OTİSTİK BOZUKLUK  

 

           Otizm, yaşamın erken dönemlerinde başlayan ve yaşam boyu süren, sosyal ilişkiler, iletişim, davranış ve bilişsel gelişmede gecikme ve sapmayla belirli nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak kabul edilmektedir.

 OTİSTİK BOZUKLUĞUN TARİHÇESİ VE SINIFLANDIRILMASI  

Sanctis, 1906 yılında ‘’Dementia Praecocissima’’ (erken demans) terimini erken gelişim dönemlerinde anormalliği olan çocuklar için kullanmıştır. Yirminci yüzyılın başlarında çocuklarda görülen bu türlü bozukluklar ‘’psikoz’’ olarak değerlendirilmiştir.

           Erken bebeklik otizmi ilk defa 1943 yılında Leo Kanner tarafından tanımlanmıştır. Kanner’ in yazısında tanımlanan çocukların doğumdan itibaren başka insanlar ile ilgilenme yetilerinin olamadığı,  belirgin ekolalilerinin olduğu, zamirleri ters kullandıkları, davranışlarında tekrarlayıcı ve amaçsız etkinlikleri (stereotipi) olduğu, cansız nesnelere hevesli oldukları, değişikliklere tahammül edemedikleri bildirilmektedir.

            İlk resmi tanı sınıflama sistemleri olan DSM-I ve DSM-II’ de çocukluk psikozları için yalnızca ‘’çocukluk şizofrenisi’’ terimi kullanılmıştır .

           1970’ lere kadar otizmin formal tanı ölçütleri geliştirilmemiştir. 1971 yılında İnfantil otizm, iyi tanımlanmış bir klinik tablo olarak DSM-III’ de yerini almıştır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ nün, ICD-9 tanı sınıflamasında otistik bozukluk psikozlar başlığı altında yer almaktadır. DSM-III-R ve ICD-10 tanı sistemlerinde ise ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı ortak olarak yer almaktadır. DSM-III-R’ da ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’, ‘’otistik bozukluk’’ ve ‘’başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluklar’’ alt başlıklarını içermektedir. ICD-10’ da ise ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı altında ‘’çocukluk otizmi’’, ‘’atipik otizm’’, ‘’Rett sendromu’’, ‘’çocukluk çağının başka bütünleşme bozukluğu’’, ‘’zeka geriliği ve stereotipik hareketlerle birlikte olan aşırı hareketlilik bozukluğu’’ ve ‘’Asperger sendromu’’ sınıflandırılmıştır. Son olarak DSM-IV’ te ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı altında ‘’otistik bozukluk’’, ‘’Rett bozukluğu’’, ‘’çocukluğun dezintegratif bozukluğu’’, ‘’Asperger bozukluğu’’ ve ‘’başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk (atipik otizmi de kapsar)’’ yer almaktadır.

 EPİDEMİYOLOJİ

          Toplumda otistik bozukluğun yaşa özgü olarak 3.3-16/10.000 oranında olduğu bildirilmektedir. Yapılan çalışmalarda yaygınlığın yaşa özgü olarak belirgin değişiklikler gösterdiği ileri sürülmektedir. Ancak, yaygın gelişimsel bozukluk ve tüm otistik bozukluk spektrumu ele alınacak olursa 10.000’ de 21 kadar görüldüğü belirtilmektedir.

Otistik bozuklukta erkek/kız oranı 4/1 olarak bildirilmektedir (255, 127, 123). Ancak kızların erkeklere göre daha ciddi olarak etkilenme eğilimlerinin ve aile öykülerinde bilişsel bozulmaların daha olası olduğu bildirilmektedir.

Her sosyoekonomik düzeyde görülebilmektedir.  

ETİYOLOJİ VE PATOGENEZ

           Otizme sıklıkla zeka geriliğinin eşlik etmesi, epileptik bozukların ve EEG anormalliklerinin insidensinin yüksek olması, sık olarak diğer tıbbi durumlar ile birlikte görülmesi, genetiğin öneminin bilinmeye başlanması, ayrıca beyin görüntüleme, elektoensefalografik, otopsi ve nörokimyasal çalışmalarda anormalliklerin bulunması ile daha çok biyolojik bir bozukluk olduğu düşünülmektedir.  

PSİKODİNAMİK VE AİLESEL ETMENLER: Kanner, otistik çocukların ailelerinde yüksek eğitim düzeyinin olduğunu, bunların obsesif kişilik özelliklerine sahip, soğuk, mükemmeliyetçi, yeterince duygusal ilişki kuramayan anne ve babalardan meydana geldiklerini belirtmiştir. Ancak bu bulgular son 50 yılda yapılan çalışmalarda tekrar gösterilememiştir. Normal çocuklar ile otistik çocukların yetiştirilme şekilleri yönünden anne ve babaların karşılaştırıldığı çalışmalarda da bir farklılık bulunmamıştır. Aile işlevlerinde bozulma ya da psikodinamik etmenlerin otistik bozukluğun gelişmesine neden olduğuna dair doyurucu kanıtlar da yoktur.

GENETİK ETMENLER: Otizmin etiyolojisinde genetik etmenlerin rol oynadığını gösteren kanıtlar çeşitli epidemiyolojik çalışmalardan elde edilmektedir. Otistik probandın kardeşlerinde otizm sıklığı %2-6 iken toplumdaki risk oranı %0.1 ile %0.2 arasında değişmektedir. Bu oranlar normal populasyona göre 50-100 kat daha fazladır.  

İkiz çalışmaları da otizmde genetik etmenlerin rol oynadığını düşündürmektedir. Yapılan araştırmalarda monozigot ikizlerdeki konkordans %36-96 arasında değişmekte iken, dizigot ikizlerde %0-24 arasındadır.  

Otizm için özgül bir gen bulunamamış olmasına karşın, son zamanlarda serotonin taşıyıcı genin otizmle olası bir bağlantısının olabileceği ileri sürülmüştür.  

Bazı sitogenetik anormallikler otizm ya da otizme benzer davranışlarla birlikte olabilmektedir (örneğin, fragile X; 15 nci kromozomun fazlalığı; 18q anormalliği; 1, 7, 21’ nci kromozomlarının kompleks kromozomal yeniden düzenlenmesi; Y kromozom anoploidileri gibi). Ancak bildirilen sitogenetik anormalliklerin sayısının çok az olması otizmle ilgilerini ortaya koymayı güçleştirmektedir.  

