YAYGIN GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR:  10 YILI GÖZDEN GEÇİRME

 

¨      YAYGIN GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR

¨     Rett bozukluğu

¨    Çocukluğun dezintegratif bozukluğu

¨     Otizm, Asperger bozukluğu ve yaygın gelişimsel bozukluk, başka türlü adlandırılmayan (BTA) (Atipik otizm dahil)

¨      OTİZM VE SOSYAL İLETİŞİM

¨      PUANLAMA ÖLÇEKLERİ

¨      BİR YELPAZE (PENCERE) BOZUKLUĞU OLARAK OTİZM

¨      KOMORBİDİTE ÇALIŞMALARI

¨     Genel tıbbi durumlar

¨     Diğer psikiyatrik bozukluklar

¨      Yaygınlık (prevalans) oranları

¨      bebek ve çocuklarda otİzmİn taranması

¨      otİzm gelİşİmİnİ etkileyen öncül etmenler

¨     Doğum mevsimi

¨     Aşırı erken global yoksunluk

¨    Öncül nöropsikiyatrik defisitler

¨      OTİZMDE NÖROBİYOLOJİK ÇALIŞMALAR

¨     Genetik çalışmalar

¨      Nörofarmakolojik çalışmalar

¨      EEG ve olayla ilişkili potansiyeller

¨      Nöral görüntüleme

¨      Nöropatolojik çalışmalar

¨      Beyin volüm çalışmaları

¨      OTİZM VE ASPERGER BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

¨      Sosyal ve davranış terapileri

¨      Otizm farmakoterapisi

¨      Gelecektekİ düşünceler

¨      kaynaklar

            Ulusal kütüphanenin (National Library) tıp veritabanı gözden geçirildiğinde son 10 yıl içinde otizm ve Asperger bozukluğuna yönelik 2000’den daha fazla makaleye rastlanmıştır. Kitap ve kitap bölümleri ise yüzlercedir. Bu gözden geçirme yazısı 1999 yılında “American Academy of Child and Adolescent Psychiatry” de yayınlanan “Otizmde pratik parametreler” yazısından farklıdır, o yazıda birincil olarak son dekattaki özellikle klinik olarak önemli araştırmalara odaklanılmıştı. Bu gözden geçirme yazısında özellikle klinik soruları cevaplamaya yönelik araştırma konuları ve tartışmalar üzerinde durulacaktır.

            YAYGIN GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR

            DSM-IV’de (APA 1994) yaygın gelişimsel bozukluklar (YGB) başlığı altında 5 tanı yer almaktadır. Bunlar; Otistik bozukluk, Rett bozukluğu, Çocukluğun dezintegratif bozukluğu (ÇDB), Asperger bozukluğu (ASP) ve YGB başka türlü adlandırılmayan (YGB-BTA) (atipik otizm dahil). Otizm bu kategorinin prototipik bozukluğudur. Uygunluğu nedeniyle; Rett bozukluğu ve ÇDB ilk olarak tartışılacaktır.

            Rett Bozukluğu

            Rett bozukluğunun tanı koşulları 1988’de uluslararası bir çalışma grubunun fikir birliğinden köken alır (Rett Syndrome Diagnostic Criteria Work Group 1988). Başlangıçta perinatal baş çevresi dahil, normal gelişme dönemleri vardır. 5 ay ile 4 yaş arasındaki dönemde baş çevresi yeterince büyümez, takiben el becerilerinin kaybı ve stereotipik el-burma hareketleri gözlenir. Sosyal beceriler ve ifade edici ve alıcı dil gelişimi 2 veya 3 yaşlarında bozulur. Ataksi ve apraksi belirginleşir, yürüyüş geniş tabanlı ve jerkidir. Katı bacaklar ve yandan yana sallanmalar mevcuttur. Solunum işlev bozukluğu aşırı olabilmektedir.

            Rett bozukluğunun yaygınlığı yaklaşık 10.000-15.000’de bir kız çocuğunda gözlenir (Hagberg 1985). Bir İngiliz araştırmasında (Kerr ve ark. 1997) yıllık mortaliteyi %1.2 olarak bulmuştur. Ölümlerin %48’i solunum ve motor işlev bozukluklarından kaynaklanmaktadır. %26’sında beklenmeyen ölüm olur.

            Monozigot ikizlerde %100 konkordans, dizigot ikizlerde %100 diskonkordans vardır. Rett bozukluğu hemen hemen tamamen kızlarda olması nedeniyle, bu bozukluğun X’e bağlı dominant mutasyon nedeniyle homozigot erkeklerde ölümcül seyreden bir bozukluk olduğu savunulmaktadır. Öncül aile çalışmaları Xq28’deki bir lokusa işaret etmektedir. Amir ve arkadaşları (1999) Rett olgularının yaklaşık üçte birinde MeCP2 adı verilen bir gende mutasyonlar olduğunu saptadı. Öncül aile çalışmaları MeCP2’nin (Metil-CPG-bağlayıcı protein 2) gen ifadesinin epigenetik regulasyonda bir rolü olduğunu göstermiştir. Bu gendeki defekt Rett bozukluğunda çoğu belirtiye nasıl yol açtığı bilinmiyor, fakat MeCP2 genine sahip farelerde bu gende deformasyona yol açarak Rett bozukluğu belirtilerine benzer belirtiler oluşturulmaktadır (Gura 1999)

Çocukluğun Dezintegratif Bozukluğu

1930’da Heller infantil demans olarak adlandırılan bir bozukluk tanımladı (Heller 1969). Bu sorunu olan çocuklar 2-4 yaşlarında normal gelişim gösterirler, sonrasında sosyal, iletişim ve uyum becerilerinde aşırı gerileme (regresyon) oluşur. Bu durum metakromatik lökodistrofi ve Schilder’s hastalığı dahil çeşitli tıbbi durumlarla ilişkili bulunmasına karşın, çoğu olguda özgün bir nöropatolojik süreç tanımlanamamıştır. Son yıllarda yapılan bir karşılaştırmalı çalışmada (Mouridsen ve ark. 1998) 13 dezintegratif psikozlu olgu (birkaç yıl normal veya normale yakın gelişimi takiben sosyal beceri ve konuşmada kayıp) ile 39 eşleştirilmiş otistik bozukluklu olguları karşılaştırdı. Bu çalışmada çocukluğun dezintegratif bozukluğu (ÇDB) olanlar daha çok sıklıkla konvulziyon gelişiyordu (%77’e karşı %33 oranla). DSM-IV alan çalışmalarının bir bölümünde (Volkman ve Rutter 1995); ÇDB olan 26 çocuk, otizmli bir grup çocukla karşılaştırıldı. ÇDB olan çocuklar için ortanca başlangıç yaşı 36 ay olarak bulundu (24-70 ay arası). Cinsiyet oranı iki grup arasında farklı bulunmadı, fakat ÇDB olan çocuklar daha büyük olasılıkla mutistik (konuşmayan) ve 4o’dan daha az IQ puanına sahipti. Başlangıç yaşı en önemli ayırtedici özellikti. ÇDB yaygınlığı otizmden çok daha azdır.

Otizm, Asperger Bozukluğu ve yaygın Gelişimsel Bozukluk-Başka Türlü Adlandırılmayan (Atipik Otizm dahil)

DSM alan çalışmaları bu tanı koydurucu sistemin sensitivitesinin 0.82, spesifitesinin 0.87 olduğunu göstermiştir (Volkman ve ark. 1994). Yaklaşık 1000 olgu ile YGB için DSM-IV alan çalışmasında 163 olgunun otizm için DSM-IV tanı koşullarını tamamıyla karşılamadığı gözlenmiştir. Bu olgular ya YGB-BTA veya “atipik otizm” için eşikaltı tanı alıyordu. Bazı örneklerde; arkadaş ilişkilerinde ve hayali oyun konusunda yetersiz bilgi nedeniyle bu tanı konuyordu, fakat geri kalan 38 olgu otizmin kesin koşullarını karşılamada yetersiz kalıyordu. “otizm benzeri” (otistik gibi) veya “eşikaltı” olguların varlığı yazında bildirilmektedir.

