eksitator), ya pallido-talamik
projeksiyonların düşük aktivasyonu veya striato-pallidal projeksiyonların aşırı
aktivitesinden dolayı talamusta anormallikler veya talomo-kortikal projeksiyonların
tonik inhibisyonunda anormallikler dahil bir çok mekanizma kortikal alanların
disinhibisyonunu sağladığı düşünülmektedir. Çok duyarlı
anterograd yol işaretleme yöntemleri ile alınan verilere göre son zamanlarda ilgi
;bazal ganglionların çıktısının regülasyonunda globus pallidusun
eksternal segmenti ve subtalamik nükleusa yönelmiştir. Bu yapılar belirgin olarak
globus pallidusun internal segmenti ve substantia nigranın pars retikulatasının
seviyelerinde oluşan nöranal computation dan etkilenir. Özel olarak subtalamik nükleuslar,
pallidum ve nigra pars ratikularisi üzerindeki hedef yapılara glutamat aracılığıyla
güçlü eksitatör etki yaparlar . Globus pallidisun eksternal segmentindeki yapılar
GABA'erjik yapıdadırlar. Parent ve Hazrati (1995) işaret ettiği gibi, bu yüksek
düzenlenmiş anatomik organizasyon talamik ve beyin seviyesinde disinhibihisyona ardı
sıra sitriyal sitimilasyon dahil bir çok cevaplara yol açabilmektedirler. (şekil
4A da görülmektedir.) Substans K , Substans P, dinorfin , enkefalin, somastatin ve nörotensin
dahil pek çok nöro-peptid, CSTC devresindee intrensik glutamat ve GABA projeksiyon nöronlarında
düşük konsantrasyonda bulunurlar. Biz özellikle sitriato-pallidal (internal segment)
ve striato-nigral (pars retikulata) projeksiyon nöronlarında substans P ve striato-pallidal
(external segment) projeksiyon nöronlarında enkefalin dahil GABA'erjik sitrial
projeksiyon nöronlarında bu nöropeptitlere ilgi gösterdik. Globus pallidusdaki
dinorfin içeren GABA'erjik fiberlerin dağılımı ile ilgili bazı tartışmalar
vardır. Bu bileşiklerin motor fonksiyonlar üzerine etkisi bilinmesine karşın
nörotransmitter modulasyonunda rolleri tam olarak açığa çıkarılmamıştır.
Kolinerjik, dopaminerjik , serotonerjik ve noradrenerjik projeksiyonlar CSTC devresi üzerine
ekstrensek olarak etkili nörotransmitter ve nöromodulatör sistemlerdir. Parkinsonizimde bu
nöromediatorlerden olan nigrostriatal dopaminin rolü açıkça gösterilmiştir. Östrojen
ve androjenlerin nükleer reseptörlerinin bulunduğu orta beyin, hipotalamus, amigdala ve
diğer limbik beyin yapılarının CSTC devresine kısmi etkileri vardır.
Sensori Motor Yolaklar: Sitriatuma olan SM kortikal projeksiyonlar eksitator karekterdedir ve
kaudat ve putamende yer tutarlar (şekil3). Buradan çıkan bilgiler bazal
ganglionlara oradanda özellikle globus pallidus internal segmenti (GPi) ve beyin sapındaki
substantia nigra pars retikulata (SNr) yoluyla talamus ve kortekse çıkarlar. Globus
pallidusun eksternal segmentine (GPe) olan striatal projeksiyonlar tersine, direkt olarak
retikular talamik nukleusa, subtalamik nukleusa ve GPi'ye projekte olurlar. Retikular talamik
nukleus, diğer talamik nukleuslar üzerine GABA yoluyla güçlü inhibitör etki yapmasından
dolayı, GPe / retiküler talamik nukleus projeksiyonları, GPi dahil CTSC'de
intrinsik olarak modulatör görevi yapar. GPi ya da GPe'den orijin alan talamusa pallidal
projeksiyonlar, tonik ve olarak aktif ve primer GABA'erjiklerdir. Striatumdan palliduma olan
projeksiyonlar da GABA'erjiktir. Artmış striatal aktivite (örneğin hareketle),
tonik olarak Gpi ve SNr nöronlarını aktive ederek talamusa GABA'erjik geçişi
azaltır, böylece talamik hedef nöronları aktive eder. Talamik nukleusların
aktivasyonu hareketin başlangıcı için gereklidir. Buna karşın, artmış
striatal aktivite hem aynı talamik nukleusları hemde kortikal bölgeleri inhibe ya
da dizinhibe edebilmektedir. Sırasıyla GPe veya GPi'ye bağlı olarak
striatal aktivitenin hedefidir (şekil 4A). Örneğin direkt yollarda, artmış
striatal aktivite talamik nukleuslarda disinhibisyonuna ve kortikal bölgelerde bir
aktivasyona yol açarlar, bunu GPi/SNr girdi ve çıktılarınındaki 2
GABA'erjik yolu aktive ederek yaparlar. İndirekt yolla GPe projeksiyonlarındaki artmış
striatal aktivite, retikuler talamik nukleusları dizinhibe eder fakat bu retikuler
nukleuslardaki artmış aktivite diğer talamik nukleuslar üzerine sonrasında
inhibisyon yapar. GPi'nin GPe ile inhibisyonu işlev olarak benzer talamik inhibisyon oluşturacaktır.