DOĞUM ÖNCESİ, DOĞUM SIRASI VE DOĞUM SONRASINDAKİ ETMENLER: Yapılan çalışmalarda obstetrik komplikasyonların otistik bozukluğu olan çocuklarda kontrol gruplarına göre daha yüksek oranda olduğu bulunmuştur. Otistik bozukluğun görülmesinin çocukların doğma sırası ile de ilgili olduğu da ileri sürülmektedir. Otistik bozukluğun birinci, dördüncü ve daha sonra doğan çocuklarda meydana gelmesinin daha olası olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda obstetrik komplikasyonlar da birinci, dördüncü ve daha sonra doğan çocuklar arasında daha sıktır.  

            Perinatal zedelenmelerin otizme özgü olmadığı halde otizmin etiyolojisinde rol oynayabileceği ileri sürülmektedir. Otistik çocukların öykülerinde gebelik sırasında, ilk trimestirden sonra annede kanama ve amniotik sıvıda mekonyumun olması daha sık olarak gözlenmektedir. Yenidoğan döneminde otistik çocuklarda solunum sıkıntısı sendromu (respiratory distress syndrome) nun ve yenidoğan anemisinin insidensi daha yüksektir. Gebelik sırasında kokain kullanan annelerin çocuklarında yaklaşık %11.4 oranında otistik bozukluğun görüldüğü bildirilmektedir. Otistik çocukların doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası öyküleri incelendiğinde, enfeksiyon hastalıkları, ilaç kullanma, yüksek kan basıncı, toksemi, ödem, 36 haftadan önce doğum, gebelik süresinin 42 haftadan uzun olması, forseps veya vakumla müdahale, geliş bozuklukları (çene, alın, ayak gelişi vb.), genel anestezi, sezeryan, kordon komplikasyonları, solunum problemleri, düşük apgar skoru, uzamış sarılık ve matürasyon geriliği önemli ölçüde yüksek olarak bulunmuştur. Perinatal ve postnatal etmenlerin yüksek fonksiyonlu otistiklerde daha az, düşük fonksiyonlu otistiklerde ise daha fazla rol oynadığı bildirilmektedir.  

Otistik çocuklarda kardeşlerine ve normal çocuklara göre daha çok silik doğumsal fiziksel anormalliklerin görülmesi gebeliğin ilk trimestirindeki komplikasyonların önemli olduğunu düşündürmektedir. Bununla birlikte obstetrik komplikasyonların otistik bozukluk riskini artırmadığını ileri süren yazarlar da vardır.  

BİYOKİMYASAL ETMENLER: Otizmde, bir çok nörokimyasal defisitler araştırılmıştır. Otizmde, birçok kez, kandaki serotonin (5-HT) düzeylerinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Hiperserotonineminin biyolojik önemi açık değildir. Bazı yazarlar, serotonin düzeylerinin genetik yatkınlıkla birlikte olabileceğini ileri sürerken bazıları da serotoninin beynin gelişiminde trofik rol oynayabileceğini, beyin serotonindeki erken defisitlerin merkezi sinir sistemi (MSS) nöronlarının maturasyonununda bozulmaya neden olabileceğini ileri sürerler. Serotoninin nöronal farklılaşmayı, nöroblast bölünmesini, hücre göçünü, sinaps oluşumunu etkilediği bildirilmiştir. Otistik bozukluğu olan kişilerin %25-33‘ ünde tam kan serotonininde artış olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu otizme özgü değildir. Otistik bozukluğu olmaksızın zeka geriliği olan olgularda da bu gözlenmektedir. Zeka geriliği olmaksızın otistik bozukluğu olan çocuklarda yüksek insidansta hiperserotonemi gözlenmektedir. İlginç olarak yaygın gelişimsel bozukluk (YGB) ve zeka geriliği tanılarının ikisini de alan çocukların çok azında serotonin artışının olduğu gözlenmiştir. Bir çalışmada otistik çocuklarda kanda ve beyin omirilik sıvısı (BOS) nda serotonin içeren nöronlara karşı antikorlar bulunmuştur. Otistik bozukluğu olan kişilerin MSS 5-HT nörotransmisyonundaki geçici dalgalanmalara daha duyarlılığın olduğunu düşünülmektedir. Otistik bozuklukta seçici serotonin gerialım inhibitörlerinin sterotipik davranışları azalttığı ve sosyal etkileşimi arttırdığı bildirilmektedir (55, 123).  

Bazı araştırmacılar otistik bozukluğu olan çocuklarda MSS’ inde dopamin metabolizmasında bozukluğun olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazı otistik çocuklarda dopaminin başlıca metaboliti olan homovalinik asit (HVA) in BOS’ ta artışının içe çekilme ve stereotipilerdeki artış ile birlikte olduğu bildirilmiştir. Otistik bozuklukta belirti ciddiyetinin BOS 5-hidroksindoleasetik asitin (5-HIAA, serotoninin metaboliti) HVA’ e oranının artması ile azaldığı gösterilmiştir. Beyinin evrimsel gelişiminde serotonin gibi dopaminin de rol oynadığı ileri sürülmüştür. D2 reseptör uyarısının nöron gelişimini ve dallanmayı artırdığı gösterilmiştir. Dopamin antagonistleri otistik belirtiler üzerinde olumlu etkiler gösterebilmektedir.  

Noradrenerjik sistemin de YGB’ da önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Bu sistem dopaminerjik ve serotonerjik sistemleri, endojen opioidleri ve nörohormonal etkinliği doğrudan etkileyerek uyarılma durumlarında önemli olan düzenleyicidir. Otistik bozukluğu olan kişilerde noradrenerjik sistemin aşırı çalışmasını gösteren ip uçları, birçok otistik çocukta kardiovasküler anormalliklerin, kalp atım hızının fazla ve kan basıncının yüksek olduğunun gözlenmesidir. Noradrenerjik sistemin aşırı etkinliğinin beyin sapında aşırı uyarılmışlık hali meydana getirdiği ve bundan dolayı YGB olan çocuklarda tekrarlayıcı duyusal motor görünümlerin, ekolalinin ve garip sosyal ilişkinin oluştuğu ileri sürülmüştür. Bununla birlikte otistik bozuklukta noradernerjik ve adrenerjik işlevleri araştıran çalışmalar çelişkili sonuçlar vermiştir.  