Asperger’in olgu öyküleri (Asperger 1991) şimdilerde yüksek işlevli otizm veya otizm spektrum bozukluğu diye adlandırılan formlarla çok benzerlik göstermektedir. Asperger bozukluğu olan çoğu çocuk normal dil gelişimine sahip olmasına rağmen, yüz ifadeleri, prozodi ve sosyal jestler sıklıkla sosyal etkileşim gibi eksiktir. Diğer insanlara nasıl yaklaşılacağı konusunda “sezgisel bilgileri” eksiktir. Yüksek zekalı olanlar ise astronomi, jeoloji gibi bir veya konuyla aşırı ilgili olabilirler. Bazıları bu bilgiyi, sosyal becerileri yetersiz olmasına karşın, oldukça başarılı bir şekilde kullanabilirler. Normal dil gelişimine sahip olmakla birlikte ASP’li bireyler motor gelişimde gecikmeler ve motor sakarlığa sahip olabilirler. Fakat bilişsel gelişiminde, yaşına uygun kendine yetme becerileri ve uyum davranışlarında önemli gecikme olmaz.

Atipik otizm sıklıkla 30 aylıktan sonra belirtileri başlayan veya atipik veya eşik altı semptomları olan YGB’li bireyleri tanımlamak için sıklıkla kullanıla gelmiştir. Yüksek işlevli otizmliler (YİO) (IQ>70) ile ASP’lilerin karşılaştırıldığı iki çalışmada (Ghaziuddin ve ark 1994, Manjiviona ve Prior 1995) ne motor bozuklukları ne de sakarlığın YİO ile ASP’yi birbirinden ayırt etmede yeterli olmadığını bulmuşlardır. ASP olan çocuklar  bilişsel olarak, YİO olan çocuklara oranla daha iyi verbal ve daha kötü performans puanlarına sahip oldukları bulunmuştur (Ehlers ve ark. 1997, Klin ve ark 1995b). YİO ve ASP’yi biribirinden ayırt etmede başka çalışmalar da yapılmıştır; Bir araştırmada (Eisenmajen ve ark. 1996) klinik tanıyı en iyi yordayıcı standart tarama madde değişkenlerini belirlemek için logistik regresyon analizi kullandı. Ailesel ve gelişimsel değişkenler arasında yalnızca gecikmiş konuşma başlangıcı tanıyı yordayıcı bulundu. ASP grubunda otistik olgulara oranla verbal mental yaş anlamlı derecede yüksekti.

Yapılan daha ileri bir çalışmada (Mahoney ve ark. 1998) Otizm Tanı Görüşme Formu-R (ADI-R: the Autism Diagnostic Interview-R), Otizm Tanı Gözlem Programı (ADOS: the Autism Diagnostic Observation Schedule), IQ ve diğer klinik araçlardan elde edilen verileri 3 uzman puanlayıcı bağımsız olarak değerlendirdi; herbiri ayrı körlemesine tanı koydu. Bu uzmanlar otizmi ASP’den ayırtetmede çok az güçlük çektiler fakat ASP’yi atipik otizmli çocuklardan ayırtetmede daha çok güçlük yaşadılar. Sevin ve arkadaşları (1995) birçok test kullanarak 34 otizmli ve otizm benzeri olgu üzerinde çalışma yaptı. 4 subgrup tanımladılar. Bunlar IQ ve sosyal sorunlarının şiddeti yönünden başlıca farklılık gösteriyorlardı. Çalışmalar bu iki grubun yalnızca belirtileri sayıca farklı derecelerde gösterdiklerini, ancak farklı kategoride bozukluklar olmadığı kanaatine vardılar.

YGB olanlarda yeni kavramları tanımlamada ilave girişimler fazla katkı getirmemiştir. Wing (1997); “sosyal etkileşim, iletişim, imajinasyon ve davranış” özelliklerine göre otistik çocukları 3 subtip olarak önermiştir. Bu subtipler; aloof (soğuk: aktif olarak etkileşimden kaçınan bireyler), pasif (sosyal etkileşimi kabul ediyor fakat etkileşim arayışına girmeyen bireyler) ve aktif fakat tuhaf (active but odd) (sosyal etkileşime giren fakat tuhaf, eksantrik veya alışılmamış yollarla iletişim kuran bireyler). Volkmar ve arkadaşları (1989a) öğretmen ve bakımverenden aldığı bilgiye dayalı olarak, bu olguları Wing’in tanımladığı subtiplere ayırmış, bu subtiplerin birbirinden farklılığını belirleyen en önemli etmenin IQ olduğunu saptamıştır. Daha düşük IQ’a sahip olanlar çoğunlukla aloof subtipine girerken, yüksek zeka işlevli olanlar aktif fakat tuhaf subtip özellikleri gösteriyordu. Pasif subtip bu iki grup arasında yer alıyordu. Wing’in sınıflandırmasına göre çalışma yapan başka araştırıcılar (Borden ve Ollendick 1994, Castelloe ve Dawson 1993, O’Brien 1996) bunun sınıflandırmalarda kullanılmasına karşın, klinik ve deneysel pratikte yararlılığı belirsizdir.

Nonverbal Öğrenme Bozukluğu (NVLD:Nonverbal Learning Disorder) Rourke (1989) tarafından DSM-IV terminolojisi dışında geliştirilen bir tanısal kategoridir. Algı, psikomotor koordinasyon, görsel-uzaysal organizasyon, nonverbal problem-çözme, aykırı kavramların değerlendirilmesinde ve mizahı anlamada defisitler söz konusudur. Hemisferik özgünleşmenin bir modeli olarak NVLD sağ hemisfer işlev bozukluğunun bir formu olarak sunulmaktadır. Önceleri benzer nöropsikolojik belirti kümesi sağ hemisferin öğrenme engeli olarak adlandırılmıştı (Denckla 1999). Klin ve arkadaşları (1995b) ASP ve NVLD’yi karşılaştırdıklarında; bu iki bozukluğun nöropsikolojik profillerinin büyük oranda örtüştüğünü, bu durum bu iki bozukluğun benzer gruplar olduğunu düşündürmekteydi. Konuyla ilişkili olarak, Sigel ve arkadaşları (1996) WISC-R’da YİO’lerin bu gruplara oranla daha düşük anlama işlevine ve daha yüksek Block Design subtest puanlarına meyilli olduklarını saptadı.

Çoklu Karmaşık Gelişimsel Bozukluk (ÇKGB: Multipl Complex Developmental Disorder): Bu kategori multiplex learning disorder ve multidimensionally impaired disorder olarak ta adlandırılmıştır. 1950-60’larda atipik gelişimsel bozukluk, sembiyotik psikoz ve çocukluğun sınır durumları diye tanımlanan bozukluklar da bu gruba dahil edilebilir.  ÇKGB olan çocukların klinik özellikleri; sosyal ve kişilerarası ilişkilerde güçlük gibi otistik belirtiler taşımasına karşın, ayrıca bu çocuklarda bozulmuş kaygı modulasyonu, düşünce ve dilde tuhaflıklar gösterirler (Klin ve ark. 1995a, Kumra ve ark. 1998, Towbin ve ark. 1993). Standartize ölçümler kullanılarak geriye dönük doya değerlendirilmesinde; ÇKGB olan çocuklar distimi ve davranım bozukluğu olan çocuklarla karşılaştırıldıklarında; daha erken semptom başlangıcına sahip, ilk hospitalizasyonları daha erken yaşta, daha kötü arkadaş ilişkilerine ve CBCL’de daha çok psikopatoloji gösterdikleri bulunmuştur (Towbin ve ark. 1993). Çok erken başlangıçlı şizofreni ile karşılaştırıldığında; ÇKGB olgularının aile bireylerinin paranoid ve şizotipal kişilik özelliklerine sahip olma olasılıkları benzer olduğu, fakat ÇKGB olan olguların yeterli kelime tenıma becerileri olmasına karşın okudukları şeyi anlamadıkları saptanmıştır. ÇKGB olgular, çok erken başlangıçlı şizofrenlere oranla otonomik reaktivitesi daha az sapmıştır, bu olgular şizofreniye dönüşmezler. Buna karşın 11 ÇKGB olan olgular 2 yıllık takip sonrasında 3’nün şizoaffektif bozukluk (bipolar tip) tanısı almışlardır. Araştırıcılar ÇKGB grupta YGB’nun özelliklerini yalnızca geçici bir dönem olarak gözlendiğini belirtmektedirler (Kumra ve ark. 1998). Van der Goag ve arkadaşları (1995) 105 ÇKGB olguyu, 32 YİO olgusu ile geriye dönük olarak karşılaştırdı. Herbir çocuk 189 gelişimsel, davranışsal, nörolojik, bilişsel ve duygusal maddeler yönünden puanlandı. ÇKGB olguları ile karşılaştırıldığında; YİO olguları anlamlı derecede daha kötü sosyal etkileşime sahip, daha stereotipik ve rijid davranışlara sahip bulunurken, ÇKGB olan çocuklar anlamlı derecede daha fazla psikotik düşünce, anksiyete ve agresyona sahip olduğu bulundu. Araştırmalar ÇKGB’un otizm ve ASP’den farklı olduğuna işaret etmekte, fakat ayrı bir kategori olduğu açık değildir. Belki de ÇKGB, major affektif bozukluğun veya şizofreninin erken belirtileri olabilir.