Bundan dolayı subtalamik nukleuslar CSTC döngüsü için diğer önemli
elementlerdir. Subtalamik nukleuslar, tüm bazal ganglionlara projekte olmasına karşın,
hem pallidal segmentlere hem de SNr'ye olan eksitatör projeksiyonlar özellikle güçlüdür.
GPi ve GPe'ye projekte olan subtalamik aksonlar, pallidal segmentlere etki ederler. Subtalamik
nukleusların görevi, pallidal nöron potansiyellerini module etmektir, böylece pallidal
cevabı ve strial sinyal girdilerinine sensitiviteyi module ederler. Lateral Orbital
Frontal Yolaklar: Bu ikinci bir CSTC yolağıdır. 1990'da Alexander ve arkadaşları
tarafından belirlenmiştir. Lateral orbital frontal, singulat ve temporal korteksten
çıkan projeksiyonlar caudat nukleusun başına gider. Bu striatal nöronların
bir kısmı globus pallidusun internel segmenti, substantia nigra ve ventral palliduma
projekte olurlar. Bu çıktı nöronlar sonra talamustaki ventral anterior ve medial
dorsal nukleuslara gelirler, oradan kortekse geri dönerler. Biz ve başkaları iddia
ediyor ki; OKB patobiyolojisinde bu yolakda ve commissural bağlantılarda gelişimsel
ve işlevsel aktivitede tutulum olmaktadır (Baxter ve arkadaşları, 1992).
Limbik Yolaklar: Üçüncü bir CSTC yolağıdır. 1995'de Hazrati ve arkadaşları
tarafından işaretlenmiştir. Anterior singulat, hipokampal, entorinal, temporal
korteks ve amigdaladan ventral sitriatuma (ventral putamene çoğu, caudata nukleusa)
projeksiyonlar içerir. Bu ventral striatal nöronlar sonra aşamalarla çeşitli
kortiakl bölgelere yayılırlar. Bu yolak emosyon yüklü limbik bilgiyi işler.
Bu limbik yolağın aktivitesindeki değişiklik, hem TS hemde OKB semptomların
ifade tarzını etkileyebilir. İnterhemisferik Bağlantı: İnterhemisferik
kordinasyon CSTC'nin işlev görmesi için önemlidir. Burada corpus calaosum önemli rol
oynar. İşte bu sebeple corpus callosum lezyonları davranışsal
bozukluklara yol açarlar. Gelişimsel düşenceler: Ergenlik dönemine girişle
striatumdaki D1 ve D2 gibi dopamin resptör dansitesi dramatik olarak düşer. Tourette
sendromu ve Tic-related OKB'nin nörobiyolojisi: Son yıılarda Tourette sendromu ve
tic-related OKB'nde altta yatan lezyonlar için büyük olasılıkla bazal ganglionlar
ve bunla ilişkili kortikal ve talamik beyin bölgelerinin tutulumu üzerine klinik kanıtlar
üzerinde durulmaktadır. (Anderson ve ark. 1992). Vücudun her bir kısmı
sensorimotor yolaklarda belli bölgelerde temsil edilirler. Örneğin bacaklar putamenin
dorsolateral kısmının projekte olduğu kortikal alanlarda, yüz ise
ventromedial kısmının projekte olduğu kortikal alanlarda temsil edilirler.