NÖROLOJİK, NÖROANATOMİK, NÖROHİSTOLOJİK VE BİYOLOJİK ETMENLER: Tüberous sklerosis seyrek görülen otozomal dominant bir hastalıktır. Smalley ve arkadaşları bir kaç çalışmayı gözden geçirmiş ve tüberous sklerosiste %17-58 oranlarında otizmin görüldüğünü, otizmde tüberous sklerosisin ise %0.4-3 kadar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Özellikle temporal loblara yerleşen tüberlerin otizmle birlikte olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle temporal lobların nörogelişimsel anormalliklerinin otizmin ya da atipik otizmin gelişmesi açısından risk meydana getirebileceği ileri sürülmüştür.  Bazı araştırmacılar bu birlikteliğin, koinsidanstan çok tüberlerin kortikal bölgelerdeki lokalizasyonu ile ilgili olduğunu ileri sürmektedir.  

Çoğu viral olmak üzere çeşitli doğum öncesi enfeksiyonların otizmin etiyolojisiyle bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür. Bunların başlıcaları rubella, sitomegalovirus, varisella zooster, sifiliz, toksoplazmosis ve herpes simplekstir.  

Özellikle amigdala ve hipokampus başta olmak üzere temporal lobu etkileyen patolojik olayların otizme benzer belirtilerin gelişimi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Maymunlarla yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç haftasında amigdala ve hipokampus bilateral olarak  çıkarıldığında otistik belirtiler gözlenmiştir. Bir olgu sunumunda otistik belirtileri ve temporal lobta tümörü olan bir kişide tümörün çıkarılmasından sonra otistik belirtilerin bazılarında kaybolma olduğu bildirilmiştir.  

Yapılan çalışmalar sonucunda otistik bozuklukta temporal lobların dışındaki beyin bölgelerinin de önemli olduğu gösterilmiştir. Otistik bozuklukta beyindeki patolojileri ortaya koymak amacı ile elektrofizyolojik çalışmalar (elektroensefalografi, beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyeller, işitsel orta latensi yanıtları, olayla ilintili potansiyeller), beyin görüntüleme çalışmaları (bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans görüntüleme, positron emisyon tomografisi, tek foton emisyon tomografisi) ve otopsi çalışmaları yapılmıştır.  

Elektrofizyolojik çalışmalar: Otistik bozuklukta epileptik nöbetlerin %4-32 arasında görüldüğü bildirilmektedir. Bu oran topluma göre (%0.4 - %0.6) önemli derecede yüksektir. Otizme özgü bir EEG anormalliği bildirilmemektedir. Genel olarak otistik çocukların EEG özellikleri yeni yürüyen çocuklara (toddler) benzemektedir. Bu durum otistik bozuklukta MSS’ de olgunlaşmanın geciktiğini desteklemektedir.  

Bazı yazarlar otizmde beyin sapı disfonksiyonu olabileceğini savunmuşlar ve bu amaçla 1970’ li yıllarda ve 1980’ li yılların başlarında Beyin Sapı İşitsel Uyarılmış Potansiyeller (BAER) çalışılmış ve bu çalışmaların bazılarında anormalliklerin olduğu bildirilmiştir. Ancak son zamanlarda yapılan çalışmalarda sonuçların normal olduğu bildirilmiş ve eski yapılan çalışmalar teknik yetersizliklere bağlanmıştır.  

Beyin Görüntüleme Çalışmaları: Otistik bozuklukta %20-25 oranında BBT’ de ventriküllerde genişlemenin görüldüğü bildirilmiştir. Parieto-oksipital asimetri diğer bir BTT bulgusudur. Ancak her otistik bireyde bu sonuçlara ulaşılmamıştır.  

Son zamanlarda otistik ve normal çocuklarla karşılaştırmalı olarak yapılan beyin Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRI) çalışmalarında total beyin volümünün daha fazla olduğu bulunmuştur. Hacimdeki artma en çok oksipital, parietal ve temporal loblardadır. Frontal loblarda farklılık görülmemiştir. Etiyolojisi ve neye işaret ettiği bilinmese de volümün daha fazla bulunması, nörogenesisin artmasından, nöron ölümünün azalmasından, glial hücreler ya da kan damarları gibi nöronal olmayan beyin dokusunun artmış üretiminden kaynaklanabilir. Bazı beyin MRI çalışmalarında posterior vermal lobül VI ve VII’ nin ve serebellar hemisferlerin hipoplazisi bulunurken, bazılarında bu bölgelerde hiperplazi bulunmuştur. Yazında bu bölgelerde kontrol grubuna göre bir farklılığın olmadığını bildiren çalışmalar da vardır. Bununla ilgili olarak otistik bozukluğun serebellar patolojiyi gösterme yönünden iki alt tipinin olabileceği düşünülmüştür. Vermal lobül VI ve VII’ nin midsagittal alanları ile otistik çocukların ZB karşılaştırıldığında vermal hipoplazisi en ciddi olanların en düşük ZB’ ne sahip oldukları, zihinsel bozukluğu az ya da olmayanlarda ise vermal anormalliğin olmadığı bildirilmektedir. Otistik çocuklarda corpus callosumun posterior bölgelerinin volümünün azaldığı ileri sürülmektedir. Bu bölgeye parietal lob fiberleri projekte olmaktadır. Bu bulgular otizmde parietal lob tutulumunun olduğunu düşündürmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda otistik çocukların %43’ ünde pariyetal lob volümünde azalma olduğu ileri sürülmüştür. Parietal lobların beyaz cevherinde volüm kaybı, parietal sulkuslarda genişleme olduğu bildirilmiştir. Otistik çocuklarda kontrol grubuna göre daha küçük beyin sapı olduğunu bildiren çalışmalar da vardır. Bazı çalışmalarda pons ve orta beyin yapılarının ölçümleri açısından (süperior ve inferior kolliküli) farklılık bulunamaz iken bazılarında küçük olarak bulunmuştur (109). Ortabeyin işlevi ile ilgili olarak bulguların önemi bilinmemektedir. Orta beyin, pons ve medulla oblangatadaki küçük görünüm daha önce mental retardasyonu olan çocuklarda da bildirilmiştir. Bazı MRI çalışmalarında başta polimikrogria olmak üzere kortikal anormallikler bulunmuştur. Bu anormallikler gelişimin ilk altı ayındaki hücre göçü anormalliklerini yansıtabilir. Sonuç olarak otistik bozuklukta BBT ve beyin MRI incelemeleri bu çocuklarda özgün ve ortak patolojileri göstermemektedir ve yapılan çalışmalardaki bulgular her zaman birbiriyle uyumlu değildir.  

Positron Emisyon Tomografisi (PET) tekniği ile beyinin bölgesel metabolik etkinliği, beyin kan akımı ölçümü yoluyla dolaylı ya da bölgesel glukoz kullanımının ölçümü yoluyla doğrudan yapılabilir. Otistik bozukluğu olan kişilerde sol > sağ anterior rektal girus asimetrisinin, normal grupta ise sağ > sol asimetrisinin olduğu ileri sürülmüştür.