OTİZM VE SOSYAL İLETİŞİM

Yaşamın ilk 2 yılında başkalarıyla çocukların sosyal ve duygusal etkileşimlerinin gelişimi hakkında bilgilerimiz son iki dekadda önemli derecede artmıştır. Dünyaya gelen yenidoğan bebekler doğuştan getirdikleri davranış özelliklerini bakımvericinin bebek ile etkileşimi ile maksimize olur. diğer yüksek primatlar gibi, bebekler doğuştan gelen, evrensel yüz ifadeleri gösterirler (Izard 1994, Malatesta ve Izard 1984) ve annelerinin yüzünü bir yabancıdan ayırtedebilirler (Field ve ark. 1984). Yenidoğan bebekler yüz ifadelerini tanıyabilir ve taklit edebilirler (Field ve ark. 1983). Uygun duygulanım gösterme fenomeni (Szajnberg ve ark. 1989); bebeğin gösterdiği duygulanıma karşılık olarak anne süre, yoğunluk ve ritm olarak yanıt oluşturur. Anneler seslerini, vücut dilini, jest ve yüz ifadesini abartarak bebekleriyle “motherese” tarzda konuşurlar. Bebekler sözel olmayan iletişim davranışları ile yanıt vermeyi öğrenirler. Anne-bebek vokal etkileşimleri 7-13 haftalarda örtüşmeye meyillidir. 2-4 ayda çocukların %30’u annelerinin görüş alanındaki nesneleri otomatik olarak takip ederler, ancak 14 ncu aya kadar, sözel uyarı veya annenin jestleri olmadan bütün çocuklar bunu yaparlar (Sorce ve ark. 1985). Anne neşeli ya da ilgili gözükürse çocuk karşılık oluşturur, anne korkulu veya kızgın gözükürse ancak bazı çocuklar karşılık oluşturur.

Otizmin klasik formunu gösteren bireyler; küçük çocuklarda tipik olarak gözlenen sözel olmayan (nonverbal) sosyal iletişim-etkileşimi göstermezler (Baron-Cohen ve ark. 1993, Sigman ve Capps 1997). Otistik çocuklar bakımverene bağlanma göstermez veya yakınlıktan kaçınır değildirler. Normal çocuklar ve Down sendromlu çocuklar gibi annelerine gözüken bir bağlanma gösterir ve onlara yakın kalmaya çabalarlar (Dissane Yake ve Crossley 1996). Ainsworth Yabancı Durum Testinde; otistik çocukların yaş ve IQ yönünden eşleştirilmiş normal çocuklar kadar anneleriyle yakınlık ve temas arayışı gösterirler (Rogers ve ark. 1991). Yapamadıkları şey nesneleri işaret etme veya gösterme gibi ortak dikkat gerektiren davranışladır (Sigman ve ark. 1986). Otistik çocukların normal olarak algılayamadıklarına dair kanıt yoktur, yaş ve IQ yönünden eşleştirilmiş nonotistik çocuklar kadar nesnelerin resimleri ve çeşitli sesler arasında ayırım yapabilirler (Hobson 1986) ve uyaran nesneyi algılamada herhangi bir defisitleri yokmuş gibi gözükürler (Volkmar ve ark. 1989b). Otistikler duyguları ve ilgili yüz ifadelerini, jest ve duyguların sözel olmayan vokalizasyonlarını tanımazlar (Hobson 1986). Mental yaşı eşleştirilmiş zeka geriliği olan çocuklarla karşılaştırıldıklarında; otistik çocuklar kendilerini nesneye yönlendirmek için konuşmacının bakışlarını takip etmekte başarısızdırlar (Baron-Cohen ve ark.1997). Down sendromlu çocuklarla karşılaştırıldıklarında (Attwood ve ark. 1988) otistik çocuklar nadiren emosyonel jestleri kullanırlar. Otistik çocuklar fiziksel gereksinimlerini ifade etmede daha iyidirler, ancak göz teması kurma veya başka birisine nesneyi işaret etme ya da göstermede başarısızdırlar (Mundy ve ark. 1992). Otistikler normal çocuklara oranla daha az olmasına rağmen kendilerine gösterilen duygulanımları tanıyabilirler (Yirmiya ve ark. 1992). Otistik çocuklar sohbet etmezler, dil gelişimi olmuş olsa bile karşılık konuşma (give-and-take) yeterli değildir.

Sözün kısası; otizmli bireyler ortak dikkat (joint attention) göstermezler (Mc Arthur ve Adamson 1996) ve “theory of mind” geliştiremezler (Baron-Cohen 1995). Normalde ortak dikkat dil öncesinde gelişir. Burada; bebek, diğer kişi, nesne veya olay arasında triadik koordinasyon oluşur. Kısa bir tanımla “theory of mind”; kendinden farklı düşünceye sahip kişileri anlayabilmeyi ifade eder. Böylece başkalarının sosyal sinyallerini okuyarak ve söyledikleri şeyi dinleyerek niyetlerini anlar. Otistiklerde “theory of mind” eksiktir. Zeka ve dil normal olsa bile, “sosyal anlayış” kazanamaya bilirler. Kişiler arası iletişimdeki sosyal (pragmatik) kuralları bilmezler (Örneğin, bir konuşmaya nasıl başlanacağı, konuşma konusu seçme, konuşmada sırayı alma veya sonlandırma gibi). Başkalarını motive edemezler, başkalarının amaçlarını anlayamaz veya başkalarının sözel olmayan sinyallerine uygun tarzda yanıt oluşturamazlar. Otistik çocukların “sosyal anlayış”larının yetersizliği konuyla ilgili amaçlı iletişim kurmalarını engeller (Eales 1993), spontan sembolik oyun oynamazlar (Jarrold ve ark. 1993) veya oyunlarda yaratıcı değildirler (Lewis ve Boucher 1995).

“Theory of mind” daki yetersizlikler yalnızca otizme özgü değildir, bu durum aşırı işitme kaybı problemi olanlarda (Russell ve ark. 1998) ve Down sendromlu bireylerde de  gözlenir (Yirmiya ve ark. 1996, Zelazo ve ark. 1996). Otistiklerle bu son iki hastalık arasındaki fark, son iki hastalıkta ortak dikkat defisiti yoktur.

PUANLAMA ÖLÇEKLERİ

YGB için iki populer puanlama ölçeği; Çocukluk Otizmi Puanlama Ölçeği (CARS: the Childhood Autism Rating Scale) (Schopler ve ark. 1988) ve Otizm Davranış Çeklisti (ABC: Autism Behavior Checklist) ( Krug ve ark. 1980) dir. Her ikisi de puanlayıcılar arsı iyi güvenilirliğe sahiptir. CARS 15 madde içerir ve üniteler arasında ara değerlerin olduğu 1.0-4.0 arası 7 puanlık Likert ölçeği kullanılır. ABC 57 maddeden oluşan “var” veya “yok” tarzında işaretlenen bir ölçektir. Birkaç çalışmada CARS ve ABC karşılaştırılmıştır (Eaves ve Milner 1993, Sevin ve ark 1991). Her iki çalışmada da CARS otistik çocukları tanımada ABC’ye göre daha üstün bulunmuştur, bununla birlikte Eaves ve Milner’in çalışmalarında direkte gözleme dayalı puanlanan CARS , anne-babanın bildirimine göre puanlanan ABC’ye tercih edilmiştir.

Geçen dekatta iki yeni görüşme formu;

 Otizm tanı Görüşme Formu-Yenilenmiş (ADI-R: The Autism Diagnostic Interview-Revised) (Lord ve ark. 1994) ve Otizm Tanı Gözlem Programı (ADOS: Autism Diagnostic Observation Schedule) (Lord ve ark. 1989) dır. ADI-R YGB tanısı koymaya yönelik araştırmaya dayalı standartize görüşme protokolüdür. Başlangıç sorular; öğretim, tedavi öyküsü ve aile özellikleriyle başlıyor. Sonrasında; sosyal beceriler, iletişim ve oyun sorgulanıyor, ayrıca basmakalıp ve tekrarlayıcı davranışlar ve genel davranış güçlükleriyle ilgili sorular içeriyor. Herbir soru 0-3 arasında puanlanır, “0” normal oluşu “3” aşırı engeli” göstermektedir. Bir algoritma ile DSM-IV deki 3 tanı kategorisi için hesaplanan bütün puanları sağlar. ADI-R güvenilirliği ve geçerliliği yapılmıştır (Lord ve ark. 1994). ADOS (Lord ve ark. 1989) otizmle ilişkili sosyal ve iletişim davranışlarının gözlenmesine dayalı standartize bir protokoldür. Sosyal etkileşim için yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış yönergeleri içerir. Özgün temel davranışlar kodlanır ve sosyal ve kişiler arası davranışların nitelikleri hakkında genel puanlama yapılır. Puanlayıcılar arası güvenilirliği iyidir. ADOS için tanı algoritması geliştirilmiştir. ADOS’un orijinali konuşması olan çocuklar için geliştirildi fakat PreLinguistik versiyonu da (PL-ADOS) yayınlanmıştır (DiLavore ve ark. 1995).