Kollar, yüz ile bacaklar arasında yer alır. Bundan dolayı tik oluşumu vücudun
her yerinde eşit oranda olmaz. TS'da kanal bilgilenmesi ile (channel information) yüz,
baş ve omuzlarda diğer bölgelere göre daha fazla sıklıkla gözlenir.
Anatomik dağılım duyusal, motor ve vokal tiklerin oluşumuyla yakından
ilişkilidir. Nöropatolojik Çalışmalar: Maalesef TS'da patolojisi ile ilişkili
2 vakada nöropatolojik çalışma yapılmıştır (Richardson 1982).
Vakaların ikincisinde: -Caudat nukleus ve putamende artmış nöron dansitesi
-Normal kontrollaere göre küçük nöronlarda artış tespit edilmiştir. Çeşitli
bazal ganglionlardaki iskemik lezyonlar kompleks steortipiler ve OKB semptomları ile, ilişkilidir
(Bhatia 1994). Görüntüleme çalışmaları: TS'da invivo yapısal görüntüleme
çalışmaları genellikle bazal ganglionların hipoplazisi postmortem
bulguları ile uyumludur. Bizim grupta tedavi görmemiş 14 TS'luların 14 kontrol
ve tedavi alan TS'lere oranla sol putamen ve globus pallidusunda %11'lik volüm azalması
bildirdik (Peterson ve ark. 1993). Bu sol taraftaki volüm azalması, normal sağlak gözlenenlerde,
sol > sağ volumetrik asimetrinin yokluğundan veya tersine dönmesinden kaynaklandığı
gözlendi. Bu subjeler aynı kontrollerle karşılaştırıldığında
caudat ve putamen nukleuslarında anormal T2 relaksasyon asimetrisi tespit edildi. Sol
taraftaki lentiküler nukleus volümünde azalma ve lentikuler nukleus asimetrisinde azalma 37
TS'li çocuk ile 7-16 yaşındaki 18 normal kontrol karşılaştırıldığında
teyit edildi (Singer ve ark. 1993). 10 TS'li monozigot ikizle yapılan
MRI çalışmasında, daha şiddetli tik sendromu olan ikizde azalmış
caudate nukleus volümü tespit edildi (Hyde ve ark. 1995). TS'da yapılan PET çalışmalarında
bazal ganglionlardaki volüm azalmasını destekleyen bazal ganglionlarda metabolizma
azalması ve azalmış kan akımı tespit edildi. F18- fludeoksiglukoz PET
çalışması 12 erişkin TS'li hastaya yapıldığında;
inferior striatumda non-normalize glukoz kullanımında %15'lik azalma bildirilmiştir
(Chase ve ark, 1986). 16 tane ilaç almayan TS'de yapılan ikinci bir çalışmada
ventral sitriatumda (nucleus accumbens, ventromedial caudate, ve sol anterior putamende) azalmış
metabolizma bulmuşlardır (Braun ve ark, 1993). SPECT çalışmalarında
da bazal ganglion bölgelerinde nisbi hipoperfüzyonu yansıtan benzer bulgular elde
edilmiştir (Moriatry ve ark.1995). İnterhemisferik aksonların geçtiği
korpus kallosumun boyutu kortikal konnektivite (bağlantılar) yönüyle sensitif bir
göstergeçtir. Bizim yaptığımız bir çalışmada 14 TS'lunun
corpus callosumunun midsagittal cross-sectional kesitlerinde yaklaşık %20 azalma yüksek
derecede anlamlıydı (Peterson ve ark. 1994). Bütün subregional
corpus callosum bölgelerinde azalma benzer derecelerdeydi. Bu bulgular, TS'de MSS'de özellikle
kortikal ve hemisferik bağlantılardaki problemleri düşündürmektedir. PET ve
SPECT'de gözlenen diğer kortikal bölge anormallikleri: frontal bölgelerde (özellikle
lateral orbitofrontal ve anterior cingulat yolaklarda) ya artmış yada azalmış
aktivitedir. Komorbid olarak OKB, ADHD, Anksiyete bozuklukları bulunması bu çalışmalar
için zayıf ilişki gösteriyordu. Yapılan bir SPECT çalışmasında
OKB ile kontrol karşılaştırıldığında frontal kortekste
bölgesel kan akımı artışı gözlemlenmiştir (Machlin ve ark.