Tek Foton Emisyon Komputurize Tomografi (SPECT) çalışmasında otistik grupta normal kontrol grubuna göre kortikal metabolizmada yaygın olarak azalmanın olduğu saptanmıştır.  

Kemper ve Bauman, 3’ ü yetişkin 3’ ü çocuk olmak üzere 6 otistik kişinin otopsi çalışmasında hipokampus ve amigdalada yoğun nöron pakeleri (densely packed neurons) olduğunu görmüşlerdir. Serebellumda, Purkinje ve granüle hücre nöronlarında azalma olduğu bulunmuştur.  

Otistik çocukların beyin otopsi çalışmasında Purkinje hücrelerinde ve granule hücrelerde kayıpların olduğunu, gliosisin bu bulgulara eşlik etmediğini bildirmiştir. Gliosis, bebeklik döneminden sonra nöronların dejenere olması ile ortaya çıkar. Ancak Purkinje, granüle ve fastigial nöronların kayıplarına gliosis eşlik etmediği için başlangıcın belki de ikinci trimestire kadar erken olabileceği düşünülmektedir.  

İMMUNOLOJİK ETMENLER: Otistik hastalarda T hücresinin aracılık ettiği immünitede eksiklikler olduğu ileri sürülmüşür. T lenfositlerinin mitojenlere olan proliferatif cevabı düşük bulunmuştur.  

NK hücre etkinlikleri bazı otoimmün hastalıklarda azalmış olarak bulunmuştur. Otistik çocukların %40’ ında önemli derecede NK sitotoksisitesinin azaldığı ve bu çocuklarda NK hücre sayısının normal olduğu bildirilmiştir. Bununla ilgili olarak, NK hücresi sitotoksisitesindeki göreceli azalmanın, virus ile fetusun ya da yenidoğanın nörolojik  zedelenmeye yatkınlığını artırabileceği ileri sürülmüştür.  

Otistik çocuklardaki immunglobulin (Ig) çalışmaları çelişkili sonuçlar vermiştir. Bazı çalışmalarda serum ve BOS Ig’ lerinde yükselme bulunmazken, bazılarında serum Ig G, Ig M, Ig A düzeylerinde yükseklikler bulunmuştur. Ancak bunlardan sadece Ig G’ de önemli artış vardır.  

Otizmde beyine karşı oluşan antikorlar araştırılmıştır. Yapılan bir çalışmada, 15 otistik çocuğun 10’ unda, babalarının ve kardeşlerinin yarısında nöron akson filament proteinlerine karşı serumda antikorlar saptanmıştır. Bu antikorlar, Kuru ve Creutzfeld Jacob hastalığı gibi nörotropik yavaş virus enfeksiyonlarında da gözlendiğinden çocukların dokuzu immünomodülant tedaviye alınmıştır. Tedavi sonucunda T hücre işlevlerinde kısmi düzelme ile konuşma terimlerinde, öğrenme yetilerinde, dikkat sürelerinde ve uykularında klinik iyileşme görülmüştür. Ancak yapılan başka bir çalışmada ise MSS antijenlerine (insan frontal korteks hücreleri zarlarına) karşı oluşmuş otoantikorlar tespit edilmemiştir. Ancak bu çalışmada sadece frontal korteks, antijen kaynağı olarak alınmıştır. Beyinin diğer bölgelerinin araştırılması ile farklı sonuçlar elde edilebilir.  

Otistik çocuklarda miyelin temel proteini ile tepki veren antikorlar (anti-MBP) yaklaşık %58 oranında görülürken, kontrol grubunda bu oran %9 olarak bulunmuştur. Anti-MBP’ nin otistik davranışların gelişimi ile birlikte olduğu ileri sürülmektedir.  

Otistik hastaların bir kısmında serotonin bağlanma yerlerine (5-HT reseptörlerine) karşı kanda ve BOS’ ta otoantikorların olduğu tespit edilmiştir.  

Otistik çocuklarda ve birinci derece akrabalarında, akraba olmayan sağlıklı kontrol gruplarına göre, a-2 adrenaljik bağlanma yerlerini inhibe eden Ig G fraksiyonunda önemli artışın olduğu ileri sürülmüştür. Bu, otistik çocuklar ve birinci derece akrabalarında a-2 reseptörlerine karşı otoantikorların olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Tersine dopamin reseptör bağlanmasının otistik çocuklarda kontrollere göre değişmediği ileri sürülmüştür. Bu bulgu, otizmde noradrenaljik sistem tutulumunu gösteren bir kanıttır.  

Otizm ile fetal antijenlere karşı oluşmuş anormal anne bağışıklığı arasındaki bağlantıyı araştırmışlardır. Bu çalışmada, otistik çocuğu olan 11 annenin 6’ sında (%54), çocukların lenfositlerine karşı önemli derecede yüksek kompleman bağlantılı sitotoksik tepki görüldüğü bildirilmiştir. Bu tepki sağlıklı çocuğu olan 20 annenin sadece 2’ inde (%10) bildirilmiştir. Otistik çocuğun lenfositleriyle tepkiye giren anne plazması tüm olgularda babanın lenfositleriyle de tepkiye girmiştir. Burada çalışılan antikorlar IgM yapısındadır. 6 immünreaktif annenin 5’ inde daha önce tekrarlayan düşükler gibi doğum komplikasyonları var iken, otistik çocuğu olan diğer annelerin sadece birisinde böyle komlikasyonların olduğu belirtilmiştir. Bu bulgular otistik çocuğu olan annelerin bir grubunda, anormal maternal fetal immün tepkinin, otizmin ve doğum komplikasyonlarının gelişimi ile ilişkili olabileceği izlenimini uyandırmaktadır.  

Maternal immünoreaktivite ve otizmin gelişimi ile ilgili ayrıntılı iki varsayım ileri sürülmüştür: İlki, lenfositlerin hücre membranlarındaki antijenlerle çapraz tepki veren maternal antikorlar trofoblast dokusu antijenleriyle de tepki verirler. Bu, fetusa olan kan akımının geçici olarak azalmasına ve ölümcül olmayan beyin hasarına neden olur. Diğeri, maternal antikorlar fetusun nöral dokusunda doğrudan immunolojik hasar yapabilir.  

İmmünolojik düzeneklerin normal nöronal hücre göçünü, aksonal gelişimi ve sinaps oluşumunu engelleyebileceğini ileri sürülmüştür. Bütün bunlar otizmle ilgili olabilir.  