Otizm ve YGB için ilave gereçler: Kiddie-İnfant Descriptive Instrumen for Emotional States (Trad ve ark. 1992), the Behavioral Summarized Evalutaion (Barthelemy ve ark. 1992), the Parent Interview for Autism (Stone ve Hogan 1993) ve Real Life Rating Scale (Freeman ve ark. 1986). Bunların hiçbiri birkaç araştırma dışında kullanılmamıştır.

Tarama amaçlı olarak CARS en iyi gereç olabilir. Öğrenmesi ve kullanması kolaydır. Puanlayıcılar arası güvenilirliği iyidir. Otistik olanı nonotistikten ayırmada sensitivitesi iyidir. Araştırma amaçlı olarak yalnızca ADI-R ve ADOS-PL/ADOS yeterli olduğu düşünülmektedir. Avantajları; sosyal, dil ve kişiler arası işlev hakkında ayrıntılı bilgi sağlar (ilaveten basmakalıp ve tekrarlayıcı davranışlar hakkında). Sakıncaları ise puanlayıcını iyi eğitilmiş olması gerekir ve ayrıca zaman alıcı testlerdir (ADI-R 2 saate yakın, ADOS ve ADOS-PL 45 dakika).

BİR PENCERE (YELPAZE) OLARAK OTİZM

Yelpaze modeli; otizmin hafiften ciddiye kadar değişen belirtiler gösteren bir bozukluk olduğu görüşündedir. Otistik bireylerin akrabaları dahil (Piven ve ark 1994); kendileri sosyal anlayış ve sosyal iletişimde önemli derecede bozulma vardır, davranışları, ilgileri ve etkinlikleri sosyal olarak işlevsel değildir fakat spektrum modelinde otizm için tanıyı karşılayacak semptomlar yeterince şiddette değildir. Spektrum değişkeni olarak  “sosyal iletişim” kullanılarak yapılan son çalışmalarda; ADI-R ve ADOS puanlama gereci olarak kullanıldı (Robertson ve ark. 1999, Tanguay ve ark. 1998). Sosyal iletişim maddeleri faktör analizi ile 3 alana ayrıldı: affektif (duygusal) karşılıklılık, ortak dikkat ve theory of mind. affektif (duygusal) karşılıklılık; çocukların başkalarıyla iki yollu iletişimde kullandığı yüz, jest, ses ve vücut dilini içeren davranışsal özellikleri yansıtmaktadır. Theory of mind; geniş anlamda “sosyal anlayış”ı yansıtır. Aşırı etkilenmiş otistik çocukların çoğu, bu üç alanın hepsinde orta-aşırı derecede anormalliklere sahip iken, ASP ve YGB-BTA olan çocuklar “ortak dikkat” ve “theory of mind” puanlarına oranla daha iyi  affektif (duygusal) karşılıklılık puanlarına sahipti. En az belirti gösteren olgular bile “theory of mind” de büyük oranda sorunlar gösteriyorlardı. Bu sonuçlar ilgi çekici olmasına karşın, bu çalışma öncüldür, tekrarlanması ve iyileştirilmesi gerekir.

KOMORBİDİTE ÇALIŞMALARI

Genel Tıbbi Durumlar

Literatürün gözden geçirilmesi yoluyla (Rutter ve ark. 1994) otizmli çoğu olguda spesifik tıbbi bozukluklar sekonder veya birlikte değildir. Birlikte tıbbi bozukluklar bulunduğu zaman, en sık olarak aşırı retarde otistiklerde veya atipik olgularda gözlenir. Frajil-X sendromunun Xq27’deki FMR-1 genine yakın bölgedeki CGG triplet tekrarının insersiyonun oluşturduğunun keşfiyle, otizmli kaç kişinin Fra-X mutasyonuna sahip olduğunu kesin olarak saptamak mümkündür. Bu oran %2-5’den daha fazla değildir (Bailey ve ark. 1993). Multiplex otizmli ailelerin muayenesinde (2 veya daha fazla otistik bireye sahip aile) otizmle ilişkili olarak FMR-1 mutasyonuna hiçbirinde rastlanmamıştır (Gurling ve ark. 1997, Hallmayer ve ark. 1994). Otizm ve atipik otizm tuberosklerozlu olguların %40’ında bildirildi (Gutierrez ve ark. 1998, Hunt ve Shepherd 1993), fakat bu otistik bireylerin çoğu orta ve aşırı derecede mental retardasyona ve/veya konvulzif sendroma sahiptir. Bolton ve Griffiths (1997) MRI’da tüberlerin sayısı ile mental retardasyonun derecesini kolore buldu. Örneklemdeki 9 otistik veya atipik otistik olgunun 8’inde tüberler temporal loblarda yerleşimli iken, otizmli olmayanların hiçbirinde bu bölgede değildi. Williams sendromunda (Gilleberg ve Rasmussen 1994) ve nörofibramatoziste (Williams ve Hersh 1998) otizmle ilgili birkaç bildiri vardır, fakat bu hastalıklarda koinsidans çok nadirdir. Çölyak hastalığı ile otizm arsında ilişki olduğu ileri sürülmesine karşın, 120 çölyak hastalığı olgu ile yapılan çalışmada (Pavone ve ark. 1997) hiçbir olguda DSM-III-R’a göre otizm tanısı almamış, ancak önceden 11 otistikte çölyak hastalığının varlığı bildirilmişti. Stefanos ve arkadaşları (1995) 6 yaşında bir çocukta ifade edici-alıcı dil afazisi olduğunu, burada dil ve davranışların 22 aylarda gerilediğini belirtti. YGB-BTA ve Landau-Kleffner sendromu tanısını birlikte olduğu olgular bildirilmektedir (Mouridesen 1995). Bunlar kortikosteroid terapi ile çocuğun dil ve sosyal defisitlerinde iyileşme gözlendi. Ardı sıra yapılan araştırmalar (Volkmar ve ark. 1996) bu ilişkiyi gösteremediler.

Diğer Psikiyatrik Bozukluklar

Birkaç çalışmada otizmli bireylerin birinci derece akrabalarında major depresyon ve sosyal fobinin daha yüksek sıklıkta olduğu bildirilmiştir (Bolton ve ark. 1999, Piven ve ark. 1991, Piven ve Palmer 1999, Smalley ve ark. 1995). Daha sonraları 96 otizmli olgunun birinci derece akrabalarının %37’sinde major depresif bozukluğa sahip iken, 45 kontrol olgusunda bu oran %11 idi. Aynı şekilde otistik bireylerin akrabalarında sosyal fobi sıklığı %20 idi, bu kontrol grubunun akrabalarına oranla 10 kat daha fazla idi. Depresif anne-babaların %64’ü otistik çocuğun doğumunun öncesinde ilk epizoda sahiptir.

YAYGINLIK (PREVALANS) ORANLARI

Geçen 30 yılda otizmle ilgili  20 epidemiyolojik çalışma yapılmıştır (Fombonne ve ark. 1997, Honda ve ark. 1996). Fambonne ve arkadaşları  bütün bu çalışmalardaki tahmini yaygınlık oranını 10000’de 4.8 veya yaklaşık olarak 2000’de bir olarak hesapladı. Son zamanlarda birkaç grup tarafında daha yüksek yaygınlık oranı olarak 250’de 1 olarak bildirilmektedir. Bu artış gerçek ise önemlidir, ancak bunu açıklayabilecek ikna edici nedenler yoktur. Geçen dekadda bildirilen çalışmaların karşılaştırılmasında; tarama metotlarında, tanı gereçlerinde ve tanı kriterlerinde büyük farklılık olduğu gösterilmiştir.