1991).
Nörosurgical veriler: Nörocerrahi
verileri OKB ve TS'de CSTC yolaklarının belirgin disinhibisyonu ile ilişkin görüntülerle
uyumlu olmasına karşın, olayın lokal mi yoksa yaygın mı olduğuna
dair çok az açıklık getirmektedir. İntraoperatif ventral intermediate ve
ventral oral talamik nukleusun mikroelektrotlarla uyarılması, tike benzer hareketler
oluşturmaktadır (Tasker ve ark. 1987). Lateral orbitofrontal veya anterior singulat
yolakların veya onların talamik afferentlerinin nörocerrahi lezyonlarında
tedaviye dirençli OKB'lerde belirgin iyileşme oluşmuş (Baer ve ark. 1995).
Spesifik Nörotransmitter ve nöromediatörlerle ilişkili olduğuna dair kanıtlar:
TS veya OKB'de glutameterjik ve GABA'erjik projeksiyon nöronları değerlendirmek için
çok sınırlı güvenilir veri vardır. Anderson ve arkadaşları
(1992): 4 TS'lu hastanın beyninden postmortem dokularında hem globus pallidus
segmentlerinde ve substantia nigranın pars retikulatasında azalmış
glutamat seviyeleri bildirmişlerdir. Bizim çalışmalarımızda bu bölgeyi
MRI ile incelediğimizde, bu bölgelerde volüm azalması gözleniyordu, Biz iddia
ediyoruzki; TS'da subtalamik nukleusdan glutamat çıkışı anormaldir (Bunun
sebebi ya globus pallidusun eksternel seğmentinden çıkan projeksiyonların
subtalamik nukleusları aşırı inhibisyonui veya subtalamik nukleusların
primer gelişimsel anormalliği Şekil4B). Aynı çalışmada, diğer
telensephalik beyin bölgelerinde glutamat ve aspartat düzeyleri kontrol grubu ile benzer
bulduk. Çeşitli beyin bölgelerinde, BOS ve plazma GABA seviyesinin nörokimyasal çalışmalarında
TS ile kontroller arasında anlamlı fark gösterilememiştir (Anderson ve ark.
1992).
Diğer yandan uzun etkili
BZ'ler ile yapılan psikofarmakolojik çalışmalardan elde edilen sınırlı
veriler, bazı TS'lu hastalarda GABA'erjik sistemlerin aktivasyonun modifikasyonunun
faydalı olabileceği ileri sürülmektedir (Goetz ve ark. 1992). Baer ve arkadaşları
(1986) opiad peptidlerin TS ile direkt ilişkisi olduğunun vurgulamışlar ve
küçük TS hasta grubunda postmortem çalışmalarında globus pallidusun
eksternal segmentine projekte olan strial fiberlerde azalmış dinorfin seviyeleri
bildirmişlerdir. Daha ileri çalışmalarda dinorfin içeren projeksiyonlarla,
dopaminerjik inputlar arasında yakın ilişki tespit edilmiştir. Devinsky (1983): TS'da ortabeyin bölgesinde (substantia nigra, pars compacta ve ventral tegmental
alan) dopaminerjik fonksiyonda değişimlerin neticesinde olduğunu ileri sürdüler.
TS' da santral dopaminerjik mekanizmayı vurgulayan diğer bir veri ise; tedavide
kullanılan haloperidol ve benzer D2 dopamin reseptör blokerlerinin hastaların çoğunda
tiklerin tedavisinde kısmende olsa etkin olmasıdır (Glaze ve ark. 1984). Yine
tersi olarakta santral dopaminerjik aktiviteyi artıran L-DOPA, kokain ve MSS
psikostimulanları verilmesi veya nöroleptik çekilmesi TS semptomlarını kötüleştirir
(Shapiro ve ark. 1988). Bu farmakolojik verilerle birlikte bu hastalarda BOS'da düşük
HVA seviyelerinin olması TS'lularda postsinaptik D2 reseptörlerinde hipersensitivite
fikrini akla getirmektedir. Wolf ve arkadaşlarını yaptıkları çalışmada
(1996) monozigot ikizlerin striatumunda I123-iodobenamid ile SPECT çalışmasında,
D2 reseptör bağlanma farklılıklarına bakılmıştır.