ENDOKRİN SİSTEM VE ENDORFİNLER: Melatonin sekresyonun işlevsel ritmindeki bozukluğu ileri sürülmüştür. Hipotalamus - hipofiz - adrenal aks ve tiroid fonksiyon testleriyle yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Son yıllarda oksitosin hormonu otistik bozuklukta araştırılmıştır. Oksitosin hipotalamusta sentez edilir. Oksitosin memelilerde uterus kasılmalarını ve süt salınımını sağlar. Oksitosinin cinsel bağlanmada ve anne-bebek bağlanmasında önemli olduğu ileri sürülmektedir. Otistik çocuklarda normal çocuklara göre daha düşük plazma oksitosin düzeylerinin olduğu bulunmuştur. Normal çocukların plazma oksitosin düzeylerinin yaş ile birlikte arttığı ancak bu artışın otistik çocuklarda görülmediği bildirilmektedir.

          Otistik bozuklukta beta-endorfinler de dahil olmak üzere beyin opiat peptitlerinin aşırı salgılanmasının önemli olabileceğini aşağıdaki çalışmalar düşündürmektedir: (i) Otistik çocuklarda gözlenen bir takım belirtilerin opiat bağımlısı olan kişilerdeki belirtilere benzediği gözlemlenmiştir. (ii) Doğum öncesi opiatlara maruz kalan bebeklerde otizme benzer belirtiler görülmektedir (iii) Opiat antagonisti verilen laboratuvar hayvanlarının sosyal gereksinimlerinde artış olmaktadır. Bu gözlemlere dayanarak otistik bozuklukta opiat sisteminde aşırı salgılanma olduğunun kanıtları iki alanda araştırılmıştır: (1) Otistik çocukların vücut sıvılarında endorfinlerin ve diğer nöropeptitlerin düzeyleri ölçümüştür. Bunların sonucunda çelişik sonuçlar bulunmuştur. (2) Otistik bireylerde opiat antagonisti olan naltrekson ile yapılan çalışmalarda da birbiriyle uyumsuz sonuçlar elde edilmiştir.  

BESLENME VE GIDA ALLERJİSİ: Bazı otistik kişilerde süt ve tahıl tüketiminden sonra otistik belirtilerde kötüleşme bildirilmiştir. 20 sağlıklı çocuk ile karşılaştırıldığında, otistik çocuklarda kazein, laktoalbumin ve betalaktoglobuline karşı Ig A antijen özgül antikorları ve kazeine karşı da Ig G ve Ig M antikorlar bulunmuştur. Bu sonuçlar otizm ile gıda allerjisi arasındaki ilişkiyi desteklemektedir.  

Klinik ve laboratuvar olarak bilinen bir barsak hastalığının belirtileri olmayan 21 otistik çocuk ile 40 kişiyi içeren kontrol grubunun karşılaştırıldığı bir çalışmada, otistik çocukların 9’ unda (%43’ ünde), değişmiş barsak geçirgenliğinin olduğu ileri sürülürken, kontrol grubundaki çocukların hiç birisinde bunun gözlenmediği belirtilmiştir. Araştırmacılar değişmiş barsak geçirgenliğine bağlı olarak, peptit türevlerinin artmış geçişi ile davranışsal anormallikler arasında olası bir düzeneğin olabileceğini ileri sürmektedirler.  

ESER ELEMENTLER VE KURŞUN ZEHİRLENMESİ: Sonuçlar çelişiktir. Otizmde pika sık görülmektedir. Kurşun zehirlenmesinin nedeni bu olabilir.  

KLİNİK ÖZELLİKLER

 

1. Toplumsal etkileşimde nitel bozulma

      İki yaş civarında olan otistik çocukların çoğu normal çocuklardan ve diğer gelişimsel bozukluğu olanlardan ayırt edilebilir. Tüm otistik çocukların anne ve babalarına ya da diğer kişilere ilgi göstermelerinde ve kişilerarası yakınlık kurmalarında bozukluk vardır. Bebekliklerinde, bu çocukların bir çoğunda sosyal gülümseme yoktur. Yetişkin birisi kendisini kucaklamak istediğinde beklenen beden duruşunu almazlar. Normal çocuklar kucaklandıklarında kendilerini kucaklayanlara sarılırken otistik çocuklar böyle bir davranışta bulunmaz. Anormal göz teması sık görülen bir bulgudur. Her zaman tümü ile gözlenmese de otistik bir çocuğun sosyal gelişiminde bağlanma davranışının olmadığı ve kişiye özgü bağlanmanın bozuk olduğu bildirilmektedir. Otistik çocuklar sıklıkla yaşamlarındaki en önemli kişileri –annelerini, babalarını, öğretmenlerini- tanımaz ya da ayırt edemez gibi görünürler. Yabancı bir ortamda tanımadığı kişiler ile yalnız kaldıklarında ayrılık kaygısı göstermeyebilirler. İlgisiz, içe çekilmiş ve diğer kişilerin farkında değilmiş gibi görülürler. Başka bir kişi ile ortak hedeflerde ya da etkinliklerde dikkatin azalmış olması küçük otistik çocuklarda görülen çarpıcı bir özelliktir. Başkalarının davranışlarını taklit etmezler, nesneleri gösterme, verme ve paylaşma gibi iletişim yollarını kullanmazlar. Okul çağı öncesindeki çocuklarda, başkalarının ya da kendisinin düşüncelerini, inançlarını ve duygularını anlayabilme yetisinin (zihin kuramı) gelişmiş olması beklenir. Otistik bozuklukta ise zihin kuramının gelişimindeki yetersizlikler nedeni ile başkalarını ses tonundan ve yüz ifadesinden duygu durumunu yorumlamada eksiklikler görülebilir. Yüksek fonksiyonlu otistik çocukların sosyal çekilmeleri okula başlama çağına geldiklerinde azalabilir. Bunun yerine arkadaşları ile oyun oynamalarında ve arkadaşlık kurmalarında bozukluklar görülür.  Yaşıtlarıyla oyun oynamazlar ve tek başına olmayı yeğlerler. Sosyal beceriksizlikler ve uygunsuzluklar gösterirler. Empati yapamazlar. Yüksek fonksiyonlu otistik çocuklar ergenlik döneminde akranlarından farklı olduklarını algılarlar. Bazılarında arkadaşlık yapmaya yönelik güçlü istekler görülür ancak sosyal ilişki kurma yetilerinin olmaması, beceriksiz yaklaşımları, başkalarının ilgilerine, duygularına ve hislerine yanıt verememeleri nedeni ile arkadaşlık kuramazlar. Otistik ergen ve yetişkinlerin cinsel istekleri vardır ancak sosyal yeterlilikleri ve becerilerinin olmaması cinsel ilişkiye girmelerine engel olur. Otistik bir kişinin evlenmesi oldukça nadirdir. Ortalama ya da ortalamanın üzerinde ZB olan yetişkin otistiklerin bile somut düşünmeye eğilimleri, sosyal olarak beceriksizlikleri, anlaşılmaz bazı ilgileri, oynak ya da künt duygulanımları ve başka insanların görüşlerini anlamalarında güçlükleri olabilir.  