Eğer tanı kriterlerine bakılırsa; farklı sonuçları açıklayabilecek olası nedenler görülebilir. Fransa’dan (Fombonne ve ark. 1997), Norveç’ten (Sponheim ve Skiledal 1998) ve Japonya’dan (Honda ve ark. 1996) olan 3 projede ICD-10 araştırma tanı kriterleri katı olarak uygulandı. Fransız grup otizmin yaygınlık oranını 2000’de 1, eğer diğer YGB bozuklukları da ele alınırsa 600’da 1 olarak bildirdi. Norveç grubu 2000’de 1 olarak bildirdi. Aksine Japon grubu yaygınlığı kabaca 500’de 1 olarak bildirdi. Bununla birlikte, Japonlar bu olguların %50’sinden daha fazlasının 85’den daha yüksek IQ puanına sahip olduğunu, DSM-IV ile tanı konan otizm olgularına daha benzer olduğunu ileri sürdüler. Yaygınlık çalışmalarında Bryson ve arkadaşları (1988) ABC ve diğer nonstandart kriterleri kullandı, Sugiyame ve Abe (1989) daha liberal olan DSM-III kriterlerini kullandı, Ehlers ve Gilleberg (1993) ASP tanısı için özel tasarlanmış bir ölçek kullandılar. Bu 3 çalışmada bildirilen otizm için yaygınlık oranı 250’de 1 ile 1000’de 1 arasında değişiyordu.

Otizm yaygınlığının artışı konusunda ihtiyatlı açıklamalarda; atipik otizm, ASP ve YGB-BTA’lı bireylerin değişen sayılarının bu yüksek oranların sorumlusu olduğunu belirtmektedir. Konservatif bir tahminle otizm 2000 bireyde 1, otizm ile ASP birlikte 1000’de 1 bireyde gözlenmektedir.

OTİZM İÇİN BEBEK VE ÇOCUKLARIN TARANMASI

Eğer otizm tedavisine 24-36 aylarda başlanırsa, 4 yaşına kadar ertelenmiş tedaviye oranla prognozun daha iyi olabileceğine dair klinisyenler arasında yaygın fikir birliği vardır. Eğer bu doğru ise, erken tanı çok önemli olmaktadır. Bebekler için Otizm tarama Listesi (The CHAT: Checklist for Autism in Toddlers) (Baron-Cohen ve ark. 1992) otizm taraması için geliştirilmiş bir gereçtir.

Başlangıç çalışmalarında daha geç tanı konulan olguların 18 ncı ayında anahtar psikolojik göstergeler olarak aşağıdakilerden ikisi veya daha fazlasının varlığına işaret etmektedir: taklidi oyunun yokluğu, sosyal ilginin veya sosyal oyunun yetersizliği ve ortak dikkatin yetersizliğidir. 16.000 İngiliz 18 aylık çocuklar CHAT ile tarandı, ardından 20 nci ve 42 nci aylarda takip çalışması yapıldı (Baron-Cohen ve ark. 1996, Charman ve ark. 1997, Cox ve ark. 1999) . 18nci ayda otistik bozukluk tanısı konan hemenhemen bütün çocuklar 42 nci ayda ya otizm ya da major dil gecikmesi tanısı aldılar. Fakat CHAT2ın 18-20 nci aylardaki sensivitesinin az olduğu görüldü. Örneğin ölçekle saptanamayan ve sonradan otistik bozukluk tanısı alanlar çalışmadaki otistiklerin %60’ını oluşturuyordu. Bununla ilişkisiz bir çalışmada (Lord 1995) bebeklerde otizm taranmasında anne-babanın tanımlamaları yanında direkt gözlemin kullanılmasının önemini vurgulamıştır.

OTİZM GELİŞİMİNİ ETKİLEYEN ÖNCÜL ETMENLER

Doğum Mevsimi

Son zamanlarda yapılan iki çalışmada (Bolton ve ark. 1992, Mouridsen ve ark. 1994) otizmli bireylerin doğumlarındaki mevsimsel varyasyonu araştırmak için kompleks zaman- serili analizi kullandı. Bu varyasyonlar enfeksiyonlar, iklim, diyet gibi mevsimsel etmenlere işaret edebilir. Tutarlı bir mevsimsel eğilim bulunmadı. Mouridsen ve arkadaşları otizm, otizm benzeri durumlar veya “sınır çocuk psikozu” olan 328 çocuğun doğum mevsimini araştırdı. Otizmli çocukların doğum zamanı mart ve agustos’ta anlamlı derecede daha sık, otizm benzeri durumların ise en sık doğum zamanı mayıs ve kasım idi. Otizm üzerine mevsimin etkisi olsa bile, oldukça zayıf ve tutarsızdı.

Aşırı Erken Global Yoksunluk

Romanya’da Çavuşesko rejiminin yıkılmasından sonra, kurumlarda çok kötü koşullarda yaşayan birçok çocuk keşfedildi. Onların çoğu erken bebeklik döneminde buralara yerleştirilmişti. Bu çocukların bu kurumlara yerleştirme nedenleri taşıdıkları herhangi bir engel veya sakatlık nedeniyle  mi olduğu açık değildi. Kurumlarda yoksulluktan korkutulmaya kadar birçok durum söz konusu olmuştu. Bu çocukların bir kısmı 1990 başlarında İngiltere’ye getirildi (Rutter ve ark. 1998). Seçkisiz seçilmiş, yaşa göre gruplandırılmış bu çocuklardan 165’i sistematik olarak izleme alındı. Bu çocukların 111’i 4 yaş ve 6 yaşta değerlendirildi. Bazıları bir bağlanma bozukluğu gösterdi (O’connor ve ark. 1999) ve 7 çocuk (%6.3) Otizm Tarama Sorgulama Formu (Autism Screening Questionnaire) ile otizm tanı kriterlerini karşılıyorlardı. Bu çocuklar genel olarak otistik çocuklara benzerdi fakat daha ileri değerlendirme ve takiplerde önemli farklılıklar gösteriyorlardı. Bu çocukları 3’ü aşırı retardeydi, işaret dilini kısmen öğrenmelerine rağmen spontan iletişim kurabiliyorlardı, ikisi nitelik olarak alışılmışın dışında olsa bile sosyal yaklaşma gösteriyorlardı. Bu bulguların vurguladığı şey şudur ki; aşırı sosyal yoksunluk nadiren de olsa otizm tanısı karşılayacak ölçüde sosyal ve duygusal bozukluklar yol açabilmektedir.

Öncül Nörofizyolojik Defisitler

Minshew ve arkadaşları (1997) 33 otistik tanısı konmuş normal zekalı olguyu normal kontrol grubu ile nörofizyolojik testler uygulayarak karşılaştırılmış. Otistik bireylerin dikkat, basit bellek, basit dil ve görsel-uzaysal alanlardaki performansları sağlam veya üstündü. Tersi olarak, beceri gerektiren motor görevler, karmaşık bellek, karmaşık dil ve nedenleştirmede başarısızdılar.

Yürütücü işlevler (Yİ) (Executive Functions) frontal lob hasarı olan kişilerde defektiftir. Yİ gelecekte amaçları gerçekleştirmek için uygun problem çözmeyi sağlar. Bu işlevler içinde; amaçları formule etmek, amaca ulaşmak için sıralı eylemler planlamak, bu süreçler için gerekli bellek izlerine sahip olmak mevcuttur. Son zamanlarda bir gözden geçirme yazısında (Pennington ve Ozonoff 1996) DEHB ve otizmde Yİ’de belirgin defisitlerin olduğu sonucuna varıldı. Fakat bu defisitler davranım bozukluğunda yoktu. Başka araştırmacılar otizmda daha özgün Yİ defisitleri bildirdi; bilişsel esneklikte bozulma (Ozonoff ve ark. 1994) ve bilişsel setteki kaymalardır (Hughes ve ark. 1994). Pennington ve Ozonoff (1996) Yİ defisitlerinin theory of mind defektlerinden kaynaklanacağını savundular. Daha önceden erken yaşta ve devamlı prefrontal hasarı olan iki kişi hakkındaki çalışmaya atıfta bulundular (Price ve ark. 1990).fakat bu iki olgunun ikisi de otistik değildi. Otizm ve ASP’de belirgin olarak kişiler arası rol alma işlevlerinde ciddi eksiklikler vardır.