Ciddi etkilenmiş hastalarda, caudat başında D2 reseptörlerinde süpersensitivite
tespit etmişlerdir. Başka yapılan postmortem çalışmalar da bu
bulguları desteklemiştir. Bazal ganglionlarda çıktıları sağlayan
nigrositriatal dopamin projeksiyonlarının rolü, sitriatumdaki D1-D2 reseptör
stimulasyonuna bağlı olduğu gözlenir. Gerçektende, rodentlerde D1 ve D2
reseptörlerin stimulasyonları birbirine zıt etkilere sahiptir. Eğer TS'u
sitriatumun dopaminerjik hiperinervasyonu veya sitrial D2 reseptör süpersensitivitesiyle ilişkili
ise, indirekt yolların inhibisyonu ve direkt yolların stimulasyonun her ikisi de
talamokortikal stimulasyonuna yol açar (şekil 5A ve Şekil5B). Stress, belirgin
olarak sitriatum ve prefrontal korteksteki dopamin metabolizmasını değiştirir.
Rodentlerde stress, sitriatumda dopamin salınışını artırır.
TS'lu hastalarda eğer aynı mekanizma var ise, artmış dopamin seviyeleri,
indirekt yolların inhibisyonu ve direkt yolların stimulasyonu ile, ikisi de,
talamokortikal stimulasyonda artışa ve tiklerde kötüleşmeye yol açarlar.
Prefrontal kortekste artmış dopamin salınımım tikler üzerine benzer
etkilere yol açar. Rodent ve primatlarda hafif stresste bile prefrrontal kortekste
disfonksiyon oluşur böylece prefrontal korteksin motor davranışlar üzerine
olan inhibitör etkisi geçici olarak ortadan kalkar. Stresin etkilerine ilaveten dopaminerjik
innervasyonda yaş ve cinsiyetle ilişkili olarak değişikliklerin olması
Tourette sendromunun patofizyolojisini özellikle anlamakta önemlidir. Bizim postmortem beyin
çalışmalarımızda serotonerjik sistemlere baktığımızda
serotonin ve ilişkili bileşiklerin (triptofan ve 5-HIAA) Tourette Sendromlu
hastalarda bazal ganglionlarında global olarak azalabileceğini gösterdik. TS'de
serotoninin sentral fonksiyonu ile ilişkili çalışmalar sınırlıdır.
TS'nin patolojisininde noradrenerjik tutulumun kanıtı olarak bu hastaların alfa
2 noradrenerjik agonist olan klonidinden fayda görmeleridir. Klonidinin etkisi tartışmalı
olmasına rağmen özellikle ADHD sendromu olan TS'lilerde 12 haftalık
tedavilerde faydalı etkisi olduğu bildirilmektedir ayrıca çocuk ve yetişkin
TS'lerde Klonidinin birden kesilmesi tiklerde rebounda sebep olmakta ve klonidin yükleme
testine küntleşmiş GH cevabı gözlenmiştir. Bunların hepsi
noradrenerjik tutulumun olabilecğini de göstermektedir. Chappell ve ark. (1994) yaptıkları
yeni bir çalışmada yetişkin TS'lı hastalarda LP sırasında
BOS'ta artmış NA ve idrada NA atılımında artma tespit etmişlerdir.
Eğer noradrenerjik mekanizmalar TS'de önemli bir role sahipse bunun nörobiyolojik
temellerinin ayrıntılı açığa çıkarılması
gerekmektedir. Birçok yayında dopamin içeren orta beyin nöronlarının (mezolimbik
ve mezokortikal bölgeler prefrontal korteks dahil)., beyin sapından noradrenerjik
afferentler alırlar. Bu inputlar venral tegmental bölgenin aktivasyonunu gözlemede önemli
işlevler görüyor olabilirler. Yukarıda saydığımız limbik CSTC
devreleri motor davranışlar üzerine emosyonel uyarı etkisine sahiptirler.
Striatal lokal devreler aracılığıyla kolinerjik nöronlar CSTC
devrelerinin modülasyonunda önemli bir rol alıyor olabilirler TS'de kolinerjik
tutulumunun olabileceğine en güçlü kanıt nikotin sakızları ile D2
dopamin reseptör blokajı tikleri etkilerinden dolayı düşünülmüş. Nörokimyasal
çalışmalarda antikolinerjik ajanların seviyelerinde herhangi bir farklılık
bulunmamıştır.