2. İletişimde nitel bozulma  

Otistik bozukluğun tanısında dil gelişiminde büyük eksikliklerin ve sapmaların olması önemli ölçütler arasındadır. Konuşmanın başlamaması okul öncesi çocuklarda en sık başvuru nedenidir. Yaşamın ilk yılında otistik bir bebeğin bıgıldaması (babbling) azalmış ya da anormal olabilir. Yaşamın erken dönemlerinde, geç ya da hemen ortaya çıkan ekolali, zamirleri karıştırma, tekrar edici (stereotipik) konuşmalar; daha sonraki dönemlerde ise söylem bozuklukları, sözcük ve ses çıkarmadaki eksiklikler otizmde görülebilir. Konuşabilen otistik çocuklar bir çok şeyi anlamadan söyleyebilirler. Sözcükler hatta tümceler çocuğun sözcük hazinesinden kaybolabilir. Otistik bir çocuk kullandığı bir sözcüğü haftalar, aylar ya da yıllarca tekrar kullanmayabilir. Bir çok olguda, seste garip bir nitelik ve ritim görülür. Yaklaşık olarak otistik çocukların %50’ si hiç bir zaman yeterli bir konuşmaya sahip olamaz. Otistik çocuklar konuşmayı akıcı olarak öğrendiklerinde de konuşmalarının tam olarak karşılıklı olmadığı görülür. İçerik genellikle sözcüklerin ard arda eklenmesi ile sınırlıdır.  

Bazı yüksek fonksiyonlu otistik çocukların sayılardan ve rakamlardan büyülendiği ve okul öncesinde kendi kendilerine okumayı öğrendikleri (hiperlexia) görülebilir. Bununla birlikte, bu çocuklar anlamadan okumaktadırlar (123).  

3. Davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici örüntünün olması  

Otistik çocukların yaşamlarının ilk yıllarında normal çocuklarda gözlenen araştırıcı oyunların çoğu yoktur ya da çok azdır. Oyuncaklar ve nesnelerle amaçsız, yaratıcılıktan ve imgeden uzak, çok az sembolik özellikler ve değişiklikler ile kendi başlarına oynarlar. Oyunları ve etkinlikleri değişmez, tekrar edici ve tek düzedir. Otistik yelpaze bozukluğu gösterenlerin yaklaşık %50’ sinde olağan dışı uğraşılar ve sınırlı ilgiler, %46’ sında da kompulsiyonlar görülmektedir. Başka birisinin elini araç gibi kullanma, sözel ritüeller, el ve parmak manyerizmleri, sterotipik vücut hareketleri ve olağan dışı duyusal ilgiler otizmin daha ciddi ve zeka geriliği ile birlikte olan formlarında görülürken, hafif veya normale yakın ya da normal zeka ile birlikte olan formlarında bunlar daha az sıktır. Erken ve orta çocukluk çağlarında törensel ve kompulsif davranışlar sıktır. Otistik çocuklar sıklıkla kendi etrafında dönerler, ellerini kanat çırpar tarzında sallayabilirler, parmak uçlarında yürüyebilirler, nesneleri çevirip döndürebilirler, yere vurabilir ya da sıraya dizebilirler. Cansız nesnelere bağlanmaları olabilir. Özellikle zeka işlevi iyi olmayan otistik çocuklar çeşitli hareket anormallikleri gösterebilirler. Çocuk yalnız bırakıldığında streotipi, manyerizim ve grimas daha sık olarak görülürken, yapılandırılmış ortamlarda bunların azaldığı ileri sürülmektedir. Otistik çocuklar değişikliklere direnç gösterirler, davranışlarında değişmezlik (rijidite) vardır. Yeni bir eve taşınma, mobilyaların değiştirilmesi ya da banyodan önce kahvaltı yapma gibi bir sıranın değiştirilmesi sonucunda panik veya öfke nöbetleri gözlenebilir.  

4. Diğer klinik özellikler

          Mizaç ve duygulanımda oynaklık: Bazı otistik çocuklar belirgin bir neden yokken gülme ya da ağlama nöbetleri şeklinde ani mizaç değişiklikleri gösterebilirler. Düşünce ve duygulanımda uygunsuzluk gözlenebilir.  

Duyusal uyaranlara yanıt: Otistik çocuklar duyusal uyaranlara (örneğin, sese ya da ağrıya) aşırı duyarlı ya da duyarsız olabilirler. Kendilerine konuşulduğunda seçici olarak aldırmazlar ve özellikle yüksek fonksiyonlu olanlar başta olmak üzere yaygın gelişimsel bozukluğu olan çocuklarda dil ve iletişim bozuklukları sıklıkla işitme kaybı olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan bazı seslere (bir kol saatinin çıkardığı ses, TV reklamları gibi) son derece duyarlı olabilirler. Bazı otistik çocuklar başka kişileri ya da yiyecekleri koklayabilirler ve bazı tatlara oldukça duyarlıdırlar. Böyle bir durum otistik bir çocuğun dietini oldukça sınırlayabilir. Bazen otistik bir çocuğun ağrı eşiği yüksektir ya da ağrıya verdiği yanıt değişiktir. Otistik çocuklar kendilerini ciddi bir şekilde yaralıyabilirler ve ağlamayabilirler. Bir çok otistik çocuğun müzikten hoşlandığı görülür. Sıklıkla sözcükleri söylemeden ya da tümce kurmadan önce bir melodiyi mırıldandıkları ya da bir şarkıyı söyledikleri bilinmektedir. Bazıları özellikle dönme, yüzme ve yukarı aşağı hareketler gibi vestibular uyarılardan hoşlanırlar.  

Küçük otistik çocuklarda aşırı hareketlilik sık görülür. Hareketlerde azalma daha seyrektir. Eğer böyle bir durum varsa sıklıkla aşırı hareketlilikle değişmeli olarak görülür. Bir çok otistik çocukta görülen aşırı etkinliğin yerini ergenlikte sıklıkla etkinlik azlığı alır. Bazen belirgin depresif duygular olmaksızın psikomotor gerilik ve girişimcilik kaybı olabilir.  