OTİZMDE NÖROBİYOLOJİK ÇALIŞMALAR

Genetik Çalışmalar

İkiz ve Aile Çalışmaları: Birkaç çalışma dizigot ikizlerle monozigot ikizlerin karşılaştırılmasında, infantil otizmde monozigot ikizlerde belirgin artmış konkordans  bulgusunu teyit etmektedir (Folstein ve Rutter 1977). 21 ikiz çift ile yapılan bir çalışmada, Steffenburg ve arkadaşları (1989) otizmde konkordans oranını monozigot ikizlerde %91, monozigot ikizlerde %0 olarak buldu. Bailey ve arkadaşları (1995) Folstein ve Rutter’ın yaptığı ilk ikiz çalışmasındaki ikizleri de alıp, ADI kullanarak 48 ikizde tekrar çalışma yaptı. Monozigot ikizlerde konkordansı %60, dizigot ikizlerde %0 olarak buldular. İlişkili bilişsel ve sosyal anormallikler yönünden konkardansa baktıklarında, monozigotlarda %92, dizgotlarda %10 konkordans saptadılar. Otizmin davranışsal ve bilişsel bulguları ikizler arasında karşılaştırıldığında; varyasyonlar monozigot ikizler arasında daha büyüktü. Çünkü monozigot ikizlerin genlerin tümünü paylaşmaları nedeniyle, belirtilerdeki çeşitlilik farklı genlerin bir neticesi değildi. Otizmin yüksek derecede genetik kontrol altında olduğu gözükmektedir, fakat genetik olarak aktarılan şey; ilişkili bilişsel ve sosyal anormalliklerin geniş bir yelpazesidir (Bailey ve ark.1995).

Aile çalışmaları otizm ve otizm benzeri durumların, otizmli bireylerin birinci dereceden akrabalarında artmış yüklülüğü düşündürmektedir (Bolton ve ark. 1994, Piven ve ark 1997a,b, Spiker ve ark. 1994, Szatmari ve ark. 1996). Bolton ve arkadaşları (1994) 99 otistik olgunun kardeşleri ile Down sendromluların kardeşlerini daha geniş olarak YGB yönünden karşılaştırmış; otizmde artmış aile yüklülüğünü bildirmiştir. Otizmli çocukların %12.4-%20.4’nün kardeşlerinde, Down sendromluların ise %1.6-%3.2’sinin kardeşlerinde daha silik iletişim/sosyal bozulma veya stereotipik davranışlar saptamıştır. Szatmari ve arkadaşları (1996) aynı aile içinde etkilenmiş çocuklar arasında sosyal davranış anormallikleri yönünden sınıf içi yüksek korelasyon bulmuştur (Vineland ve ABC ölçekleri kullanmış), fakat etkilenmiş ve etkilenmemiş kardeşler arasında daha düşük korelasyon mevcuttu. Piven ve arkadaşları (1997 a, b) yarı yapılandırılmış aile öyküsü görüşme formu ile, çok sıklıklı otizmli aillerin akrabaları ile Down sendromlu ailelerin akrabalarını karşılaştırmış; sosyal ve iletişim sorunları ve stereotipik davranışları daha yüksek oranda bildirmiştir (otistiklerin akrabalarında). Bu araştırmacılar ayrıca, otistik olguların ebeveynlerinde soğukluk, katılık, aşırı duyarlılık, ve kaygılı kişilik özellikleri ile konuşma ve sosyal dil defisitlerinin daha yüksek oranda olduğunu da bildirmiştir. Bunların ebeveynlerinin daha sınırlı arkadaşlıklarının olduğunu belirtmişlerdir. Hepsi bir arada toplanırsa bu çalışmalar, genetik faktörlerin otizmin gelişiminde etkili olduğunu düşündürmektedir.

Kromozom Çalışmaları ve Linkage Analiz: 38 multiplex aileden elde edilen veriler kullanılarak, Hallmayer ve arkadaşları (1996) otizmliler arasında sib-pair linkage ve X kromozomu üzerinde 35 mikrosatellite marker üzerinde analiz yaptı. Yüklü puanların hiçbiri anlamlılık düzeyine ulaşmadı, bu durum otizm oluşumu üzerine X kromozomunun major gen etkisine sahip olmadığı sonucuna yol açtı. Frajil X olan bireylerin %2-5’i otizm belirtileri göstermesi nedeniyle, birkaç projede FMR geninde veya Frajil X bölgesinde otistik bozuklukta anormallik olup olmadığı araştırıldı (Gurling ve ark. 1997, Holden ve ark. 1996, Vincent ve ark. 1996). Hiçbirinde  bulunmadı. Diğer kromozomlarda tek olgu anormalliklerin seyrek bildirimi sorgulanabilir. Otizm Uluslararası Moleküler Genetik Çalışma birliğindeki araştırmacılar 87 etkilenmiş kardeş ikiz ve 12 kardeş olmayan etkilenmiş akraba üzerinde otizm için şüpheli lokus için, 2 evreli genom araştırması yaptı (International Molecular Genetic Study of Autism Consortium 1998). En yüksek yüklü puanlar 7q ve 16p kromozomları üzerindeki bölgelerden elde edildi, daha az puanlar ise 4, 10, 19 ve 22 kromozomlar üzerinde elde edildi. Başka çok merkezli bir grup (Risch ve ark. 1999) linkage analiz çalışmalarında daha yüksek numaralı lokuslarla uyumlu bulgula (15<) bildirdi. Linkage analiz ile şüpheli lokusun belirlenmesinin güç olduğu sonucuna vardılar.

Nörofarmakolojik Çalışmalar

Geçen birkaç dekatta otizmde çeşitli nörofarmakolojik substratlar araştırılmış olmasına karşın, çok anormal bulgular elde edilmemiştir. Geçen dekatta davranışsal nörobilimden uyuşan bulgular; platelet, farmakolojik ve genetik çalışmalar otizmin bir çok semptomunda serotoninin rolüne işaret etmektedir (Cook ve Leventhal 1996). Dolaşan kan serotonini plateletlerde taşınır. Birçok çalışma olmasına rağmen, plateletlerde artmış serotoninin nedeni bilinmemektedir. Otizmdeki hiperserotoninemi heterojen olabilir, bir grup olguda armış 5-HT uptake’i söz konusu iken, diğer bir grupta azalmış 5-HT2 bağlaması olabilir (Cook ve ark. 1993). Bu otistik bireyler beyin serotonin reseptörlerine karşı oto antikorlara sahip oluşu başlangıçta heyecan verici karşılanmıştı (Todd ve Ciaranello 1985). İki çalışmada bu teyit edilmedi (Todd ve ark. 1988, Yuwiler ve ark. 1992). Singh ve arkadaşları (1997) otistik çocukların plazmalarının serotoninin kendi reseptörlerine bağlanmasını inhibe ettiğini bildirdi, ki bu durum serotonin bloke edici antikorların varlığına işaret ediyordu. Son zamanlarda yapılan iki çalışmada serotonin reseptör gen üzerine odaklanılmıştır.  Herault ve arkadaşları (1996) 5-HT2a için alel ve genotip sıklığında farklılık olmadığını bildirdi, fakat Cook ve arkadaşları (1997) serotonin transporter gen ile otistik bozukluk arasında bir bağ ve ilişki buldu. Daha sonraları bu bulgu gösterilemedi (Klauck ve ark. 1997).

Elektroensefalografi  ve Olayla İlişkili Potansiyeller

Otizmli bireyler normal populasyona göre büyük olasılıkla daha fazla EEG anormallikleri gösterirler, fakat bu bulgular çeşitli ve nonspesifiktir, bu sendromda beyin disfonksiyonun  doğasını daha iyi anlamamızı sağlamaz. Geçen dekatta birkaç EEG ve olayla ilişkili potansiyeller (OİP) çalışması vardır (Buchwald va ark. 1992, Dawson ve ark.1988, 1995, Strandburg 1993). Beyin sapı  uyarılmış potansiyelleri kaydedilmesi daha kolaydır ve kaynaklandığı yer bilinse bile, negatif veya sonuca gidilemeyen neticeler elde edilmiştir (Klin 1993). Bu daha çok işitme keskinliğini ölçmek için mükemmel bir araçtır.

Nöral Görüntüleme

Geçen 15 yılda otistik bireylerdeki MRI çalışmaları otizmde beyin anormalliklerini tanımlamamış ve teyit etmemiştir (Bakınız Deb ve Thompson 1998). Courchesne ve arkadaşları (1994) otistik bireylerin subgruplarında serebellar hipoplazi veya hiperplazi bildirdi, fakat başkaları (Garber ve Ritvo 1992, Kleiman ve ark. 1992, Pieven ve ark. 1997c) bu bulguyu teyit edemedi. Otistik kişilerde normal kişilere göre daha geniş üçüncü ventriküller ve daha küçük kaudatlar (Jacobson ve ark.1988), anormal ön beyin yapıları (Gaffney ve ark. 1989), daha küçük sağ anterior singulat girus (Haznedar ve ark. 1997), ve daha küçük parietal loblar (Curchesne ve ark. 1993) bildirildi. Nöral görüntüleme sonuçlarına yönelik hep kuşkular dikkat çekti.

Nöropatolojik Çalışmalar

Kemper ve Bauman (1993) ve Raymond ve arkadaşları (1996) tüm beyin seri kesitlerini kullanarak; otizmli 6 beyinde hipokampus, amigdala ve limbik sistemde artmış nöronal yoğunluk olduğunu bildirdi. Ayrıca purkinje hücre sayısında azalma ve bunun fötal serebellar dolaşımda azalma kanıtları olduğunu bildirdiler. 4 otistik beyin ile yapılan bir çalışmada,  Ritvo ve arkadaşları (1986) daha düşük purkinje hücre sayısı bildirdi. Bailey ve arkadaşları (1998) 6 mental geriliği olan otistik beyin dokusunu inceledi; 4 beyin megalosefalikti ve gelişimsel anormallikler bulundu, bu anormalliklere beyin sapı ve serbellumda anormal nöronal hücre göçü dahildi. Purkinje hücre sayıları erişkin olgularda azalmıştı. Artmış nöronal yoğunluk konusunda Kemper ve Bauman’ın bulgusu teyit edilmedi. Bu araştırmaların çoğu az sayıdaki olguyla yapılmış olmasına karşın, belli bulguların koinsidansı, özellikle düşük purkinje sayısı gibi, ilgi çekicidir. Uygun çalışma materyalinin temininin güçlüğü bu araştırmalarda kısıtlılığın nedenidir.

Beyin Volüm Çalışması

Geçen dekatta otistik bireylerin beklenmeyen büyük bölümünde (%14-30) kafa çevresinde belirgin artış gözlemini destekleyenler vardır (Davidovitch ve ark. 1996, Fombonne ve ark. 1999, Woodhouse ve ark. 1996). Artmış kafa çevresi IQ, sözel yetenek, konvulzif sendrom veya tıbbi hastalıkla korole değildi. Geriye dönük   veriler kullanılarak, Lainhart ve arkadaşları (1997) doğumda makrosefali bulmadı, fakat erken ve orta çocuklukt gelişti. İki MRI çalışmasında (Piven ve ark. 1995, 1996) beyin volümündeki artışı teyit ettiler. Önceki bildiride temporal, parietal ve oksipital de artış varken frontal lobta artış bildirilmemektedir. Boyutlardaki artışın nedeni henüz açıklanamamıştır, fakat uzunlamasına MRI çalışmaları bunu açığa çıkarabilir.

OTİZM VE ASPERGER BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

Sosyal ve Davranışsal Terapiler

Genel olarak kabul gören şudur ki, erken girişim önemlidir. Erken girişimle çocuk daha iyi sosyal ve duygusal ilişkiler geliştirebilir, daha iyi iletişim becerileri geliştirebilir, tekrarlayıcı ve bizar davranışlarını azaltabilir. Herkeste işleyen bir tedavi şekli yoktur, ancak bazı tedaviler sosyal, kişiler arası ve pragmatik becerileri iyileştirmede diğerlerine göre daha etkin olabilir. En iyi yaklaşımın hangisi olduğuna yönelik çok az karşılaştırmalı çalışma vardır.

Etkin Olduğu Gösterilmeyen Tedaviler: İşitsel Entegrasyon eğitimi (Auditory Integration Training:AIT) (Stehli 1991) bireyin duyarlı olduğu frekansların bastırılarak filtre edildiği müzik 10 saat boyunca dinletilir. Bir pilot çalışmada (Rimland ve Edelson 1995) AIT’ın tedaviden 3 ay sonra irritabiliteyi, stereotipi ve aşırı hareketliliği azalttığı bildirildi, ancak çalışmada deney ve kontrol grubundaki anlamlı farklılıktaki istatistiki kusur çalışmanın verilerinin geçerliliğini değerlendirmede zorluk çıkarmaktadır. Bettison (1996) ATI’nın hem AIT olgularda hem kontrollerde psikometrik ve sosyal puanları anlamlı derecede iyileştirdiğini buldu. Gilleberg ve arkadaşları (1997) AIT sonuçları olarak otistik belirtilerde anlamlı değişiklik olmadığını bildirdiler.

Kolaylaştırılmış İletişim (the Facilitated Communication); kolaylaştırıcı (facilitator) bir klavye üzerine mesajları yazmak için otistik bireyin kolunu, bileğini veya parmaklarını kılavuz olarak kullanır. Nonverbal (konuşma olmayan) ve zihinsel engeli olan otistik kişiler böylece duygusal olarak hareketli ve gramer olarak kompleks mesajlarını anne-babalarına gönderme becerilerini kazanabilecekleri bildirilmektedir. Fakat çalışmalarda mesajların büyük çoğunlukla facilitator’dan geldiği, otistik kişiden gelmediği gösterilmiştir (Bomba ve ark. 1996, Eberlin ve ark. 1993, Smith ve ark. 1994).

Diğer iki tedavi programları; günlük yaşam tedavisi (daily life therapy) Higashi okullarında uygulanmaktadır (Gould ve ark. 1991). Kaufman’ın görüşleri (Kaufman 1981) kısa gözlem ve uygulamalara dayalıdır. Ancak bu iki yöntem ile ilgili dikkatli çalışmalar yoktur.

Yoğun Sosyal-Pragmatik Öğretmeye karşın Yoğunlaştırılmış Sezgisel-Denemeye Yönelik Öğrenme (Massed, Discrete-Trial Learning Versus Intense Social-Pragmatic Teaching): Son zamanlarda otizmin tedavisinde bir veya diğer okulun faydası hakkında tartışmalarda, öğretmeye yönelik iki temel farklı yaklaşım göze çarpmaktadır.  Herbiri belirli koşullarda faydalı olabilir (Ayrıntılı bilgi için Prizant ve Wetherby 1998 bakınız). Sezgisel-Denemeye Yönelik Öğrenme (Massed, Discrete-Trial Learning) (öğretmen veya terapist merkezli öğrenme veya klasik davranışsal öğrenme diye de adlandırılır) objektif olarak tanımlanmış davranışları, becerileri, ve gerçekleri  öğretmeye odaklanılır, öğretme ortamı ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır, öğrenmenin odağı öğretmen-terapist tarafından belirlenir. Başlangıçta yetişkinin kontrolü ve çocuğun buna uyumu üzerine odaklanılır; doğru yanıt veya davranışlarda ödüllendirilir, yanlış yanıt veya uygunsuz davranışlarda “hoşlanılmayan uyarı” verilebilir. Öğretme büyük oranda sözel dil yoluyladır. Tersine, Yoğun Sosyal-Pragmatik Öğretme (Intense Social-Pragmatic Teaching) de (Çocuk merkezli terapi, Eksenli- davranışsal terapi, rastlantısal öğretme diye de adlandırılır) çocuğun dikkatinin çekilmesi ve motivasyonunun sağlanılması üzerine yoğunlaşılır; bireyin hele hazırda olan sosyal ve iletişim davranış dağarcığı üzerine yapılanma olur (mutistik olsa bile); görsel, sözel ve taktil işaretler kullanılır, ortak duygusal deneyimler aracılığıyla öğrenme motive edilir, müfredata yönelik öğrenmeden ziyade doğal olarak oluşan olaylardan öğrenme söz konusudur. Burada çocuk aktif öğrenici ve sosyal katılımcıdır. Bir önceki öğretme şekli kelime ve gramer veya okuma ve matematiksel kavramlar gibi beceri ve gerçekleri öğretmede belki de en uygundur. Düzenlenmiş davranış analizi veya Lovaas Yaklaşımı  (Lovaas 1987, Maurice 1994) Sezgisel-Denemeye Yönelik Öğrenme (Massed, Discrete-Trial Learning) için prototiptir. Greenspan (1995), Rogers ve Lewis (1989), Lewy ve Dawson (1992) veya McGee ve arkadaşları (1992) tarafından uygulanan tedaviler Sosyal-Pragmatik Öğretmeye yönelik örneklerdir. Aklımızda tutmamız gereken şey, şimdi bu yukarıda saydığımız yaklaşımlar artık bu iki grup altında sınıflandırılmaktadır.