Saldırganlık ve öfke nöbetleri belirgin bir neden yokken ya da bir değişiklik ya da isteğin olmaması durumunda görülebilir. Başını vurma, ısırma, tırmalama, saçını çekme gibi kendini yaralama davranışlarında bulunabilirler. Otistik çocuklarda kısa dikkat süresi, bir görevi tamamlada yetersizlik, uykusuzluk, beslenme ve yeme sorunları ile enürezis sık olarak görülmektedir. Yüksek fonksiyonlu otistik kişilerde ya da Asperger sendromunda geç ergenlik döneminde katatoninin görülebileceği de bildirilmektedir.  

Otistik çocukların yaklaşık olarak %40’ ının ZB 50-55’ in altında (orta derecede, ağır, ileri zeka geriliği); %30’ unda 50 ile 70 arasında (hafif zeka geriliği); %30’ unda ise 70 ya da 70’ in üzerindedir.  

Bazı çocuklarda olağan dışı ya da erken gelişmiş bilişsel veya görsel motor yetiler vardır. Yaşıtlarına göre hesap yapabilme yetenekleri olağan dışı gelişmiş olabilir, çok daha erken yaşta okumayı öğrenebilirler ya da müzikal yetenekleri ve bellek becerileri daha iyi olabilir.  

Beyin baskınlığının kazanıldığı yaşlarda birçok otistik çocukta lateralizasyonda kusur ve her iki elini aynı oranda kullanma vardır. Ayrıca otistik çocuklarda parmak izi gibi deri çizgilerinde (dermatoglyphics) anormallik gösterme insidensi topluma göre daha yüksektir.  

Küçük otistik çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları, yoğun geğirme, ateşli nöbetler ve kabızlık daha sık olarak görülmektedir. Bir çok otistik çocuk hastalıklara normal çocuklardan daha farklı tepki göstermektedir. Bu olgunlaşmamış ya da anormal otonom sinir sisteminin işlevini yansıtabilir. Otistik çocuklardaki enfeksiyon hastalıklarında ateş yükselmeyebilir, sözel olarak ya da mimiklerle ağrıdan şikayetçi olmayabilir ve keyifsizlik görülmeyebilir. Hatta hasta olduklarında davranışlarında ya da ilgilerinde iyileşme meydana gelebilir.  

TANI

           Tanı için aileden iyi bir öykü alınmalı, iyi bir gözlem ve fizik muayene yapılmalıdır. Tanı koymada aceleci davranılmamalı, çocuk ve ailesi gerekirse bir kaç kez görülmelidir. Günümüzde otistik bozukluğun tanısı ICD-10 ve/veya DSM-IV tanı ölçütlerine göre konulmaktadır.  

AYIRICI TANI

          Zeka geriliği:

Zeka geriliği olan bir çok çocukta dönme, el çırpma ya da baş vurma gibi otizmdeki davranışlara benzer belirtiler görülebilir, ancak bu çocuklar zeka yaşlarına uygun sosyal ilgilerinin olmasıyla otizmden ayırtedilebilir. Zeka geriliği olan çocuklar diğer kişilerle iletişim kurma amacı ile konuşmayı kullanırlarken, otistik bozukluğu olan çocuklarda dilin işlevsel kullanımı yoktur. Özellikle ağır ya da ileri derecede zeka geriliği olan bireylerde otistik bozukluk ek tanısı koymak zaman zaman zor olabilir. Toplumsal ve iletişimsel becerilerde nitel bozulmalar ve otistik bozukluğa özgü davranışlar varsa ek olarak otistik bozukluk tanısı konulabilir.  

Rett bozukluğu:  

Rett bozukluğunda prenatal, perinatal ve doğumdan sonraki ilk 5 ayda boyunca psikomotor gelişme görünüşte normaldir. Doğumda kafa çevresi normal olmasına karşın 5 ile 48 nci aylarda başın büyümesi yavaşlar. Daha önce edinilmiş olan amaca yönelik el becerilerinin 5 ile 30 uncu aylarda yitirilmesinin ardından el burma ya da el yıkama gibi basma kalıp el hareketleri başlar. İlk 2-3 yılda sosyal gelişme ve oyun gelişimi durur, fakat ilgiler sürer. Orta çocukluk çağında skolyoz ve kifoskolyoz ile bağlantılı olarak gövde ataksisi ve apraksi gelişir. Her olguda ağır zeka özürü kalır. Erken çocukluk çağında sıklıkla epileptik nöbetler oluşur. Rett bozukluğu hemen sadece kızlarda görülür. Kilo alamama ve gelişme geriliği, hiperventilasyon ve intermittant apne gibi solunum sorunları da Rett sendromu tanısını düşündürmelidir.  

Çocukluğun dezintegratif bozukluğu:  

Otistik bozuklukta gelişimsel bozukluklar genellikle yaşamın ilk yılı içerisinde başlarken çocukluğun dezintegratif bozukluğunda en azından iki yıllık normal bir gelişimden sonra belirgin bir gelişimsel gerileme gözlenir. Otizmde motor beceriler göreceli olarak iyi iken çocukluğun dezintegratif bozukluğunda daha önce edinilmiş motor becerilerin bozulması DSM-IV tanı ölçütleri arasındadır. Benzer şekilde çocukluğun dezintegratif bozukluğunda daha önce edinilmiş barsak ve mesane kontrolünün yitirilmesi söz konusudur. Otizmin tanı ölçütleri arasında bu ölçüt bulunmamaktadır. Genellikle söylenen, belirtilerin klasik otizmden daha az ciddi ve daha az yaygın olduğudur. Çocukluğun dezintegratif bozukluğunda karşılaşma ve göz teması kurma gibi bazı otistik olmayan kişilik özellikleri devam edebilir. Uygunsuz ve yabancılara yönelik de olsa sevginin gösterilmesi bazen devam edebilir. Bakım veren önemli kişileri tanıyabilir, anne ve babalarını gülerek ya da kucaklayarak karşılayabilir. Gelişimle ilgili yeterli ve sağlıklı bilgi toplanamadığı durumlarda otistik bozukluk tanısı konulmalıdır.  