Tedavinin Farklı Elementleri: çoğu otistik çocuk bireysel öğretme stratejileri ve geniş eğitimsel amaçların kombinasyonuna gereksinim duyar. Sosyal ve iletişim engelleri, zihinsel ve dil defisitleri, ve motor beceri anormallikleri usta iyileştirici yaklaşımlar gerektirir (Mundy ve Crawson 1997). Meydan okuyucu davranışlar (saldırganlık, kendini yaralama, veya törensel tekrarlayıcı aktiviteler gibi) ile uğraşılmalıdır (Dawson ve ark 1998, Howlin 1993). Bazı çocuklar sözelden ziyade görsel materyaller ile daha iyi öğrenir (Hodgon 1996, Quill 1997). Bütün yaklaşımlarda tedaviler erken başlamalı ve sürekli olmalıdır. Bunlardan biri de TEACCH projesidir (Mesiboy 1997).

Otizmin Farmakoterapisi

            Henüz, otizmde sosyal ve ilişki problemlerini iyileştiren etkin bir ilaç tedavisi yoktur. Stimulanlar impulsivite, aşırı hareketlilik ve kısa dikkat süresini tedavi etmede etkili olabilir. Klasik antidepresanlar, duygu durum düzenleyicileri, anksiyete giderici ilaçlar nonotistik bireylerde kullanıldığı gibi kullanılabilir. Psikotropik ilaçların uzun süreli etkileri hakkında çok az şey biliyoruz.

Aşağıda farmakolojik yaklaşımlar kısaca gözden geçirilecektir:

Vitamin B6 ve Magnezyum; otizmde megavitamin tedavi yaklaşımları (Rimland 1988) ile ilgili  sıklıkla bahsedilen, bu inanışı destekleyen Martineau ve arkadaşlarının (1988) çalışmasıdır. Bu çalışmada çocuklarda %30’unun orta derecede iyileşme gözlendiği belirtilmektedir. Son zamanlarda yayınlana iki derlemede (Kleijnen ve Knipschild 1991, Pfeiffer ve ark. 1995) megavitamin iddialarını destekleyici veri yoktur. Çift-kör, plasebo kontrollü yapılan bir çalışmada, yüksek doz pridoksin ve magnezyum’un otistik davranışları iyileştirmede etkisiz olduğu bulunmuştur (Martineau ve ark 1988).

Fenfluramin; kan serotonin düzeyini düşürmesi nedeniyle otizm tedavisinde orijinal olarak önerilen tedavi başlangıçta büyük heyecan uyarmıştır. Fakat sonra hayal kırıklığı yaratmıştır. Aşırı hareketliliği iyileştirmede orta derecede etkili olabilirken, diğer belirtileri iyileştirmede faydalı bulunmamıştır (Campbell ve ark. 1988, Leventhal ve ark. 1993). Güvenilirliği konusunda kaygılar da mevcuttur.

Naltrekson; birkaç çalışmada davranışlarda  orta derecede iyileştirme yaptığı (Kolmen ve ark 1995, 1997) veya aşırı hareketlilik üzerine iyileşme yaptığı (Campbell ve ark. 1990, Feldman ve ark. 1999, Willemsen-Swinkels ve ark. 1996, 1999) bildirilmesine karşın, naltrekson kendine zarar verici davranışları azaltmada etkili değildir (Willemsen-Swinkels ve ark. 1995, Zingarelli ve ark. 1992) veya öğrenmeyi artırmada etkili değildir (Campbell ve ark. 1990, Kolmen ve ark. 1995).

Klonidin; beta blokerler başlangıçta kendine zarar verici davranışların tedavisinde önerilirdi. Otizmde bunların kullanılması ile ilgili çalışmalar (Fankhauser ve ark. 1992, Jaselskis ve ark. 1992), klonidinin aşırı hareketlilik ve irritabiliteyi azaltmada orta derecede etkili olmasına karşın, sosyal davranışları iyileştirmede az faydası olduğuna işaret etmektedir. Uykululuk hali ana yan etkisidir.

Sekretin; sekretin endojen gastrointestinal peptittir, otizmin sosyal ve iletişim engellerini tedavide 1999’da çığırtkanlık yapmıştır. Kontrollü çalışmalar (Sandlers ve ark 1999) tek doz sekretinin bu amaçla etkisiz olduğunu göstermiştir.

Kortikosteroidler; Stefanos ve arkadaşları (1995) tarafından önerilmesine karşın, tedavinin etkin olduğuna dair çok az kanıt vardır (Volkmar ve ark. 1996). Steroidlerin uzun süreli kullanımının beyin gelişimi üzerine etkileri henüz bilinmiyor.

Antidepresanlar; başlangıçta imipramin ve desipramin otizmdeki depresyon, saldırganlık ve irritabilite tedavisinde populer olmasına karşın, potansiyel kardivasküler yan etkileri ve etkili olmadıkları gerçeğinin ardından, klomipramin onların yerine geçmeye meyil göstermiştir. Çift kör yapılan bir çalışmada klomipramin stereotipileri, öfke ve kompulsif davranışları azaltmada, desipramin ve plaseboya göre üstün bulunmuştur, aşırı hareketliliği azaltmada her iki trisiklik plaseboya üstün bulunmuştur (Gordon ve ark. 1993). İkinci çift-kör çalışmada (Brodkin ve ark. 1997) klomipramin alan 33 olgunun 18 inde tekrarlayıcı davranış ve düşüncelerde, agresyonda azalma bildirilmiş, ancak birkaç olguda sosyal ilişkilerde iyileşme gözlenmiştir. 3 hastada epilepsi oluşmuştur. Klomipraminle açık bir çalışmada (Sanchez ve ark. 1996) 6 olgunun yalnızca birinde tekrarlayıcı davranış ve agresyonda iyileşme olduğuna işaret etmiştir. Bir olguda ilaç alımı sırasında akut idrar retansiyonu bildirilmiştir. SSRI’ların keşfi ile, ilgi bu ilaçlara kaymıştır. Henüz SSRI’lar ile yapılan birkaç çalışma sonuca varmasına karşın, SSRI’ların aşırı hareketlilik, ajitasyon ve obsesif düşünce ve uğraşıları azaltmada orta derecede etkili olmuştur (Awad 1996), Cook ve ark. 1992, McDougle ve ark. 1998, Posey ve ark. 1999). Hiçbir SSRI’ın birbirine üstünlüğü gösterilmemiştir.

Nöroleptikler; eski nöroleptikler otizmin tedavisinde etkili bulunmamıştır (Campbell ve Cueva 1993) ve tardif diskinezi oluşturma potansiyelleri kullanımlarını kısıtlamaktadır (Campbell ve ark 1997). Yeni “atipik” nöroleptiklerden risperidon en sık çalışılmıştır (McDougle ve ark. 1997, Nicolson ve ark 1998, Perry ve ark. 1997). Bu çalışmalar açık uçlu çalışmalardır. Bu çalışmalar risperidonun aşırı hareketlilik, impulsivite, obsesif uğraşılar ve saldırganlığı azaltmada etkili olabileceğine işaret etmektedir. Bazı çocuklarda sosyalizasyonu da artırabilir. Major yan etkisi kilo alımıdır. Olanzapin ile 7 hasta ile 12 haftalık açık uçlu bir çalışmada (Potenza ve ark. 1999), 6 olgunun aşırı hareketlilik, tekrarlayıcı davranışlar, kendine zarar verici davranışlar ve sosyal ilişkilerde iyileşme olduğu gözlenmiştir.

            Özet olarak, farmakolojik girişimlerin otizm ve ASP olan bireylerde sosyal ve iletişim engellerini iyileştirmede kısıtlı bir rolleri vardır. Aşırı hareketliliği, impulsiviteyi, saldırganlık ve obsesif uğraşıları azaltmada faydalı olabilirler. SSRI’lar bu rollerde daha iyi çalışılmıştır, ancak SSRI’ların bu konuda en iyi olabileceklerini teyit eden birkaç çalışma vardır. Kilo alma özellikleri haricinde, atipik nöroleptikler buna yönelik ümit vericidir.

Gelecektekİ düşünceler

           Normal kişilerde sosyal iletişimin gelişimi ve otizmde sosyal iletişim defisitlerinin rolü ile ilgili çalışmalar; geçen 15 yılda otizm anlayışımızda önemli yapı taşları olmuştur. Şimdilerde; genetik ve moleküler biyolojik çalışmalar umut vericidir, fakat son neticeler birçok genin bozukluğun fenotipik bulgularını etkileyebileceğine işaret etmektedirler. Spesifik genler tanımlanırsa, riskli kişilerin tanınması konusunda umut verici olabilir. Fonksiyonel MRI kullanarak beyin görüntüleme çalışmaları ümit verici olabilir. Ancak ilk önce normal beyin-davranışını daha iyi anlamamız gereklidir.