Asperger bozukluğu:  

Hem otistik bozuklukta, hem de Asperger bozukluğunda, toplumsal etkileşimde nitel bozulma, davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici örüntüler söz konusudur. Ancak, DSM-IV ve ICD-10’ a göre Asperger bozukluğu ile otizm arasındaki en önemli fark Asperger bozukluğunda, dil ve bilişsel gelişmede gecikmenin olmamasıdır. Asperger bozukluğunda gecikmiş motor yetiler, motor beceriksizlik, garip duruş ve esnek olmayan yürüyüş ve görsel motor koordinasyon bozuklukları varken, otistik bozuklukta bu gibi motor gelişimdeki gecikmeler pek tanımlanmaz ve motor işlevler göreceli olarak daha iyidir. Genellikle Asperger bozukluğunda yüksek fonksiyonlu otizme göre, sözel zeka bölümünün yüksek, performans zeka bölümünün düşük olduğu ileri sürülmektedir. Asperger bozukluğu olan kişiler kendi içlerinde değerlendirildiklerinde, sözel ZB’ leri, performans ZB’ den daha yüksektir. Bu durum yüksek fonksiyonlu otistik bozuklukta tam tersinedir.  

Çocukluk çağı başlangıçlı şizofreni:

          Çocukluk çağı şizofrenisi normal ya da normale yakın bir gelişim döneminden sonra ortaya çıkar. Oniki yaşından önce görülmesi nadirdir. Beş yaşından önce hemen hiç görülmez. Çocukluk başlangıçlı şizofrenide klinik tabloda varsanılar ve sanrılar görülür. Otistik bozukluğun yanı sıra belirgin sanrı ve varsanılar gibi şizofreniye özgü aktif dönem belirtilerinin bir ay sürmesi durumunda ek tanı olarak şizofreni konabilir. Şizofren çocukların genellikle ZB’ leri daha yüksektir.  

Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğu:  

            Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğunda dil bozukluğu vardır ancak sözel olmayan iletişimde bozulma yoktur. Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğunda ekolali, stereotipik konuşma gibi dil anormallikleri daha seyrek olarak görülürken otistik bozuklukta bu anormallikler daha sıktır. Artikülasyon sorunları ise karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğunda daha sık olarak görülmektedir. Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğunda otistik davranışlar, sosyal yaşantıda bozulma, sterotipiler, törensel etkinlikler yoktur, varsa da ciddi değildir. Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğunda imgesel oyunlar genellikle varken otistik bozuklukta yoktur.  

Edinsel epileptik afazi (Landou-Kleffner sendromu):  

Edinsel epileptik afazi (Landou-Kleffner sendromu) nin başlangıcı 2-11 yaşlar arasındadır. İlk belirti afazi ya da epilepsi olabilir. Afazi başlangıçta işitsel ve sözel agnozi ile birliktedir. Çocuk, söyleneni anlamakta güçlük çeker. Sağırlık ve otizmin belirtileri gelişir. %70 kadar çocukta parsiyel ya da yaygın nöbetler görülür. Bu çocukların yaklaşık yarısında afazinin neden olabileceği hiperaktivite ve kişilik değişiklikleri olur. Zeka etkilenmez ve diğer nörolojik bulgular normaldir. Sendrom 7 yaşından önce başlarsa, olasılıkla konuşma düzelir. Nöbetler genellikle 10 yaş civarında düzelir. Ancak 15 yaşına kadar süren nöbetler de vardır. Landau-Kleffner sendromu tanısının konulmasında EEG yardımcıdır. Temporal ve parietal lobları içeren multifokal kortikal diken boşalımlar (multifocal cortical spike discharge) görülür. İntravenöz diazepam verilmesiyle EEG normale döner konuşma geçici olarak düzelir.  

Doğumsal sağırlık ya da ciddi işitme bozukluğu:  

Otistik bebekler sadece seyrek olarak bıgıldarlar. Sağır bebekler ise normal bebekler gibi bıgıldar. Ancak 6 aylıktan 1 yaşına kadar olan dönemde bıgıldamalarının azalması ve kesilmesi görülebilir. Sağır çocuklar sadece çok yüksek seslere yanıt verebilir. Otistik çocuklar ise çok yüksek ya da normal seslere yanıt vermezken alçak seslere yanıt verebilirler. Sağır çocuklar otistik çocuklardan farklı olarak bebekliklerinde kucağa alınmaktan hoşlanır, anne ve babaları ile ilgilenir ve sevgi gereksinimlerini gösterirler. Odiyogram ya da işitsel uyarılmış potansiyellerde sağır çocuklarda işitme kaybı saptanabilir.  

Seçici konuşmazlık:  

Seçici konuşmazlık, başka durumlarda konuşuyor olmasına karşın özgül bir takım toplumsal durumlarda sürekli olarak konuşmazlık gösterme şeklinde tanımlanır. Sadece belirli toplumsal durumlarda konuşmama, toplumsal etkileşimde ve iletişimde önemli nitel bozulmanın olmaması, davranış ilgi ve etkinliklerinde sınırlı , basmakalıp ve yineleyici örüntünün olmaması ile seçici konuşmazlık otistik bozukluktan ayırt edilebilir.  

Psikososyal yoksunluk:  

Fiziksel ve duygusal yoksunluk içinde olan çocuklarda apati, içe çekilme ve uzaklık görülebilir. Dil ve motor becerileri gecikebilir. Ancak bu çocuklar uygun psikososyal ortamlarda tekrar bulundurulursa hemen her zaman bu belirtilerde düzelmeler meydana gelir. Otistik bozuklukta psikososyal ortam düzeltilse bile belirtiler devam eder.  

Basmakalıp davranış bozukluğu:  

           Basmakalıp davranış bozukluğunda gözlenen yineleyici, görünüşte amaçlıymış gibi olan fakat işlevsel olmayan motor davranışlar otistik bozukluktaki davranışlar ile karıştırılabilir. Ancak otistik bozuklukta toplumsal etkileşimde ve iletişimde nitel bozulma varken, basmakalıp davranış bozukluğunda bu alanlarda bozulma yoktur.

 GİDİŞ

          Yaklaşık olarak otistik yetişkinlerin üçte ikisinde ciddi yeti kaybı vardır ve tamamen bağımlı ya da yarı bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürürler. Sadece %1-2’ sinin bağımsız bir yaşantısı, %5-10’ unun ise sınırda bağımlı yaşantısı olabilir.  

MORTALİTE

          Otistik bozukluğu olanların 2-30 yaşları arasındaki mortalite oranının yüksek olduğu bildirilmektedir. Yaşamın ilk yılından 30 yaşına kadar mortalite genel populasyonda %0.6 kadar görülürken, otistik bozukluğu olan kişilerde bu oran yaklaşık %2’lere ulaşmaktadır. Otistik bozuklukta mortalitenin yüksek oranda olması ciddi zeka geriliği ve epilepsi gibi tıbbi durumlar ile birlikte olmasından kaynaklanabilir.